reklam

reklam

15/12/2025

EN'DEN TEVAZUYA

İnsan, yaşamın akışında denge arar. Ne hikmetse, aradıkları çoğu zaman terazinin tek kefesindedir: Hiç olumsuzluk olmasın, yanlışlara uğramayalım, hüzün ve keder hayatımıza değmesin isteriz. Ne kadar dengeyi ararsa arasın, yine de hayatını “en”lerle doldurmak ister: En güzel olmayı, en başarılı görünmeyi, en zengin anılmayı… Bu “en”lerle besler benliğini; fakat benlik bu beslenişin dozunu bilmediğinde, ölçü kaçar ve insanı teslimiyet çizgisinin ötesine taşır. Hadsizliğin başladığı yerde, denge çoktan kaybolmuştur. Hâlbuki insanın kalbi de benliği de ancak denge ile terbiye olur; insan ancak o zaman gerçek tevekkülün ferahını hisseder.

Oysa dengeyi talep eden insan, ya anlamına yeterince bakmamış ya da eksik anlamıştır. Denge, iki ucun birbirine ters ama birbirini tamamlayan yönlerde var olmasıyla mümkündür. Sözlükte zıt kavramların birbirine ayna gibi durması boşuna değildir. Yaşamı çoğu zaman “eşitlik” diye tanımlarız ama derinleşince anlarız ki eşitlik bile zıtlıklarla beraber yürür. Ölüm olmadan doğumun anlamı olur muydu? Hüzün olmasa mutluluk aranır mıydı? Zorluklar olmasaydı yolun kıymeti bilinir miydi? Ayrılık olmasa vuslat, hangi âşığın hayali olurdu?

Bu hakikati tasavvuf büyükleri de dile getirmiştir. Gazâlî ahlakı, “ifrat ile tefritin iki ucu arasında bir makam” olarak tanımlar ve erdemin bu iki ucun tam ortasında doğduğunu söyler. Kâinatta her şeyin ölçüsünü ve zıtlıklar arasındaki ince uyumu veren Allah’tır. Bu mizanın başına geçtiğimizde gözümüzü o hassas teraziden ayırmamamız gerekir. Bir kuyumcunun altını tartarken gösterdiği titizliği taşımalıyız iç dünyamızın terazisinde. “Akletmez misiniz…” diye başlayan her ayet, işte bu ince dengeye sesleniyor olmalı. Bir durup düşünmeli: Terazinin hangi kefesi ağır basıyor? Nerede ölçüyü kaçırıyoruz?

İnsanın vazifesi, varoluşun bu ince terazisini görmek, onu korumak ve yaşamın her kıvrımına yerleştirmektir. Zıtlığın hakikatini kabul ettiğinde, içindeki ağırlıklar birer birer çözülür; yenildiğini sandığı her savaşın aslında ruhunu terbiye eden bir ders olduğunu idrak eder. En önemlisi, karşısına çıkan her olayın ve her insanın, onu kendi hakikat dengesine çağıran bir ilahi işaret olduğunu görür. “Bir tohumdan ağaç, bir tırtıldan kelebek yaratan Allah, dönüşümün kolay değil; ama mümkün ve hikmetle dolu olduğunu göstermiyor mu?” O vakit insanın asıl yolculuğu—dönüşümün sessiz, derin ve kalıcı olanı—başlar.

Çünkü denge, yaratılmışların her birine serpiştirilmiş bir hakikattir. Yalnız karanlığı değil; gün ışığını da isteriz. Ne sıcağa bütünüyle teslim oluruz ne de soğuğa. Her birinin, kendi zamanında ve kendi ölçüsünde hayatımıza değmesini ararız. Kışı yaşamayan baharın kıymetini bilemez; gecenin karanlığını tatmayan sabahın ferahlığını hakkıyla anlayamaz. Zıtlıklar yaşamın dilidir: Biri olmadan diğeri okunmaz, biri eksik olduğunda diğeri değerini yitirir.

Bir tohumun toprağın karanlığında sıkışıp ağaca dönüşmesi, bir tırtılın kabuğunda daralıp kelebeğe evrilmesi, dönüşümün kolay olmadığını ama her sıkışmanın bir genişliğe, her darlığın bir ferahlığa gebe olduğunu anlatır insana. Rabbin yarattığı her süreç önce sıkıştırır, sonra genişletir; önce daraltır, sonra ferahlatır. İnsanın iç yolculuğu da böyledir: Acıdan geçmeden hikmet, karanlıktan geçmeden aydınlık, teslim olmadan denge doğmaz.

Ve sonunda hakikatin asıl kaynağı bize şöyle seslenir:

“Göğü O yükseltti ve dengeyi O koydu ki dengeden sapmayasınız.” (Rahman 7–8)

AYŞEGÜL KARKIN

(15.12.2025)