"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" (Hud,112)
Vaktiyle, zaman henüz insanın dilinde günlere ve yıllara bölünmemişken, düzenin Yaratıcısı göğe, yere ve ikisinin arasında bulunan her şeye bir emir verdi: “İnsana hizmet edin.” Bu emir, kâinatın kalbine bırakılmış görünmez bir mühür gibiydi. O günden sonra her varlık, kendisine verilen görevi sessizce yerine getirmeye başladı. Güneş doğacağı vakti şaşırmadı, ay gecenin yolunu kaybetmedi, yıldızlar göğün kubbesinde yerlerini unutmadı. Ağaçlar mevsiminde çiçek açtı, balıklar göç zamanını bildi, arılar bal yapacakları çiçeği yanılmadan buldu. Her şey görünmez bir ahenk içinde yerini aldı ve kâinatta kusursuz bir düzen kuruldu.
Başlangıçta insanın önünde her şey berraktı. Gökyüzüne baktığında yalnızca maviliği değil, kendisine uzanan rahmeti görürdü. Toprağa bastığında yalnızca zemini değil, ona emanet edilen yurdu hissederdi. Rüzgâr yüzüne değdiğinde bunun sıradan bir esinti olmadığını, kendisine hatırlatılan bir nefes olduğunu anlardı. Kâinat, insanın etrafında sessiz bir kitap gibi açılmıştı; her yaprakta bir işaret, her sesin içinde bir öğüt, her nimetin ardında bir sorumluluk vardı.
Fakat insanın kalbine yerleştirilen irade, aynı zamanda bir imtihan kapısıydı. Çünkü seçebilmek, doğruya yönelme imkânı kadar yanlışa sapma ihtimalini de taşıyordu. İnsan, içinde iki ses duymaya başladı. Biri ona sabrı, şükrü ve doğruluğu fısıldıyor; diğeri aceleyi, unutmayı ve sınırı aşmayı süslü gösteriyordu. İnsan bazen göğe bakıp kendi küçüklüğünü hatırlıyor, bazen de kendisine verilen nimetlere bakıp her şeyin sahibi olduğunu sanıyordu.
Ne var ki insan, hizmetine verilen nimetleri hakikate giden yolda birer vasıta olarak kullanmak yerine, onları geçici dünya hayatının amacı sanmaya başladı. Toprak ona rızık verdi; insan toprağın sahibini unutmaya yaklaştı. Güneş gününü aydınlattı; insan aydınlığın ardındaki hikmeti düşünmeden yol aldı. Su susuzluğunu giderdi; insan suyun berraklığında kendi içindeki bulanıklığı görmez oldu. Oysa ilahi emir çok açıktı; Hûd Suresi’nin 112. ayetinde bildirildiği gibi: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Bu söz, insanın yolunu aydınlatan bir kandil gibiydi.İnsanın ilk yanılgısı, kendisine verilen sınırı bir eksiklik sanmasıyla başladı. Hâlbuki sınır, onu küçültmek için değil; korumak için konulmuştu. Nasıl ki nehir yatağından çıktığında bereket olmaktan çıkıp taşkına dönüşürse, insan da ölçüyü unuttuğunda huzurunu kaybetmeye başlardı. Ağaca yaklaşan insan, aslında yalnızca bir meyveye değil, kendi nefsinin fısıltısına da yaklaşmıştı. Kalbinde onu durmaya çağıran ince bir sızı vardı; fakat arzu, bazen uyarının sesini bastıracak kadar güçlü görünürdü.
Ve insan, bir anlık gafletle kendisine emanet edilen ölçüyü unuttu. O an kâinatın düzeni bozulmadı; güneş yine doğdu, ay yine geceye eşlik etti, arılar yine çiçekleri buldu. Fakat insanın iç dünyasında bir şey yerinden oynadı. Dünya artık yalnızca bir yurt değil, aynı zamanda bir imtihan meydanıydı. Her nimet ona aynı soruyu soruyordu: “Bunu ne için kullanacaksın?” Her yol ayrımı kalbine başka bir ses bırakıyordu: “Nereye yöneliyorsun?”
Zaman aktı. İnsan çoğaldı, şehirler kurdu, denizlere gemiler saldı, toprağın derinliklerinden madenler çıkardı. Kendisine hizmet eden kâinatın sırlarını çözmeye çalıştı. Yıldızları saydı, rüzgârın yönünü ölçtü, suyun gücünden faydalandı. Fakat bilgisi arttıkça kalbi de büyümezse, bildikleri onu hakikate değil gurura götürebilirdi. Çünkü insan, her keşfin ardında bir emanet olduğunu unuttuğunda, hizmetine verilen şeyi kendi hükmü altında sanmaya başlardı.
Buna rağmen rahmet kapısı kapanmadı. İnsan her unuttuğunda ona hatırlatıcılar gönderildi: baharda toprağın yeniden dirilişi, gecenin sessizliğinde kalbe düşen pişmanlık, bir çocuğun masum bakışı... Her şey ona aynı hakikati fısıldıyordu: “Sana verilenler yalnızca senin için değildir; onlar seni aşan bir anlamın işaretleridir.” İnsan bunu fark ettiğinde nimetleri sahiplenmek için değil, şükretmek ve doğru yolda kullanmak için görmeye başladı.
Bir gün insan durdu. Uzun zamandır koştuğunu, fakat nereye vardığını sormadığını fark etti. Etrafına baktı: Güneş hâlâ doğuyor, ağaçlar hâlâ meyve veriyor, kuşlar gökte yollarını şaşırmadan uçuyordu. Kâinat ilk emri unutmamıştı. Unutan yalnızca insandı. O an kalbinde Hûd Suresi’nde bildirilen o ilahi çağrı yeniden yankılandı: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” İnsan anladı ki dosdoğru olmak, yalnızca yanlış yapmamak değil; hayatı emanet bilerek yaşamak demekti.
O günden sonra insan, kâinata başka bir gözle bakmaya başladı. Toprağı yalnızca üzerine bastığı yer değil, kendisine emanet edilen bir nimet olarak gördü. Suyu rahmetin berrak bir işareti, güneşi ise her sabah verilen yeni bir fırsat saydı. Artık her şey ona hizmet ediyordu; fakat o da bu hizmetin karşısında sorumluluğunu hatırlıyordu. Çünkü insan, hizmet edilen olmanın gururuyla değil, emanet taşıyan olmanın bilinciyle yücelirdi.
Ve hikâye hâlâ devam ediyor. Güneş her doğduğunda insana yeni bir sayfa açılıyor. Rüzgâr her estiğinde unuttuğu hakikatler ona yeniden fısıldanıyor. İnsan her gün aynı soruyla karşı karşıya kalıyor: Kendisine verilen nimetleri geçici dünyanın aldatıcı ışığında mı tüketecek, yoksa onları hakikate uzanan yolda birer işaret olarak mı görecek? Cevap, insanın kalbinde saklı. Çünkü kâinat emrini unutmadan görevini sürdürürken, insanın asıl hikâyesi hâlâ kendi iradesiyle yazılıyor.
