reklam

reklam

Ayşegül Karkın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayşegül Karkın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11/09/2026

Müjde Getiren Damlalar



“Her yağmur gökten iner; fakat her damla, insanın içinde başka bir toprağa düşer.”

Yağmur, kimileri için bulutun artık taşıyamadığı bir yüktür; rahmete yönelenler için can suyu, ilim yolunda yürüyenler için ise ilahî bir tecellidir. Kalbini karartanlara ise aynı yağmur, rahmetten çok bir ikaz gibi iner.

Her damlası parmak izi kadar kendine mahsus olan yağmur, insan ruhunda da ayrı ayrı kapılar aralar. Kimi başını göğe kaldırdığında serinliği duyar, kimi geçmişini hatırlar, kimi de tenine düşen bir damlada Rabbinden gelen ince bir çağrıyı sezer.

Yeryüzü fazla ısındığında bulutlar ansızın kabarır; kısa, sert ve sarsıcı yükselim yağmurları iner. İnsan da nefsinin ateşine fazla yaklaştığında, Yaratan bazen ona böyle bir yağmur gönderir: kısa fakat şiddetli bir imtihan. Bu yağmur, yakıp yok etmek için değil; ateşe yaklaşan kalbi uyandırmak için yağar.

Kul, önüne çıkan ateşlere Hz. İbrahim’in teslimiyetiyle bakmayı öğrenirse, rahmet yalnızca bir anlık sağanak olarak kalmaz; yavaş yavaş inen, toprağı incitmeden besleyen yamaç yağmurlarına dönüşür. Böyle bir yağmur hayatı bereketlendirir, kökleri derine indirir, sabrı sessizce büyütür.

Hakk’ın imtihanına teslimiyette sebat eden, şeytanın ümitsizlik ve gaflet tuzaklarından uzak durabilenler için ise daha kuşatıcı bir yağmur vardır: cephe yağmurları. Geniş alanlara yayılan, uzun süren ve iz bırakan bu yağmur, insanın yalnızca bir hâlini değil, bütün yönelişini değiştirir.


Kur’an-ı Kerim’de Rum Suresi’nin 48. ayetinde yağmurun bu rahmet yönüne işaret edilir: Allah rüzgârları gönderir, onlar bulutu kaldırır; sonra Allah onu gökte dilediği gibi yayar ve parçalara ayırır. Nihayet yağmurun bulutların arasından çıktığını görürsün. Allah onu kullarından dilediğine ulaştırınca, onlar hemen sevinirler. (Rum, 48)

Öyleyse insan, hangi yağmuru istediğini önce kendi hâlinden sormalıdır. Tepede duran çamurlu bir taş gibi yükselim yağmuruyla çıplak ve savunmasız kalmak mı; aynı tepenin yamacında çiseleyen rahmetle ürün veren bir bostana dönüşmek mi; yoksa cephe yağmurlarıyla kökü, gölgesi ve bereketi çoğalan bir orman olmak mı? Seçim, insanın yönelişinde saklıdır.


Şeytan çoğu kez insanı ümitsizlikle aldatır; toprağın artık yeşermeyeceğini, kalbin bir daha arınmayacağını fısıldar. Oysa rahmet süreklilik kazandığında hangi beton suyun sabrına direnebilir? Hangi kir, aralıksız yağan bir arınmanın önünde tutunabilir? Hangi günah, samimi bir tövbenin ardından inen rahmet yağmurundan kaçabilir?

01/09/2026

Tatmin Olan Mutmain Olamaz!

 

Tatmin Olan Mutmain Olamaz!

İnsan, çoğu zaman güne ihtiyaçlarının değil, kaygılarının sesiyle uyanır. Rızkın kendisine ulaşacağına dair inancı dilinde tekrar eder; fakat kalbi, “ya yetmezse” endişesiyle daralır. Böylece her yeni gün, insanın iç dünyasında görünmez bir hesaplaşmaya dönüşür: Sahip olduklarıyla yetinmek mi, yoksa ihtimal korkusuyla daha fazlasını biriktirmek mi? Bu soru, yalnızca ekonomik bir tercih değil; insanın huzurla, güvenle ve yaratılış düzeniyle kurduğu ilişkinin temel göstergesidir.

İhtiyaç ile Hırs Arasındaki İnce Çizgi

İhtiyaç, hayatı sürdürebilmek için gerekli olan ölçüyü ifade eder; hırs ise bu ölçünün kaybolduğu yerdir. İnsan, ihtiyaçtan fazlasını gözetmeye başladığı anda içindeki huzurun kapısını dış dünyanın belirsizliklerine açar. Artık sahip oldukları yetmez; henüz sahip olmadıkları da zihninde bir eksiklik gibi büyür. Bu durum, insanı üretmeye ve çalışmaya değil, sürekli endişelenmeye sevk ettiğinde hırs, hayatı düzenleyen bir motivasyon olmaktan çıkar ve kalbi yoran bir yük hâline gelir.

Doğadaki varlıklar bu konuda insana sessiz bir ders verir. Karnı doyduktan sonra yuvasını sınırsız bir stok alanına çeviren bir hayvan göremeyiz. Bir yuva kurduktan sonra ikincisinin kaygısıyla yaşayan canlılar da yoktur. Bitkiler de böyledir: Kökleri ve dalları, kendi varlığını sürdürmeye ve çevresine katkı sunmaya yetecek ölçüde uzanır. Onlarda taşkın bir biriktirme arzusu değil, yaratılışlarına uygun bir denge vardır. İnsan ise akıl ve irade sahibi olmasına rağmen çoğu zaman bu dengeyi kaybeder


Rıza, Kanaat ve Kalbin Eğitimi

Rıza, insanın çabasını terk etmesi değil; çabasının sonucunu teslimiyetle karşılayabilmesidir. Kanaat de tembellik anlamına gelmez. Aksine kanaat, çalıştıktan sonra elde edileni küçümsememek, fazlası olmadığında huzuru tamamen kaybetmemektir. Bu bakımdan kanaat, insanın nefsini sınırlayan ve kalbini dağınıklıktan koruyan ahlaki bir ölçüdür. Nefsin istekleri çoğu zaman sınırsızdır; biri gerçekleştiğinde hemen diğeri belirir. Kalp bu bitmeyen taleplerin peşine takıldığında yorulur, bulanır ve huzurdan uzaklaşır.

İşte insanın çelişkisi burada belirginleşir: Dili “Allah kerim” derken eli “ne olur ne olmaz” kaygısıyla kalbini çer çöple doldurur. Bu istif yalnızca maddi eşyadan ibaret değildir; gelecek korkuları, kaybetme endişeleri, başkalarıyla kıyaslar ve bitmeyen beklentiler de kalpte birikir. Her birikim, hakikate biraz daha perde olur. İnsan çoğalttıkça güveneceğini sanır; fakat çoğalttıkları arttıkça korkuları da artar. Çünkü huzur, sahip olunan şeylerin miktarından değil, kalbin onlarla kurduğu ilişkinin doğruluğundan doğar.

Biriktirmenin Körleştirdiği Kalp

Hırsın en tehlikeli sonucu, insanın kendi hâlini göremez hâle gelmesidir. Ömür tükenirken insan çoğu zaman oturur ve geriye dönüp bir hesap yapar: Evi vardır, eşyası vardır, imkânı vardır; fakat huzuru yoktur. Çünkü huzur, dışarıda kurulan güvenlik duvarlarıyla değil, içeride kurulan dengeyle ilgilidir. Kalp sürekli “daha fazlası”na yöneldiğinde, elindekinin bereketini fark edemez. Böylece insan, sahip olduklarının kıymetini yaşayarak değil, onları kaybetme korkusuyla tüketir.

Bu körlük, insanı hakikatten uzaklaştırdığı gibi çevresinden de koparır. Biriktirdikçe paylaşımı erteler, güvence aradıkça tevekkülü zayıflatır, çoğalttıkça sadeleşmenin ferahlığını unutur. Oysa insanın kalbi, sınırsız istifin değil, anlamlı ve ölçülü bir hayatın içinde genişler. Fazlalıkların kalbe yük olduğu yerde, azlık bile insana derin bir huzur verebilir. Çünkü asıl mesele ne kadar şeye sahip olunduğu değil, sahip olunanların insanın iç dünyasında neye dönüştüğüdür.

Kur’an’da bu hâle dikkat çeken ayetlerden biri Yunus Suresi’nde şöyle ifade edilir: “Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olup onunla tatmin olan ve ayetlerimizden gafil bulunanlar...” (Yunus, 10/7). Bu ayet, insanın kalbini yalnızca dünya hayatının geçici imkânlarıyla doyurmaya çalışmasının onu hakikatten uzaklaştırabileceğini hatırlatır.

bulut, dış mekan, doğa, bulutlar içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Sonuç: Huzur, Sahip Olmakta Değil Ölçüde Saklıdır

İnsanın huzura yaklaşması, ihtiyaçla hırs arasındaki farkı yeniden hatırlamasıyla mümkündür. Rıza, kanaat ve tevekkül; insanı dünyadan koparan değil, dünyayla daha sağlıklı ilişki kurmasını sağlayan değerlerdir. İnsan çalışmalı, emek vermeli, geleceğini düşünmelidir; fakat bütün bunları kalbini korkuların deposuna çevirmeden yapmalıdır. Çünkü kalp, istifledikleriyle değil, hafifledikleriyle huzura kavuşur; ancak korkularından arındığında mutmain olur. Ve belki de insanın en büyük uyanışı, huzurun dışarıda çoğaltılan şeylerde değil, içeride sadeleşen ve mutmain olmuş bir kalpte saklı olduğunu fark ettiği andır.

 





12/08/2026

SIFIRLANACAK BAŞARILAR


“Mülkün gerçek sahibi unutulduğunda, başarı da insanı yanıltan bir gölgeye dönüşür.”  

Kasabanın en çalışkan insanlarından biri olan Yunus, yıllar içinde sahip olduğu her şeyi kendi emeğinin eseri sanmaya başlamıştı. Evi, işi, çevresi, sevdikleri ve kazandığı başarılar ona göre yalnızca kendisine aitti. Sabahları dükkânının kepengini açarken içinden, “Bütün bunları ben kurdum, ben büyüttüm, ben ayakta tutuyorum,” diye geçirirdi.

Yunus’un yanında çalışan Kerem, onun bu hâlini sessizce izlerdi. Kerem gençti ama gönlü derindi. Bir gün, dükkânda işler çok iyi giderken Yunus gururla etrafına bakıp, “Gördün mü Kerem? İnsan isterse her şeyi kendi gücüyle başarır,” dedi. Kerem cevap vermedi; yalnızca tezgâhın üzerindeki çatlamış aynaya baktı. Aynada Yunus’un yüzü net görünmüyor, parça parça yansıyordu.

O akşam kasabaya şiddetli bir fırtına indi. Rüzgâr sokaklardaki tabelaları söktü, yağmur evlerin pencerelerine sertçe vurdu. Sabah olduğunda Yunus dükkânına koştu. Rafların bir kısmı devrilmiş, malların çoğu zarar görmüştü. Yunus olduğu yerde kalakaldı. Daha dün her şeyin sahibi olduğunu sanan adam, bugün hiçbir şeye söz geçiremediğini görüyordu.

Tam o sırada kasabanın yaşlılarından Hacı Selim içeri girdi. Elindeki bastonuna yaslanarak raflara, kırılan camlara ve Yunus’un yorgun yüzüne baktı. Sonra sakin bir sesle, “Evlat,” dedi, “insan bazen sahip olduğunu sandığı şeylerin aslında kendisine emanet edildiğini ancak kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca anlar.”





Yunus başını eğdi. İlk kez kendi içinde uzun zamandır susturduğu soruların sesini duydu: “Ben ardımda bırakıp gideceğim şeyleri sahiplenmek için mi yaratıldım? Bu dünyada konup göçeceksem, yanımda götüreceğim asıl kazanç ne olacak?” Bu sorular kalbine ağır ama temiz bir yağmur gibi indi.

O günden sonra Yunus değişmeye başladı. Dükkânını onardı ama kalbindeki sahiplenme duygusunu da onarmaya çalıştı. Kerem’e daha yumuşak davrandı, kazancının bir kısmını ihtiyaç sahipleriyle paylaştı, başarılarını kendi gücünden ibaret görmemeyi öğrendi. Artık her sabah kepengi açarken, “Rabbim, bana emanet ettiğin bu günü hayırla geçirmeyi nasip et,” diye dua ediyordu.

Bir gün Kerem ona, “Usta, eskiden başarıyı çok başka anlatırdın. Şimdi ne değişti?” diye sordu. Yunus, dükkânın kapısından görünen gökyüzüne baktı ve tebessüm etti. “Başarısızlıktan daha acı bir şey varsa,” dedi, “o da sonunda sıfırlanacak bir başarı için bütün ömrünü harcamaktır. Ben artık yalnızca gücümün yettiği kadarını düzeltmek istiyorum. Başarım ise ancak Allah’ın yardımıyladır.”

18/07/2026

EMANETİN YOLCUSU

"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" (Hud,112)

 Vaktiyle, zaman henüz insanın dilinde günlere ve yıllara bölünmemişken, düzenin Yaratıcısı göğe, yere ve ikisinin arasında bulunan her şeye bir emir verdi: “İnsana hizmet edin.” Bu emir, kâinatın kalbine bırakılmış görünmez bir mühür gibiydi. O günden sonra her varlık, kendisine verilen görevi sessizce yerine getirmeye başladı. Güneş doğacağı vakti şaşırmadı, ay gecenin yolunu kaybetmedi, yıldızlar göğün kubbesinde yerlerini unutmadı. Ağaçlar mevsiminde çiçek açtı, balıklar göç zamanını bildi, arılar bal yapacakları çiçeği yanılmadan buldu. Her şey görünmez bir ahenk içinde yerini aldı ve kâinatta kusursuz bir düzen kuruldu.

Sonra sıra insana geldi. İnsan, yeryüzüne yalnızca nefes alan bir varlık olarak değil; düşünen, arayan ve seçen bir yolcu olarak gönderildi. Ona hizmet edilen bir varlık olma ayrıcalığıyla birlikte irade de verildi. İşte o anda düzenin hikâyesi farklı bir yola girdi. Çünkü insan, taş gibi olduğu yerde kalmayacak, yıldız gibi yalnızca kendisine çizilen yörüngede akmayacaktı. O, kendisine gösterilen doğru yolu anlayacak, kalbinde yankılanan sesi dinleyecek ve hakikati kendi tercihiyle bulacaktı.

Başlangıçta insanın önünde her şey berraktı. Gökyüzüne baktığında yalnızca maviliği değil, kendisine uzanan rahmeti görürdü. Toprağa bastığında yalnızca zemini değil, ona emanet edilen yurdu hissederdi. Rüzgâr yüzüne değdiğinde bunun sıradan bir esinti olmadığını, kendisine hatırlatılan bir nefes olduğunu anlardı. Kâinat, insanın etrafında sessiz bir kitap gibi açılmıştı; her yaprakta bir işaret, her sesin içinde bir öğüt, her nimetin ardında bir sorumluluk vardı.

Fakat insanın kalbine yerleştirilen irade, aynı zamanda bir imtihan kapısıydı. Çünkü seçebilmek, doğruya yönelme imkânı kadar yanlışa sapma ihtimalini de taşıyordu. İnsan, içinde iki ses duymaya başladı. Biri ona sabrı, şükrü ve doğruluğu fısıldıyor; diğeri aceleyi, unutmayı ve sınırı aşmayı süslü gösteriyordu. İnsan bazen göğe bakıp kendi küçüklüğünü hatırlıyor, bazen de kendisine verilen nimetlere bakıp her şeyin sahibi olduğunu sanıyordu.

Ne var ki insan, hizmetine verilen nimetleri hakikate giden yolda birer vasıta olarak kullanmak yerine, onları geçici dünya hayatının amacı sanmaya başladı. Toprak ona rızık verdi; insan toprağın sahibini unutmaya yaklaştı. Güneş gününü aydınlattı; insan aydınlığın ardındaki hikmeti düşünmeden yol aldı. Su susuzluğunu giderdi; insan suyun berraklığında kendi içindeki bulanıklığı görmez oldu. Oysa ilahi emir çok açıktı; Hûd Suresi’nin 112. ayetinde bildirildiği gibi: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Bu söz, insanın yolunu aydınlatan bir kandil gibiydi.

İnsanın ilk yanılgısı, kendisine verilen sınırı bir eksiklik sanmasıyla başladı. Hâlbuki sınır, onu küçültmek için değil; korumak için konulmuştu. Nasıl ki nehir yatağından çıktığında bereket olmaktan çıkıp taşkına dönüşürse, insan da ölçüyü unuttuğunda huzurunu kaybetmeye başlardı. Ağaca yaklaşan insan, aslında yalnızca bir meyveye değil, kendi nefsinin fısıltısına da yaklaşmıştı. Kalbinde onu durmaya çağıran ince bir sızı vardı; fakat arzu, bazen uyarının sesini bastıracak kadar güçlü görünürdü.

Ve insan, bir anlık gafletle kendisine emanet edilen ölçüyü unuttu. O an kâinatın düzeni bozulmadı; güneş yine doğdu, ay yine geceye eşlik etti, arılar yine çiçekleri buldu. Fakat insanın iç dünyasında bir şey yerinden oynadı. Dünya artık yalnızca bir yurt değil, aynı zamanda bir imtihan meydanıydı. Her nimet ona aynı soruyu soruyordu: “Bunu ne için kullanacaksın?” Her yol ayrımı kalbine başka bir ses bırakıyordu: “Nereye yöneliyorsun?”

Zaman aktı. İnsan çoğaldı, şehirler kurdu, denizlere gemiler saldı, toprağın derinliklerinden madenler çıkardı. Kendisine hizmet eden kâinatın sırlarını çözmeye çalıştı. Yıldızları saydı, rüzgârın yönünü ölçtü, suyun gücünden faydalandı. Fakat bilgisi arttıkça kalbi de büyümezse, bildikleri onu hakikate değil gurura götürebilirdi. Çünkü insan, her keşfin ardında bir emanet olduğunu unuttuğunda, hizmetine verilen şeyi kendi hükmü altında sanmaya başlardı.

Buna rağmen rahmet kapısı kapanmadı. İnsan her unuttuğunda ona hatırlatıcılar gönderildi: baharda toprağın yeniden dirilişi, gecenin sessizliğinde kalbe düşen pişmanlık, bir çocuğun masum bakışı... Her şey ona aynı hakikati fısıldıyordu: “Sana verilenler yalnızca senin için değildir; onlar seni aşan bir anlamın işaretleridir.” İnsan bunu fark ettiğinde nimetleri sahiplenmek için değil, şükretmek ve doğru yolda kullanmak için görmeye başladı.

Bir gün insan durdu. Uzun zamandır koştuğunu, fakat nereye vardığını sormadığını fark etti. Etrafına baktı: Güneş hâlâ doğuyor, ağaçlar hâlâ meyve veriyor, kuşlar gökte yollarını şaşırmadan uçuyordu. Kâinat ilk emri unutmamıştı. Unutan yalnızca insandı. O an kalbinde Hûd Suresi’nde bildirilen o ilahi çağrı yeniden yankılandı: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” İnsan anladı ki dosdoğru olmak, yalnızca yanlış yapmamak değil; hayatı emanet bilerek yaşamak demekti.

O günden sonra insan, kâinata başka bir gözle bakmaya başladı. Toprağı yalnızca üzerine bastığı yer değil, kendisine emanet edilen bir nimet olarak gördü. Suyu rahmetin berrak bir işareti, güneşi ise her sabah verilen yeni bir fırsat saydı. Artık her şey ona hizmet ediyordu; fakat o da bu hizmetin karşısında sorumluluğunu hatırlıyordu. Çünkü insan, hizmet edilen olmanın gururuyla değil, emanet taşıyan olmanın bilinciyle yücelirdi.

Ve hikâye hâlâ devam ediyor. Güneş her doğduğunda insana yeni bir sayfa açılıyor. Rüzgâr her estiğinde unuttuğu hakikatler ona yeniden fısıldanıyor. İnsan her gün aynı soruyla karşı karşıya kalıyor: Kendisine verilen nimetleri geçici dünyanın aldatıcı ışığında mı tüketecek, yoksa onları hakikate uzanan yolda birer işaret olarak mı görecek? Cevap, insanın kalbinde saklı. Çünkü kâinat emrini unutmadan görevini sürdürürken, insanın asıl hikâyesi hâlâ kendi iradesiyle yazılıyor.

28/06/2026

BAKARKÖRLÜK

"İnsan,hızıyla övündüğü bu çağda ancak durduğu anı hatırlar;çünkü hakikat aceleyle gelmez."

 Sabah alarmı çaldığı andan itibaren başladı o tanıdık yarış. Ayşe, metrodaki kalabalığın arasından sıyrılıp plazanın döner kapısından geçerken gözü sürekli saatindeydi. Bir elinde kahvesi, diğer elinde hiç susmayan telefonuyla asansörün gelmesini bekliyordu. İçinde anlam veremediği, ama hiç de yabancı olmadığı bir telaş vardı. Sanki bir an yavaşlasa arkasından gelen biri elindeki her şeyi, kariyerini, geleceğini, ekmeğini alıp kaçacaktı. Sürekli bir şeyleri kaçırma korkusu, bitmeyen toplantılar ve "en iyisi olma" yarışı...



Asansörün çelik kapıları kapandığı an, dışarıdaki uğultu bıçak gibi kesildi. Kat göstergesindeki rakamlar yukarıya doğru hızla tırmanırken, Ayşe o parlak, soğuk aynada kendi yorgun yüzüyle baş başa kaldı. Gözlerindeki o sönük ışığa, omuzlarındaki görünmez yüke baktı. Tam o sırada asansörün içindeki o hafif yerçekimsiz his, sanki zamanı ve mekânı da askıya aldı.

İçinden bir ses, her gün bastırdığı, maillerle ve sunumlarla susturduğu o kadim ses, aynadaki yansımasının arkasından fısıldadı:

"Biz bu dünyaya gerçekten sadece daha yüksek bir unvan almak, bir kartvizite sığışmak ya da sonu gelmeyen bir geleceği garanti altına almak için mi geldik?"

Derin bir nefes aldı. Akciğerlerine dolan o havada bile bir durup düşünme çağrısı vardı. Bize sunulan bu hayat, her sabah telaşla içinden geçtiğimiz bu dünya, her şeye rağmen aldığımız her nefes; aslında o en baştaki cennette kaybettiğimiz o saf masumiyeti hatırlamamız için birer çağrı değil miydi? Kendimizi, kim olduğumuzu ve nereye ait olduğumuzu keşfetmemiz için önümüze serilen birer ipucuydu hepsi. Bir plazada, aynalı bir kabinin içinde yukarı tırmanırken, ruhunun ne kadar aşağılarda, o derin boşlukta kaldığını ilk kez bu kadar net hissetti.

Fakat biz modern insanlardık işte...

Ama modern insan olarak bizler, bu vesileleri asıl kaynağa, yani Hakka ulaşmak için birer araç yapmak yerine, o araçların bizzat kendisine tapınır hale gelmiştik. Rızkımızı da güvenliğimizi de çoktan üstlenmiş olan Rabbimize güvenip ruhumuzu sakinleştireceğimize; gelecek kaygısı ve doymayan bir başarı açlığı yüzünden modern hayatın içinde oradan oraya savruluyorduk. Gerçekliğin bir parçasıyken, plazaların, projelerin esiri olmuştuk.

Tam o esnada, telefonun ekranına bir ayet bildirimi düştü. Sanki Yaradan, tam da bu kaosun ortasında ona şefkatli bir mola verdiriyordu:

"Gerçekliğinde hiçbir şüphe bulunmayan, her şeyin mutlak sahibi olan Allah yüceler yücesidir. Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumada aceleci davranma ve hep şöyle dua et: 'Rabbim, benim ilmimi artır!'"(Tâhâ, 114)

Ayşe ofisindeki masasına oturduğunda derin bir nefes aldı. Büyüklerin her zaman söylediği o söz geldi aklına: "Acele işe şeytan karışır." Modern dünyada hız bir meziyet gibi pazarlansa da aslında bizi "bakarkör" yapıyordu. Ekranda hızla akan e-postalara, sosyal medya akışlarına bakarken, hayatın ardındaki o dingin hakikati, sessiz güzellikleri kaçırıyorduk. Bakıp da göremeyince kalbimizle idrak edemiyor, idrak edemeyince de o doğruları hayatımıza yansıtamıyorduk. Belki de bugün modern insanın hayatı, doğruları ve değerleri bu kadar çok tartışıp hiçbirinde huzur bulamayışının sebebi, tam olarak bu ruhsal aceleciliğiydi.



Pencereden dışarıya, plazaların arasındaki küçük yeşil parka baktı. Baharda açan o ağaçları aylardır fark etmediğini anladı. Oysa onun geleceğe dair kaygılandığı, gece uykularını kaçıran her şeyin kefili, her şeyi koruyup gözeten El-Kefîl'di.

"Neden buradayım?" diye sordu kendine. Kendi nefsinin o bitmek bilmeyen küçük dertlerini, kariyer basamaklarını bir kenara bırakıp; O'nun sevgiyle yarattığı bir yaprağın, pencerenin camına konan bir kuşun, toprağın ve rüzgârın derin hikmetini görmeliydi insan. İşte o zaman anlam kazanıyordu her şey. O zaman daha yüksek makam kapılarını aşındırmak yerine, içten bir tövbe kapısının eşiğine bırakıyordu kendini.



Ayşe telefonunu sessize aldı. Hayatın koşturmacası içinde savrulmak yerine duruldu, sakinleşti ve yeni bir günü anlamlandırabilmek için kalbinden şu duayı geçirdi:

"Rabbim, benim ilmimi, ufkumu ve anlayışımı artır..."

Ayşegül Karkın

 

05/06/2026

Bir Annenin Mezarlığı

“Toprak bedenleri alır; bir annenin duası evladını Rabbine emanet eder.”

Her sabah evin içi, baharın ilk günü gibi şenlenirdi. Çocuklarımın gülüşü odalara yayılır, ince ayak sesleri koridorda birbirine karışırdı. Süt kokusuna sabun, oyuncağa güneş sinerdi. Bu ev, insanın içine usul usul umut dolduran bir yuvaydı.

O sabah da ötekilerden farksız görünüyordu. İnsan, günün ağırlığını daha kapıdan çıkmadan sezemiyor.

Bir arkadaşımın annesi ölmüştü; cenazesine gidecektim. Mezarlıkları oldum olası sevmezdim. Uzaktan bakınca bile içime serin, ağır bir duygu çökerdi. Yolum yanından geçse başımı öne eğer, dudaklarımın arasından sessizce bir Fatiha geçirir, yine de kapısından içeri adım atmak istemezdim.

Şimdi o kapının karşısındaydım. Yıllarca uzaktan bakıp ürktüğüm yer, ilk kez başka bir yüzünü gösteriyordu bana. Sandığım kadar sessiz değildi burası. Mezar taşlarının arasında alçak sesle konuşanlar, toprağa su dökenler, dua ederken avuçlarını yüzüne kapatanlar vardı. Rüzgâr servi dallarını usulca eğiyor, taşların dibinden uzayan otları birbirine sürtüyordu.

Bir köşede güller açmış, mor zambaklar güneşe dönük bekliyordu. Ölümün eşiği sandığım bu yer, geride kalanların sesiyle ve hatırasıyla ayakta duruyor gibiydi. O an, korkumun yalnızca mezarlığa değil; insanın sona verdiği isme de ait olduğunu düşündüm. Ellerim rüzgârla birlikte hafifçe titrerken, gözlerimde biriken yaşın sebebini sessizce anlamaya çalıştım.

Ağır ağır yanaşan cenaze aracına bakarken göğsüm daraldı, nefesim boğazımda düğümlendi. Araç yaklaştıkça içimdeki o eski ürperti yeniden kabardı; çünkü bu kez toprağa verilecek olanlar, bir zamanlar evimi umutla dolduran kendi yavrularımdı. Işıl ışıl bakışları, odalara yayılan tıkırtıları, heyecanla peş peşe sıraladıkları istekleri, merak dolu soruları bir bir içimde yankılandı. O an anladım ki toprak, yalnızca bedenleri değil; bir annenin yüreğinde ömür boyu yaşayan sesleri, kokuları ve hatıraları da sessizce bağrına basıyordu.

Bunca canlılık toprağın altında yok olup gidemezdi; sanki oradan filizlenen, bizi bekleyen sonsuz hayatın sessiz bir müjdesiydi.

Gökyüzüne bakmanın, ölümü düşünmenin ve heybeyi tükenmeyecek olanla doldurmanın taşıdığı anlam, omuzlarıma yavaş yavaş inen sessiz bir ağırlık gibi içime çöküyordu. O ağırlığın içinde, acının ötesine uzanan derin ve sessiz bir hakikat saklıydı.

O ağırlığın içinde anladım ki hasret, yalnızca gözyaşıyla değil; insanın içinden geçen en küçük hatırayla da büyüyordu. O sıcacık gülüşleri rüzgârla yanağımı okşayacak, mis kokuları çiçek kokularıyla sineme karışacak; yumuşacık tenlerini mezarlardaki toprağı okşayarak hasret giderecektim. Rabbim, cennetinde vuslata erdirene dek emanetin asıl sahibine şükredecektim.

 

Benim yuvam artık mezarlıktı. Bundan böyle yolum nereye düşerse düşsün, içimde hep o sessiz kapının eşiğini taşıyacaktım. Uğrayamadığım her ziyareti dualarımla tamamlayacak, her hasreti Rabbimin rahmetine bırakarak yaşayacaktım. Çünkü bazı anneler evlatlarını toprağa değil, sabrın ve duanın en derin yerine emanet eder.

27/05/2026

 MUM


İnsan önce korkuyla eğilir,
sonra bir gün huzurla doğrulmayı öğrenir.

Can, ter içinde uyandı. Günün ağır ağır ağardığını fark edince, namaz vaktini kaçırmış olabileceği korkusuyla yataktan fırladı. Saate göz atınca biraz olsun soluklandı ve abdest almak için banyoya geçti. Aynada kendine bakarken, annesinden yıllarca işittiği o korkutucu sözler yine zihninde yankılandı:

- “Eğer namazını ihmal eder veya terk edersen; Allah seni sönmeyen ateşlerde yakar.”

Çocukluğundan gençliğine annesinden duyduğu bu kâbus dolu cümleleri, kendi de zaman zaman nefsine tekrar ederdi. Annesinin sesi, soba başında oturdukları o karanlık kış akşamlarından kalma bir uğultu gibi, yıllar geçse de kulağının dibinden eksilmiyordu.

Mutfağın açık penceresinden gelen ezan sesiyle tüyleri ürperdi. Namaz için hazırdı; ancak her ezan sesinde içine çöken endişe, bir karabasan gibi üzerine oturuyordu. Ellerini kaldırmadan önce boğazı kurudu, parmakları hafifçe titredi. Seccadesini serip, anlamını bilmeden sureleri sıraladı. İçinden ilk kez, cehennemden kurtulmayı değil, yalnızca biraz olsun huzur bulmayı diledi.

Can, sabahın erken saatlerinde açılmayan dükkânın bereketinin kaçacağı inancıyla evden çıktı. Birkaç ay önce, dayısının ısrarıyla köyden İstanbul'a gelmiş ve bakkalda çıraklık yapmaya başlamıştı. Şehrin kalabalığına hâlâ alışamamıştı; insan selinin içinde yürürken kendini daha da yalnız hissediyordu. Dayısının yanında ise hep bir eksiklik taşıyor, yaptığı en küçük işte bile yanlış yapmaktan çekiniyordu. Okula gitmemiş, kitap yüzü görmemişti; bilgisi, köylülerden duyduklarıyla sınırlıydı. Okumanın ve araştırmanın insanı dinden uzaklaştıracağına inanan bir ortamda büyümüştü. Yolda, günaha batmış kimi Müslüman, kimi gayrimüslim insanların keyifle yaşadığını gördükçe, “Neden ben mutlu olamıyorum?” diye kendi kendine sordu. Bir Cuma hutbesinde Allah’ın adaletli ve merhametli olduğunu dinlediğini hatırladı.

“Öyleyse nerede bu adalet?” diye geçirdi içinden. “Yakacaksa, nerede bu merhamet?”

Öğle vakti yaklaşana dek bu düşüncelerle boğuştu. Göğsü daralıyor, ince bir ter ensesinden aşağı süzülüyordu.

Tam o sırada dükkâna, pardösüsünün etekleri tozlanmış, elleri soğuktan çatlamış bir adam girdi.

- “Allah’ı anan, huzur bulur.”

Adam sanki başka bir şey bilmiyormuş gibi aynı cümleyi mırıldanıp duruyordu.

Can, zihninde dönüp duran sıkıntının içinden konuştu:

- “Nerede bu huzur? Ben daha bir vakitte bile bulamadım,” dedi, sesi çatlayarak.

Adam başını hafifçe eğdi.

- “Kapı çalıyor da sen duymuyor olabilir misin? Beş vakit boyunca dilin dönüyor; peki kalbin de orada mı?”

Yandaki iskemleyi çekip oturdu, sesi yumuşadı:

- “Namazı yalnızca bir borç gibi kılarsan yük olur. Ne yaptığını, kimin huzurunda durduğunu düşünmezsen huzur da gelmez. İnsan biraz da arayarak bulur,” dedi; gözleri bir an dükkânın dışındaki boşluğa kaydı, sanki o cümleyi önce kendine söylemişti.

Bu sözler karşısında Can şaşkına döndü:

- “Peki nereden başlayacağım?” diye sordu.

Berduş ise sükûnetle yanıtladı:

- “İnsan önce kendine yaklaşır; sonra Rabbini aramayı öğrenir.”

Can, yıllardır göğsünde taşıdığı o ağırlığın ilk kez yerinden oynadığını sandı.

Berduş yol gösterici bir tavırla ekledi:

- “Gece uyanık ol. Asıl yolculuk orada başlar.”

O esnada imamın sesi minareden dükkâna kadar ulaştı.

Ezanın ilk sesiyle sustu; başını hafifçe öne eğdi, sanki geri kalanını içeriden dinliyordu.

- “Buluşma vakti,” dedi. “Allah’ı anan, huzur bulur.” Sonra kapıyı usulca çekip geldiği gibi uzaklaştı.

Berduşun sözleriyle ,sevgilisine koşan aşık gibi camiye yönelişi, Can’ın içinde ince bir yarık açtı. İçini sıkan o eski korkunun arasına, adını koyamadığı daha yumuşak bir duygu sızıyordu.

Berduş dükkândan çıktıktan sonra Can bir süre kapıda öylece kaldı. Raflar, ışık, sessizlik; her şey yerli yerindeydi. Ama içindeki sıkışmanın yanına şimdi bir de soru eklenmişti. Gün boyunca adamın sesi zihninde dönüp durdu: “Peki kalbin de orada mı?”

Akşam dükkânı kapatırken yorgunluk omuzlarına çöktü. Dayısının birkaç kısa sözüne başını eğerek karşılık verdi; ama aklı hâlâ başka yerdeydi. O gece namaza durduğunda her şey yine bildiği gibiydi: aynı sureler, aynı hareketler, aynı daralma. Yine de bu kez acele etmedi.

Gece boyunca yatağında dönüp durdu. Annesinin sesiyle berduşun sesi birbirine karışıyordu; biri korkutuyor, öteki çağırıyordu. Uzun süre tavana bakıp yerinden kalkmamaya direndi. Sonunda, cehennem korkusundan değil, içindeki daralmaya bir cevap bulabilmek için doğruldu.

Teheccüd vakti geldiğinde, Can sanki içindeki karanlığı el yordamıyla yoklaya yoklaya berduşun peşine düştü.

 


 


  - “Nereye gidiyoruz?” diye sordu.

Berduş, gözlerini karanlık yola çevirdi:

- “İmanın ve ibadetin izini sürmeye. İnsan yolunu bilmeden yürürse yorulur; neyi niçin yaptığını bilmeden ibadet ederse, elindekini de zamanla kaybeder.”

Kısa bir sessizlikten sonra ekledi:

“İman, sahrada yanan bir mum gibidir. Onu ibadetle korumazsan, en hafif rüzgârda bile titrer; bir gün gelir, sessizce söner.”

O gece, ay ışığının solgunluğunda iki gölge gibi yürüdüler; ama Can, ilk kez karanlığın içinde elinde sönmeyen bir ışık taşıdığını hissetti.

AYŞEGÜL KARKIN

15/05/2026

KİBİR SARHOŞLUĞU

"Kibir, insanın kendine ördüğü altından bir hapishanedir. Duvarları parıldar, kapısı içeriden kilitlidir; fakat anahtarı dışarıda, küçümsediği insanların elinde unutulmuştur."

 

Arabasının sıcak deri koltuğunda tek başına olmasına rağmen dimdik oturmuş, en ünlü tıp dergilerinden birinde yayımlanmış makalesini büyük bir hazla okuyordu. Şoförünün aracı park etmeye çalıştığını fark ettiğinde, krallığının ve gücünün simgesi olarak gördüğü; İsviçre’deki bir müzayedede 31 milyon dolar ödeyerek sahip olduğu saatine baktı. Her gün aynı saatte geliyordu ama saate bakmasının asıl amacı, gücüyle bir kez daha tatmin olmaktı. O sırada inmesi için şoförü kapısını açmıştı. Hava güzeldi; çantasını ve paltosunu taşıması için şoförü arkada bırakarak indi. Adımını atar atmaz çamurlu yağmur birikintisinin içine bastı. Bunu çok geç fark eden şoför, gözlerini kapamış, başına gelecek felaketi bekliyordu. Bugün uluslararası bir televizyon kanalından röportaj için geleceklerdi. İçinde oluşan öfkeyi frenledi. Şoförünün titreyen bedeninin yanından yedek ayakkabısını bagajdan almasını söyleyerek geçti. Derin bir nefes alan şoför, bunun bedelini elbet ödeyeceğini biliyordu. Hızlıca söylenenleri yaptıktan sonra koşarak kapısını açtı. Sekreteri, asansörün önünde; kapısı açık, kat düğmesine basmış, bekliyordu. Hastane koridorlarından her sabah etten bir duvarla odasına ulaşırdı.Dünyaca ünlü, çok yetenekli ve bilgili bir cerrahtı. Yaptığı işi bu denli başarılı yapan çok az kişiden biriydi.

Bunca şeye sahip olmasına karşın gözleri donuk, yüzünde hiç tebessüm yoktu. Hep huzursuz; anlık hazlarla dolu, akşam olunca kasvet çöken bir yaşamı vardı. İnsanlık için kıymetli işler yapıyor ama insana hiç değer vermiyordu. Kendiyle derin bir çelişki yaşıyordu. Odasından yükselen kahkahaların ardındaki kıvranış hissediliyordu. Belki de uzun bir sürenin ardından ilk defa kendini sorgulayacağı bir gün yaşayacaktı. Röportajını tamamladıktan sonra, uluslararası çapta canlı yayında önemli bir cerrahi işlem gerçekleştirecekti. Her şey hazırdı. Bütün ekip onu bekliyordu. El fırçası ile köpürterek dirseklerine kadar yıkandı. Hemşiresinin önlüğü ve eldivenlerini giydirmesine izin verdi. Her şey olması gerektiği gibi başladı. Bu anı çok seviyordu. Şov yapmak, görülür ve izlenir olmak zevk veriyordu. İlk defa yapmıyordu bunu ama her defasında ilkmiş gibi keyif alıyordu. Adeta bu his onda sarhoşluk oluşturuyordu; kibirli başı mağrur, “Daha iyisini kim yapabilir?” diye düşünüyordu. Bu sarhoşluğun içinde hemşiresinin sesini duydu…

“Canlı yayında bu hadsiz nasıl konuşabilir?” diye bakış atarken, “Hocam, çok kanıyor; ne yapalım?” dediğini duydu. Olması imkânsız bir felaket olmuştu: Hastanın büyük atardamarlarından birini kesmişti, hem de canlı yayında. Ne olacaktı şimdi?  Birinin onun hatasını düzeltmek için yardıma gelme fikri adeta gözünü karartmıştı. Aptal bir hastanın şöhretini mahvetmesine izin de veremezdi. Kısa bir an önce “Daha iyisini kim yapabilir?” diye düşünüyordu. Şu an, “Görünmez bir el olsa da bana yardım etse…” diye geçiriyordu içinden. Etraftan gelen seslerden o yardımın çoktan çağrıldığını bile anlayamamıştı. “Hocam, kalp cerrahisine haber verdik” sözleri; yeni açılan malzeme ve paketlerin hışırtısı, hastanın yavaşlayan kalp ritmi, anestezinin kan bankasıyla görüşmeleri… Kulaklarında bir uğultuya dönüyordu. Aklını kaybetmiş gibiydi. Bir anlığına gözlerini kapadı ve derin sessizlik oldu. Orda yok olmak istiyordu.  Ölesiye güvendiği şöhreti tek bir hata ile yıkılıyordu. Kendini kurtaracak yol yoktu. 

  Gözlerini açtığında yatağında, ipek çarşaflarının içinde olduğunu anladı.  Evindeydi; yatağındaydı. Bir çocuk gibi sevinç kapladı içini: “Rüyaymış hepsi,” dedi. Her sabah yaptığı gibi özenle hazırlanıp kahvaltı için alt salona inerken evin çalışanları ona tuhaf bakıyordu. Yıllardır çalıştıkları bu evin sahibini ilk defa gülümserken görüyorlardı. Şefkat dolu günaydın çıktı ağzından. Masanın başında bekleyen şoförü kadar kendi de şaşkın ama mutluydu.

Bu rüya, onun dönüşümüne vesile oldu. Görünür olmak için önce görmek gerektiğini anladı. Kendinden daha üstün bir kuvveti görüp kabul etmek, içindeki huzursuzluğu bitirmişti.

30/04/2026

Taşın Hikâyesi, İnsanın Yolculuğu


"Biz insanı bir nutfeden yarattık; onu imtihan ediyoruz…" (İnsan Suresi, 4)

İnsan, duygularına ve düşüncelerine karşılık bulamadığında çoğu kez sitem eder: “Taş mısın yahu?” Ve unutur ki taşlar bile uzun bir yolculuktan geçerek şekil alır.

 

image1773122964431.pngOysa taşlar, bizim yaratılış hikâyemizi adeta özetler. Kimi lavın ateşli dönüşümünden doğar, kimi uzun zaman boyunca biriken tozların birleşmesiyle oluşur. Ama hepsi sonunda kendine has bir taşa dönüşür.

İnsan mizacı da bundan çok farklı değildir. Kimi lav gibi ani ve sert tepkiler verir, bir volkanın ateşi gibi püskürür. Kimi esintiyle savrulan tozlar gibi yön değiştirir, rüzgârın sürüklediği yaprak misali. Kimi ise baskı altında şekillenir.

 

Gördüğü baskılara direnen kömür elmas olur. Yaptığı yolculuğun hikmetini kavrayan taş kuvars olur. Ne baskıyı ne de yolculuğu göze alamayan bir taş bile durduğu yere bir güvence olur. Mutlaka değişim ve dönüşüm yaşarlar. İnsan ise değişime açık olduğunu beyan eden ama buna mesafeli duran tek varlıktır. İradesine bırakıldığı için. Onu yoktan var eden ve nimetleri içine koyan Rabbine teslim olmaya korkar.

 

Hiç sınav görmemiş insan sert ve köşeli olabilir. Hayatın akıntısına kapılan, zorluklardan geçen insan ise zamanla değişir. Eğer neden yola düştüğünü idrak ederse, her süreç ona yeni bir yumuşaklık ve yeni bir kazanım sağlar. Bazen çatlaklarını onarır. Bazen kusurlarını törpüler. Bazen de eksiklerini tamamlar. Ama sürecin sonunda mutlaka bir değer kazanır ve kıymetlenir. Taşların aksine nasıl ve ne kadar değer kazanacağımız ve bunu hangi zorluklardan geçerek yapacağımız bizim irademizdedir. Zorluk seviyesi yükseldikçe aşılan engellerle birlikte insanın değer kat sayısıda o oranda artar.

 

İnsan, taş olmak için değil, taşın hikâyesini öğrenmek ve kendi yolculuğunu tamamlamak için vardır.

 

AYŞEGÜL KARKIN

20/04/2026

GÜLÜMSENMEYECEK NE VAR?

 GÜLÜMSENMEYECEK NE VAR?

 

Bu sabah yorgun ve bitkin uyandım. Evin, çocukların derdi yetmiyormuş gibi şimdi de işe gidecektim. Bir hışımla üzerini giydirmeye çalıştığım oğlum:

— Anne, başkalarının annelerini gülerken görüyorum. Sen de gülebiliyor musun? diye sordu.

Bir an duraksadım. Sonra:

— İnsanda , gülecek hâl mi bırakıyorsunuz? dedim.

Çocukları servise bıraktıktan sonra aceleyle acil servisin önünde bir sigara yaktım. Derin bir nefes çektim. Huzursuzlukla dolan hücrelerimin her birini, her nefeste sigara dumanıyla dolduruyordum. Hayatın telaşı, zorlanan nefesimle birlikte biraz olsun durağanlaşıyordu.

Bu kısa, huzurlu molanın ardından çalıştığım ameliyathane odasına geçtim. İlaçları ve ekipmanı hızla hazırladım. İlk hastayı beklerken, tatil mekânlarında gününü gün eden arkadaşlarımın paylaşımlarına göz atıyordum. Benden eksiği de fazlası da olmayanlar, hayatlarını dolu dolu yaşıyorlardı.

İlk hastam, sedyenin üzerinde, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle içeri alındı. Gıcık oluyordum böyle tiplere. Sanki onu değil de beni keseceklerdi birazdan. Şu hayatın içinde bu kadar memnun olacak ne vardı? Yoksa bir tek ben mi göremiyordum?

Benimle gereksiz sohbete girmesin diye hızla işime koyuldum. Yüzüne bile bakmadan hazırlıklarımı tamamladım. Uyutmaya başlayacağım sırada:

— Tebessüm etmen senin için sadakadır, dedi.

Neydi bu şimdi? Herkes bugün benim gülmeme mi takmıştı? Gülmüyorsam suç benim miydi? Ne için, kime tebessüm edecektim?

Arkada radyoda bir şarkı çalıyordu:
“Bir küçük tebessüm yeter bana
Çok sevme, beni güzel sev.”

O günü ve gecesini bunları düşünerek geçirdim. Hep “Gülümseyecek ne var?” diye düşünürdüm. O gece ilk defa, “Gülümsemeyecek ne var?” diye sordum kendime.

Çocuğumun sözleri…
Hastanın fısıldadığı…
Kulağıma çalınan şarkının dizeleri…



Aynanın karşısında zorla gülümsemeye çalıştım; hiç yakışmıyordu sanki.

Yapabilir miydim? Sabaha gerçekten bir gülümsemeyle uyanabilir miydim?

Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım ve uzun süredir ilk defa bu kadar dinç hissediyordum kendimi. Koca bir tebessümle, oğlumun başında onun uyanmasını beklemeye koyuldum.

AYŞEGÜL KARKIN

11/04/2026

HANGİ HAL BİZE DÜŞER?

“Yağmur, gökten düşen bir su değil; kulun hâline inen bir cevaptır.


Şiddetli bir öfkeyle kapıyı çarptı ve çıktı. Oysa bu kadar sinirlendirecek bir şey söylememiştim. Ardından fırtınalı bir yağmur başladı. Öfkesi gibi, üstüne yağan yağmur da şiddetliydi. Zaten o yağmurları hiç sevmez; köşe bucak kaçar. Ben ise her damlasında ruhumun okşandığını hisseder, kollarımı açarım.

 

İkimize de zaman gerekliydi. Fırtınanın dinmesi için onun yürümeye, benim de rehbere ihtiyacım vardı.

Sakinleşmek için her zaman yaptığım gibi Kur ‘anımı açtım;
“Allah, rüzgârları gönderendir; derken bir bulut savrulur. Onu gökyüzünde dilediği gibi yayar, parça parça eder. Sonra yağmurun onun arasından çıktığını görürsün. Onu kullarından dilediğine indirince, bir de bakarsın ki yüzleri gülüverir.” (Rum, 48) 

Yaşadıklarıma ayna tutan bu ayet cama vuran sert damlaların sesi ile beni yolculuğa çıkardı.

Yağmur, kimileri için de biriktirdiklerinin taşması; yüzünü rahmete dönenler için can suyudur, ilim yolunda olanlar için ise bir tecellidir. Kalbini karartanlar içinse yüreğindeki dinmeyen sızı olur.

Her damlası parmak izi kadar farklı olan yağmur, insanda çeşitli duygular uyandırır. Başını göğe çevirip yağmur damlalarını teninde hisseden herkesin ruhunda başka bir his uyanır.

Bir yer çok ısındığında, aniden bulutlar oluşur ve kısa süreli, şiddetli sağanak yağmurları görülür. İnsan da bir ateşe düştüğünde, Yaratan ona bir yağmur gönderir: kısa ve şiddetli bir bela. Buradaki amaç, ateşe düşen kulunu uyandırmaktır.

Eğer insan, önüne çıkan ateşlere Hz. İbrahim gibi teslim olmazsa, Rabbi ona serinletici, huzur veren bahar yağmurları gönderir. Bu yağmurlar, insanın hayatında süreklilik ve bereket sağlar.

Hakk’ın sınavına teslimiyette süreklilik sağlayabilen ve şeytanın tuzaklarından uzak kalabilenler için ufku boydan boya kuşatan kararlı ve sarsılmaz yağmurlarını nasip eder. Bu yağmurlar, insanın hayatında kalıcı ve kapsamlı bir değişim yaratır.

Adil olan Allah’tan istediğin yağmur hangisiyse, insan ona göre davranmalıdır.

Çoğu kez şeytan insanı ümitsizlikle aldatır. Oysa ufku kuşatan yağmur gibi bir nasibi olanın karşısında hangi taş suyun sürekliliğine direnebilir? Hangi kir, pislik bu suyun önünde durabilir? Hangi günah, tövbe sonucu yağan rahmet yağmurundan kurtulabilir?

Birazdan dinecekti bu yağmur ve o da dolanıp gelecekti. Hep böyle olurdu.
Onun yağmurları fırtınalı ve kısa sürerdi; benimkiler ise hafif ama uzun.


Eve geldiğinde alnımdan öpecek ve 
“Senin yağmurlarında ancak çiçek açabiliriz, ben açan çiçeklerimizin yapraklarının dökerken sen sakince can suyu olup yeniden yeşertiyorsun.” diyecekti.
Bu, onun özür dileme şekliydi.

Ben de onun saçlarını kurulayıp sıcak bir çay ikram edecektim.
Ruhunu, bahar yağmurlarına hazır olsun diye usulca çapalayacaktım.

 

AYŞEGÜL KARKIN

03/04/2026

Göğe Çevrilen Baş


 




Göğe Çevrilen

Göğe kaldırılan her baş, aslında kaybettiği yönü arar.

Kâinat üzerinde hangi varlık yola revan olsa başını gökyüzüne çevirir. Hayatın içinde canlılığını idrak eden mahlûkat ve insan, yönünü ararken gözünü semaya diker; yıldızlardan, ışıktan ve sonsuzluktan iz sürer.

Vakti gelen göçmen kuşlar, çıktığı yuvaya dönecek böcekler yönünü bulmak için göğe bakar. Ayçiçekleri, ağaçların yaprakları, yoncalar ve daha niceleri bereketlenmek için yüzünü yukarı çevirir. Çünkü yukarıda yalnızca gök değil, aynı zamanda bir yön vardır.

İnsan da böyledir. Çölde yolunu kaybetse,bir dertle bunalsa ya da zihninde yeni bir fikir filizlense farkında olmadan başını göğe kaldırır. Sanki kalbi, yolunu unuttuğu anlarda gözlerine sessizce istikamet öğretir.

Nitekim mahlûkatın ve insanın bu yönelişinin beyhude olmadığını Rabbimiz ayetinde apaçık bildirir.

“Biz senin yüzünü göğe doğru çevirmekte olduğunu elbette görüyoruz. Artık seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun yüzlerinizi o tarafa çevirin.

— Kur'an-ı Kerim, Bakara 2:14

Bu ayetin kendisi ve nüzul sebebi birlikte düşünüldüğünde derin bir hakikat belirir. Habibullah’ın yüzünü döndüğü yerden duyduğu sıkıntıyı bilen Rabbi, göğe yönelen o mübarek bakışı karşılıksız bırakmamıştır. Çünkü göğe kalkan her bakış, aslında sahibinin kalbinden yükselen bir arayıştır.

Bu çağrıya kulak vermeli insan. Zira bu, aklının huzur bulamadığı yollardan dönüp hakikatin kapısını yeniden bulabileceğinin açık bir işaretidir.

Bazen her şey yolunda gibidir; fakat insanın içini sessizce kemiren bir şey vardır. İşte o şey, bilip de unuttuğun hakikatin kendisidir.

Peki bugün bu ayet bana ne söyler?

Yönü karanlığa dönmüş, yürüdüğü yolda huzur bulamayan, ararken yorulan, filizlenmiş ama boy verememiş beşer....Başını neden göğe çevirdiğini bilirim. Seni daraltan sahte kıbleleri bırak. Çünkü insan, yüzünü hakikate döndürdüğü gün gerçekten yolunu bulur.

Hâdî ve Alim olan Allah’a hamd olsun.

 

                                               Ayşegül Karkın 


17/02/2026

Peki Ya İnsan?


“Ameller niyetlere göredir.”

(Buhârî, Müslim)

Nebatatta her canlı, yarını için bugünden bireysel hazırlıklar yapar. Bakteriden en vahşisine, en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsi hazırlıklıdır.

Ayılar kış yaklaşırken daha çok yer, karıncalar yazdan kışa hazırlık yapar. Kuşlar, kara kış gelmeden göçe başlar. Ağaçlar tohumlarını sonbaharda toprağa gömer. Bazı çamlar kozalaklarını dahi yangın için saklar. Açıkçası, tabiat bile yarınını bugünden tayin edecek şekilde yaratılmıştır.

Tüm kâinat, dün, bugün ve yarını ile insana hizmet ederken,

peki ya insan bugün ne yapıyor?

Herkesin diline dolanmış “anı yaşa”, “bir daha mı geleceğiz?”, “yarını olmayan” gibi kalıplar ile bugünü ve yarınını ziyan eder. Bu anlayışın karşısında Kur’an şöyle hatırlatır:

“Biz, her insanın kaderini (yaptıklarını) boynuna doladık. Kıyamet günü onun için açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız.”

(İsrâ, 13)

Bu ilahî hatırlatmanın ardından Peygamber Efendimizin şu sözü, insanın dünya ve ahiret dengesini gözetmesi gerektiğini bildirir:

“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın.”

Bu söz, her anın sorumluluk taşıdığını; yaşamın gelişigüzel değil, bilinçle örülmesi gerektiğini hatırlatır.

Yine Peygamber Efendimiz, insanın değer ölçüsünü dış görünüşte ya da sahip olduklarında değil, niyetinde ve amelinde aramamız gerektiğini bildirir:

“Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar; fakat O, sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.”

Bu hatırlatma, kalplerimizi tövbeye; yaptığımız her hizmeti yalnızca Allah rızası için yapmaya yöneltmelidir.

Bir sabah şer ile uyandığımızda ağlar, sızlanır, isyan ederiz. Durup düşünmeyiz: Dün ne yaptığımızı değerlendirmeyiz ve bu işlerin bize yarın ne getireceğini hesap etmeyiz. Bugün ağaçtan meyve umarız ama dün onu sulamadığımızı görmezden geliriz. Yarın bahçeden domates bekleriz ama dün tohum atmadığımız gerçeğiyle ilgilenmeyiz.

Dünden hazırlığı yapılmayan aş, bugün sofrada durur mu?

Çayın lezzeti demlenme süresine bağlıyken, insan nasıl olur da yalnızca “anı”na bağlı yaşayabilir?

İnsana en ağır gelen hesap, neden kendi kalbine dönüp bakmadığıdır.

AYŞEGÜL KARKIN

(17.02.2026)