reklam

reklam

11/09/2026

Müjde Getiren Damlalar



“Her yağmur gökten iner; fakat her damla, insanın içinde başka bir toprağa düşer.”

Yağmur, kimileri için bulutun artık taşıyamadığı bir yüktür; rahmete yönelenler için can suyu, ilim yolunda yürüyenler için ise ilahî bir tecellidir. Kalbini karartanlara ise aynı yağmur, rahmetten çok bir ikaz gibi iner.

Her damlası parmak izi kadar kendine mahsus olan yağmur, insan ruhunda da ayrı ayrı kapılar aralar. Kimi başını göğe kaldırdığında serinliği duyar, kimi geçmişini hatırlar, kimi de tenine düşen bir damlada Rabbinden gelen ince bir çağrıyı sezer.

Yeryüzü fazla ısındığında bulutlar ansızın kabarır; kısa, sert ve sarsıcı yükselim yağmurları iner. İnsan da nefsinin ateşine fazla yaklaştığında, Yaratan bazen ona böyle bir yağmur gönderir: kısa fakat şiddetli bir imtihan. Bu yağmur, yakıp yok etmek için değil; ateşe yaklaşan kalbi uyandırmak için yağar.

Kul, önüne çıkan ateşlere Hz. İbrahim’in teslimiyetiyle bakmayı öğrenirse, rahmet yalnızca bir anlık sağanak olarak kalmaz; yavaş yavaş inen, toprağı incitmeden besleyen yamaç yağmurlarına dönüşür. Böyle bir yağmur hayatı bereketlendirir, kökleri derine indirir, sabrı sessizce büyütür.

Hakk’ın imtihanına teslimiyette sebat eden, şeytanın ümitsizlik ve gaflet tuzaklarından uzak durabilenler için ise daha kuşatıcı bir yağmur vardır: cephe yağmurları. Geniş alanlara yayılan, uzun süren ve iz bırakan bu yağmur, insanın yalnızca bir hâlini değil, bütün yönelişini değiştirir.


Kur’an-ı Kerim’de Rum Suresi’nin 48. ayetinde yağmurun bu rahmet yönüne işaret edilir: Allah rüzgârları gönderir, onlar bulutu kaldırır; sonra Allah onu gökte dilediği gibi yayar ve parçalara ayırır. Nihayet yağmurun bulutların arasından çıktığını görürsün. Allah onu kullarından dilediğine ulaştırınca, onlar hemen sevinirler. (Rum, 48)

Öyleyse insan, hangi yağmuru istediğini önce kendi hâlinden sormalıdır. Tepede duran çamurlu bir taş gibi yükselim yağmuruyla çıplak ve savunmasız kalmak mı; aynı tepenin yamacında çiseleyen rahmetle ürün veren bir bostana dönüşmek mi; yoksa cephe yağmurlarıyla kökü, gölgesi ve bereketi çoğalan bir orman olmak mı? Seçim, insanın yönelişinde saklıdır.


Şeytan çoğu kez insanı ümitsizlikle aldatır; toprağın artık yeşermeyeceğini, kalbin bir daha arınmayacağını fısıldar. Oysa rahmet süreklilik kazandığında hangi beton suyun sabrına direnebilir? Hangi kir, aralıksız yağan bir arınmanın önünde tutunabilir? Hangi günah, samimi bir tövbenin ardından inen rahmet yağmurundan kaçabilir?

01/09/2026

Tatmin Olan Mutmain Olamaz!

 

Tatmin Olan Mutmain Olamaz!

İnsan, çoğu zaman güne ihtiyaçlarının değil, kaygılarının sesiyle uyanır. Rızkın kendisine ulaşacağına dair inancı dilinde tekrar eder; fakat kalbi, “ya yetmezse” endişesiyle daralır. Böylece her yeni gün, insanın iç dünyasında görünmez bir hesaplaşmaya dönüşür: Sahip olduklarıyla yetinmek mi, yoksa ihtimal korkusuyla daha fazlasını biriktirmek mi? Bu soru, yalnızca ekonomik bir tercih değil; insanın huzurla, güvenle ve yaratılış düzeniyle kurduğu ilişkinin temel göstergesidir.

İhtiyaç ile Hırs Arasındaki İnce Çizgi

İhtiyaç, hayatı sürdürebilmek için gerekli olan ölçüyü ifade eder; hırs ise bu ölçünün kaybolduğu yerdir. İnsan, ihtiyaçtan fazlasını gözetmeye başladığı anda içindeki huzurun kapısını dış dünyanın belirsizliklerine açar. Artık sahip oldukları yetmez; henüz sahip olmadıkları da zihninde bir eksiklik gibi büyür. Bu durum, insanı üretmeye ve çalışmaya değil, sürekli endişelenmeye sevk ettiğinde hırs, hayatı düzenleyen bir motivasyon olmaktan çıkar ve kalbi yoran bir yük hâline gelir.

Doğadaki varlıklar bu konuda insana sessiz bir ders verir. Karnı doyduktan sonra yuvasını sınırsız bir stok alanına çeviren bir hayvan göremeyiz. Bir yuva kurduktan sonra ikincisinin kaygısıyla yaşayan canlılar da yoktur. Bitkiler de böyledir: Kökleri ve dalları, kendi varlığını sürdürmeye ve çevresine katkı sunmaya yetecek ölçüde uzanır. Onlarda taşkın bir biriktirme arzusu değil, yaratılışlarına uygun bir denge vardır. İnsan ise akıl ve irade sahibi olmasına rağmen çoğu zaman bu dengeyi kaybeder


Rıza, Kanaat ve Kalbin Eğitimi

Rıza, insanın çabasını terk etmesi değil; çabasının sonucunu teslimiyetle karşılayabilmesidir. Kanaat de tembellik anlamına gelmez. Aksine kanaat, çalıştıktan sonra elde edileni küçümsememek, fazlası olmadığında huzuru tamamen kaybetmemektir. Bu bakımdan kanaat, insanın nefsini sınırlayan ve kalbini dağınıklıktan koruyan ahlaki bir ölçüdür. Nefsin istekleri çoğu zaman sınırsızdır; biri gerçekleştiğinde hemen diğeri belirir. Kalp bu bitmeyen taleplerin peşine takıldığında yorulur, bulanır ve huzurdan uzaklaşır.

İşte insanın çelişkisi burada belirginleşir: Dili “Allah kerim” derken eli “ne olur ne olmaz” kaygısıyla kalbini çer çöple doldurur. Bu istif yalnızca maddi eşyadan ibaret değildir; gelecek korkuları, kaybetme endişeleri, başkalarıyla kıyaslar ve bitmeyen beklentiler de kalpte birikir. Her birikim, hakikate biraz daha perde olur. İnsan çoğalttıkça güveneceğini sanır; fakat çoğalttıkları arttıkça korkuları da artar. Çünkü huzur, sahip olunan şeylerin miktarından değil, kalbin onlarla kurduğu ilişkinin doğruluğundan doğar.

Biriktirmenin Körleştirdiği Kalp

Hırsın en tehlikeli sonucu, insanın kendi hâlini göremez hâle gelmesidir. Ömür tükenirken insan çoğu zaman oturur ve geriye dönüp bir hesap yapar: Evi vardır, eşyası vardır, imkânı vardır; fakat huzuru yoktur. Çünkü huzur, dışarıda kurulan güvenlik duvarlarıyla değil, içeride kurulan dengeyle ilgilidir. Kalp sürekli “daha fazlası”na yöneldiğinde, elindekinin bereketini fark edemez. Böylece insan, sahip olduklarının kıymetini yaşayarak değil, onları kaybetme korkusuyla tüketir.

Bu körlük, insanı hakikatten uzaklaştırdığı gibi çevresinden de koparır. Biriktirdikçe paylaşımı erteler, güvence aradıkça tevekkülü zayıflatır, çoğalttıkça sadeleşmenin ferahlığını unutur. Oysa insanın kalbi, sınırsız istifin değil, anlamlı ve ölçülü bir hayatın içinde genişler. Fazlalıkların kalbe yük olduğu yerde, azlık bile insana derin bir huzur verebilir. Çünkü asıl mesele ne kadar şeye sahip olunduğu değil, sahip olunanların insanın iç dünyasında neye dönüştüğüdür.

Kur’an’da bu hâle dikkat çeken ayetlerden biri Yunus Suresi’nde şöyle ifade edilir: “Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olup onunla tatmin olan ve ayetlerimizden gafil bulunanlar...” (Yunus, 10/7). Bu ayet, insanın kalbini yalnızca dünya hayatının geçici imkânlarıyla doyurmaya çalışmasının onu hakikatten uzaklaştırabileceğini hatırlatır.

bulut, dış mekan, doğa, bulutlar içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Sonuç: Huzur, Sahip Olmakta Değil Ölçüde Saklıdır

İnsanın huzura yaklaşması, ihtiyaçla hırs arasındaki farkı yeniden hatırlamasıyla mümkündür. Rıza, kanaat ve tevekkül; insanı dünyadan koparan değil, dünyayla daha sağlıklı ilişki kurmasını sağlayan değerlerdir. İnsan çalışmalı, emek vermeli, geleceğini düşünmelidir; fakat bütün bunları kalbini korkuların deposuna çevirmeden yapmalıdır. Çünkü kalp, istifledikleriyle değil, hafifledikleriyle huzura kavuşur; ancak korkularından arındığında mutmain olur. Ve belki de insanın en büyük uyanışı, huzurun dışarıda çoğaltılan şeylerde değil, içeride sadeleşen ve mutmain olmuş bir kalpte saklı olduğunu fark ettiği andır.

 





PERİŞAN

Ne konarsın be serçe gülün dalına

Bilmezmisin ora bülbülün yeridir

Bakmayın dost böyle perişan halime

Bırakıpta giden nazlı yarin eseridir


Çok sevdi gönül yandı aşkıynan

Sanmayın sarhoş olmuş bu gönül içkiylen

Varsa gönlün bir sarhoşlugu

O da yarden anılarda kalan bir tebessümdür


Aşkı bagrımı yaktıkça

Bedenimden can çıkmadıkça

Hor görmeyin dostlar ne olur

Ben hep böyle derbederim


Sel akar mili kalır

Ateş yanar külü kalır

Benden size ölü bedenim kalır

O giderken canımıda alıp gitti neyleyim


Ölüden farkım yok şimdi

Derdimin dermanı çok uzaklarda şimdi

Bir gün dönerse eger

Yaşarım dost yine eski günleri

12/08/2026

SIFIRLANACAK BAŞARILAR


“Mülkün gerçek sahibi unutulduğunda, başarı da insanı yanıltan bir gölgeye dönüşür.”  

Kasabanın en çalışkan insanlarından biri olan Yunus, yıllar içinde sahip olduğu her şeyi kendi emeğinin eseri sanmaya başlamıştı. Evi, işi, çevresi, sevdikleri ve kazandığı başarılar ona göre yalnızca kendisine aitti. Sabahları dükkânının kepengini açarken içinden, “Bütün bunları ben kurdum, ben büyüttüm, ben ayakta tutuyorum,” diye geçirirdi.

Yunus’un yanında çalışan Kerem, onun bu hâlini sessizce izlerdi. Kerem gençti ama gönlü derindi. Bir gün, dükkânda işler çok iyi giderken Yunus gururla etrafına bakıp, “Gördün mü Kerem? İnsan isterse her şeyi kendi gücüyle başarır,” dedi. Kerem cevap vermedi; yalnızca tezgâhın üzerindeki çatlamış aynaya baktı. Aynada Yunus’un yüzü net görünmüyor, parça parça yansıyordu.

O akşam kasabaya şiddetli bir fırtına indi. Rüzgâr sokaklardaki tabelaları söktü, yağmur evlerin pencerelerine sertçe vurdu. Sabah olduğunda Yunus dükkânına koştu. Rafların bir kısmı devrilmiş, malların çoğu zarar görmüştü. Yunus olduğu yerde kalakaldı. Daha dün her şeyin sahibi olduğunu sanan adam, bugün hiçbir şeye söz geçiremediğini görüyordu.

Tam o sırada kasabanın yaşlılarından Hacı Selim içeri girdi. Elindeki bastonuna yaslanarak raflara, kırılan camlara ve Yunus’un yorgun yüzüne baktı. Sonra sakin bir sesle, “Evlat,” dedi, “insan bazen sahip olduğunu sandığı şeylerin aslında kendisine emanet edildiğini ancak kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca anlar.”





Yunus başını eğdi. İlk kez kendi içinde uzun zamandır susturduğu soruların sesini duydu: “Ben ardımda bırakıp gideceğim şeyleri sahiplenmek için mi yaratıldım? Bu dünyada konup göçeceksem, yanımda götüreceğim asıl kazanç ne olacak?” Bu sorular kalbine ağır ama temiz bir yağmur gibi indi.

O günden sonra Yunus değişmeye başladı. Dükkânını onardı ama kalbindeki sahiplenme duygusunu da onarmaya çalıştı. Kerem’e daha yumuşak davrandı, kazancının bir kısmını ihtiyaç sahipleriyle paylaştı, başarılarını kendi gücünden ibaret görmemeyi öğrendi. Artık her sabah kepengi açarken, “Rabbim, bana emanet ettiğin bu günü hayırla geçirmeyi nasip et,” diye dua ediyordu.

Bir gün Kerem ona, “Usta, eskiden başarıyı çok başka anlatırdın. Şimdi ne değişti?” diye sordu. Yunus, dükkânın kapısından görünen gökyüzüne baktı ve tebessüm etti. “Başarısızlıktan daha acı bir şey varsa,” dedi, “o da sonunda sıfırlanacak bir başarı için bütün ömrünü harcamaktır. Ben artık yalnızca gücümün yettiği kadarını düzeltmek istiyorum. Başarım ise ancak Allah’ın yardımıyladır.”

01/08/2026

BİLİRMİSİN


Bilir misin denizin ortasında Suya hasret yaşamayı                                                                                   
Ya yazın ortasında üşümeyi bilir misin?                                                        
Ya soğuk kış geceleri hasretinle yanmayı                                                                                                 
Bilir misin seni sevmenin ne demek olduğunu                                                                                   
Pervane gibi geceleri evinin önünde döndüğümü                                                                           
Bilir misin sana söylemek için ne sözler hazırladığımı                                                                               
Ve seni görünce lal olup kaldığımı Yoksa bilmez misin?                                                                         
Seni sevmenin bir zulüm Sensiz her saniyenin bir yıl oldugunu                                                           
Yoksa bilmez misin seni sevmenin ne demek olduğunu                                                                             
Ya yeşil gözlerine esir olduğumu Ya siyah saçlarına inat gibi,                                                     
Hasretinden saçlarıma aklar dolduğunu Yoksa bilmez misin seni nasıl sevdigimi?                     
Bilmiyorsan bil gülüm Karşıda konuşamıyorsam                                                                           
Saçlarıma genç yaşta aklar dolduysa Bil ki gülüm seni çok sevdiğimdendir.

18/07/2026

EMANETİN YOLCUSU

"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" (Hud,112)

 Vaktiyle, zaman henüz insanın dilinde günlere ve yıllara bölünmemişken, düzenin Yaratıcısı göğe, yere ve ikisinin arasında bulunan her şeye bir emir verdi: “İnsana hizmet edin.” Bu emir, kâinatın kalbine bırakılmış görünmez bir mühür gibiydi. O günden sonra her varlık, kendisine verilen görevi sessizce yerine getirmeye başladı. Güneş doğacağı vakti şaşırmadı, ay gecenin yolunu kaybetmedi, yıldızlar göğün kubbesinde yerlerini unutmadı. Ağaçlar mevsiminde çiçek açtı, balıklar göç zamanını bildi, arılar bal yapacakları çiçeği yanılmadan buldu. Her şey görünmez bir ahenk içinde yerini aldı ve kâinatta kusursuz bir düzen kuruldu.

Sonra sıra insana geldi. İnsan, yeryüzüne yalnızca nefes alan bir varlık olarak değil; düşünen, arayan ve seçen bir yolcu olarak gönderildi. Ona hizmet edilen bir varlık olma ayrıcalığıyla birlikte irade de verildi. İşte o anda düzenin hikâyesi farklı bir yola girdi. Çünkü insan, taş gibi olduğu yerde kalmayacak, yıldız gibi yalnızca kendisine çizilen yörüngede akmayacaktı. O, kendisine gösterilen doğru yolu anlayacak, kalbinde yankılanan sesi dinleyecek ve hakikati kendi tercihiyle bulacaktı.

Başlangıçta insanın önünde her şey berraktı. Gökyüzüne baktığında yalnızca maviliği değil, kendisine uzanan rahmeti görürdü. Toprağa bastığında yalnızca zemini değil, ona emanet edilen yurdu hissederdi. Rüzgâr yüzüne değdiğinde bunun sıradan bir esinti olmadığını, kendisine hatırlatılan bir nefes olduğunu anlardı. Kâinat, insanın etrafında sessiz bir kitap gibi açılmıştı; her yaprakta bir işaret, her sesin içinde bir öğüt, her nimetin ardında bir sorumluluk vardı.

Fakat insanın kalbine yerleştirilen irade, aynı zamanda bir imtihan kapısıydı. Çünkü seçebilmek, doğruya yönelme imkânı kadar yanlışa sapma ihtimalini de taşıyordu. İnsan, içinde iki ses duymaya başladı. Biri ona sabrı, şükrü ve doğruluğu fısıldıyor; diğeri aceleyi, unutmayı ve sınırı aşmayı süslü gösteriyordu. İnsan bazen göğe bakıp kendi küçüklüğünü hatırlıyor, bazen de kendisine verilen nimetlere bakıp her şeyin sahibi olduğunu sanıyordu.

Ne var ki insan, hizmetine verilen nimetleri hakikate giden yolda birer vasıta olarak kullanmak yerine, onları geçici dünya hayatının amacı sanmaya başladı. Toprak ona rızık verdi; insan toprağın sahibini unutmaya yaklaştı. Güneş gününü aydınlattı; insan aydınlığın ardındaki hikmeti düşünmeden yol aldı. Su susuzluğunu giderdi; insan suyun berraklığında kendi içindeki bulanıklığı görmez oldu. Oysa ilahi emir çok açıktı; Hûd Suresi’nin 112. ayetinde bildirildiği gibi: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Bu söz, insanın yolunu aydınlatan bir kandil gibiydi.

İnsanın ilk yanılgısı, kendisine verilen sınırı bir eksiklik sanmasıyla başladı. Hâlbuki sınır, onu küçültmek için değil; korumak için konulmuştu. Nasıl ki nehir yatağından çıktığında bereket olmaktan çıkıp taşkına dönüşürse, insan da ölçüyü unuttuğunda huzurunu kaybetmeye başlardı. Ağaca yaklaşan insan, aslında yalnızca bir meyveye değil, kendi nefsinin fısıltısına da yaklaşmıştı. Kalbinde onu durmaya çağıran ince bir sızı vardı; fakat arzu, bazen uyarının sesini bastıracak kadar güçlü görünürdü.

Ve insan, bir anlık gafletle kendisine emanet edilen ölçüyü unuttu. O an kâinatın düzeni bozulmadı; güneş yine doğdu, ay yine geceye eşlik etti, arılar yine çiçekleri buldu. Fakat insanın iç dünyasında bir şey yerinden oynadı. Dünya artık yalnızca bir yurt değil, aynı zamanda bir imtihan meydanıydı. Her nimet ona aynı soruyu soruyordu: “Bunu ne için kullanacaksın?” Her yol ayrımı kalbine başka bir ses bırakıyordu: “Nereye yöneliyorsun?”

Zaman aktı. İnsan çoğaldı, şehirler kurdu, denizlere gemiler saldı, toprağın derinliklerinden madenler çıkardı. Kendisine hizmet eden kâinatın sırlarını çözmeye çalıştı. Yıldızları saydı, rüzgârın yönünü ölçtü, suyun gücünden faydalandı. Fakat bilgisi arttıkça kalbi de büyümezse, bildikleri onu hakikate değil gurura götürebilirdi. Çünkü insan, her keşfin ardında bir emanet olduğunu unuttuğunda, hizmetine verilen şeyi kendi hükmü altında sanmaya başlardı.

Buna rağmen rahmet kapısı kapanmadı. İnsan her unuttuğunda ona hatırlatıcılar gönderildi: baharda toprağın yeniden dirilişi, gecenin sessizliğinde kalbe düşen pişmanlık, bir çocuğun masum bakışı... Her şey ona aynı hakikati fısıldıyordu: “Sana verilenler yalnızca senin için değildir; onlar seni aşan bir anlamın işaretleridir.” İnsan bunu fark ettiğinde nimetleri sahiplenmek için değil, şükretmek ve doğru yolda kullanmak için görmeye başladı.

Bir gün insan durdu. Uzun zamandır koştuğunu, fakat nereye vardığını sormadığını fark etti. Etrafına baktı: Güneş hâlâ doğuyor, ağaçlar hâlâ meyve veriyor, kuşlar gökte yollarını şaşırmadan uçuyordu. Kâinat ilk emri unutmamıştı. Unutan yalnızca insandı. O an kalbinde Hûd Suresi’nde bildirilen o ilahi çağrı yeniden yankılandı: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” İnsan anladı ki dosdoğru olmak, yalnızca yanlış yapmamak değil; hayatı emanet bilerek yaşamak demekti.

O günden sonra insan, kâinata başka bir gözle bakmaya başladı. Toprağı yalnızca üzerine bastığı yer değil, kendisine emanet edilen bir nimet olarak gördü. Suyu rahmetin berrak bir işareti, güneşi ise her sabah verilen yeni bir fırsat saydı. Artık her şey ona hizmet ediyordu; fakat o da bu hizmetin karşısında sorumluluğunu hatırlıyordu. Çünkü insan, hizmet edilen olmanın gururuyla değil, emanet taşıyan olmanın bilinciyle yücelirdi.

Ve hikâye hâlâ devam ediyor. Güneş her doğduğunda insana yeni bir sayfa açılıyor. Rüzgâr her estiğinde unuttuğu hakikatler ona yeniden fısıldanıyor. İnsan her gün aynı soruyla karşı karşıya kalıyor: Kendisine verilen nimetleri geçici dünyanın aldatıcı ışığında mı tüketecek, yoksa onları hakikate uzanan yolda birer işaret olarak mı görecek? Cevap, insanın kalbinde saklı. Çünkü kâinat emrini unutmadan görevini sürdürürken, insanın asıl hikâyesi hâlâ kendi iradesiyle yazılıyor.

01/07/2026

YEŞİL GÖZLÜM

Yine geldi geçti gözümün önünden

Eriyip giden lise yılları

Şimdi anımsar gibiyim o eski anıları

İçim yanar düşünürümde kimi zaman

Lise mi unutulmayan yoksa anılarımı


Güzeldi elbet lise yılları

Ömre sıgmayacak mutlulugu

Zaman oldu orada tattım ben acıları

Lakin beni yakıp bitiren o gözler

Üzülmeme sevinmeme tek neden o sözler

Mutlaka unutulur lise ama lisede unutamadıgım tek sen


Ben unutmam desemde

En sonunda unutuluyor lise yılları

Ne zaman anılara dalsam; unutamadıgım tek sen


Seni unutamadım; ben

Eskilerden hatırladıgım tek sen

Ne zaman resimleri elime alsam.

İçinde aradıgım tek sen


Unutamadıgım tek sen

Ne kadar eskisende yarından yenisin gönlüme sen

Umut kaynagısın kalbimin sen

Türküsün gönlüme sen

An olur şarkısın dilime sen

Mutlulugusun hayat kaynagısın gönlümün sen

Acısın kimi zaman gönlüme sen

Dünsün bugünsün ömrüme sen

Izdırapsın sevinçsin kalbime sen

Mecnunu çöllere düşüren Leylasın sen

28/06/2026

BAKARKÖRLÜK

"İnsan,hızıyla övündüğü bu çağda ancak durduğu anı hatırlar;çünkü hakikat aceleyle gelmez."

 Sabah alarmı çaldığı andan itibaren başladı o tanıdık yarış. Ayşe, metrodaki kalabalığın arasından sıyrılıp plazanın döner kapısından geçerken gözü sürekli saatindeydi. Bir elinde kahvesi, diğer elinde hiç susmayan telefonuyla asansörün gelmesini bekliyordu. İçinde anlam veremediği, ama hiç de yabancı olmadığı bir telaş vardı. Sanki bir an yavaşlasa arkasından gelen biri elindeki her şeyi, kariyerini, geleceğini, ekmeğini alıp kaçacaktı. Sürekli bir şeyleri kaçırma korkusu, bitmeyen toplantılar ve "en iyisi olma" yarışı...



Asansörün çelik kapıları kapandığı an, dışarıdaki uğultu bıçak gibi kesildi. Kat göstergesindeki rakamlar yukarıya doğru hızla tırmanırken, Ayşe o parlak, soğuk aynada kendi yorgun yüzüyle baş başa kaldı. Gözlerindeki o sönük ışığa, omuzlarındaki görünmez yüke baktı. Tam o sırada asansörün içindeki o hafif yerçekimsiz his, sanki zamanı ve mekânı da askıya aldı.

İçinden bir ses, her gün bastırdığı, maillerle ve sunumlarla susturduğu o kadim ses, aynadaki yansımasının arkasından fısıldadı:

"Biz bu dünyaya gerçekten sadece daha yüksek bir unvan almak, bir kartvizite sığışmak ya da sonu gelmeyen bir geleceği garanti altına almak için mi geldik?"

Derin bir nefes aldı. Akciğerlerine dolan o havada bile bir durup düşünme çağrısı vardı. Bize sunulan bu hayat, her sabah telaşla içinden geçtiğimiz bu dünya, her şeye rağmen aldığımız her nefes; aslında o en baştaki cennette kaybettiğimiz o saf masumiyeti hatırlamamız için birer çağrı değil miydi? Kendimizi, kim olduğumuzu ve nereye ait olduğumuzu keşfetmemiz için önümüze serilen birer ipucuydu hepsi. Bir plazada, aynalı bir kabinin içinde yukarı tırmanırken, ruhunun ne kadar aşağılarda, o derin boşlukta kaldığını ilk kez bu kadar net hissetti.

Fakat biz modern insanlardık işte...

Ama modern insan olarak bizler, bu vesileleri asıl kaynağa, yani Hakka ulaşmak için birer araç yapmak yerine, o araçların bizzat kendisine tapınır hale gelmiştik. Rızkımızı da güvenliğimizi de çoktan üstlenmiş olan Rabbimize güvenip ruhumuzu sakinleştireceğimize; gelecek kaygısı ve doymayan bir başarı açlığı yüzünden modern hayatın içinde oradan oraya savruluyorduk. Gerçekliğin bir parçasıyken, plazaların, projelerin esiri olmuştuk.

Tam o esnada, telefonun ekranına bir ayet bildirimi düştü. Sanki Yaradan, tam da bu kaosun ortasında ona şefkatli bir mola verdiriyordu:

"Gerçekliğinde hiçbir şüphe bulunmayan, her şeyin mutlak sahibi olan Allah yüceler yücesidir. Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumada aceleci davranma ve hep şöyle dua et: 'Rabbim, benim ilmimi artır!'"(Tâhâ, 114)

Ayşe ofisindeki masasına oturduğunda derin bir nefes aldı. Büyüklerin her zaman söylediği o söz geldi aklına: "Acele işe şeytan karışır." Modern dünyada hız bir meziyet gibi pazarlansa da aslında bizi "bakarkör" yapıyordu. Ekranda hızla akan e-postalara, sosyal medya akışlarına bakarken, hayatın ardındaki o dingin hakikati, sessiz güzellikleri kaçırıyorduk. Bakıp da göremeyince kalbimizle idrak edemiyor, idrak edemeyince de o doğruları hayatımıza yansıtamıyorduk. Belki de bugün modern insanın hayatı, doğruları ve değerleri bu kadar çok tartışıp hiçbirinde huzur bulamayışının sebebi, tam olarak bu ruhsal aceleciliğiydi.



Pencereden dışarıya, plazaların arasındaki küçük yeşil parka baktı. Baharda açan o ağaçları aylardır fark etmediğini anladı. Oysa onun geleceğe dair kaygılandığı, gece uykularını kaçıran her şeyin kefili, her şeyi koruyup gözeten El-Kefîl'di.

"Neden buradayım?" diye sordu kendine. Kendi nefsinin o bitmek bilmeyen küçük dertlerini, kariyer basamaklarını bir kenara bırakıp; O'nun sevgiyle yarattığı bir yaprağın, pencerenin camına konan bir kuşun, toprağın ve rüzgârın derin hikmetini görmeliydi insan. İşte o zaman anlam kazanıyordu her şey. O zaman daha yüksek makam kapılarını aşındırmak yerine, içten bir tövbe kapısının eşiğine bırakıyordu kendini.



Ayşe telefonunu sessize aldı. Hayatın koşturmacası içinde savrulmak yerine duruldu, sakinleşti ve yeni bir günü anlamlandırabilmek için kalbinden şu duayı geçirdi:

"Rabbim, benim ilmimi, ufkumu ve anlayışımı artır..."

Ayşegül Karkın

 

05/06/2026

Bir Annenin Mezarlığı

“Toprak bedenleri alır; bir annenin duası evladını Rabbine emanet eder.”

Her sabah evin içi, baharın ilk günü gibi şenlenirdi. Çocuklarımın gülüşü odalara yayılır, ince ayak sesleri koridorda birbirine karışırdı. Süt kokusuna sabun, oyuncağa güneş sinerdi. Bu ev, insanın içine usul usul umut dolduran bir yuvaydı.

O sabah da ötekilerden farksız görünüyordu. İnsan, günün ağırlığını daha kapıdan çıkmadan sezemiyor.

Bir arkadaşımın annesi ölmüştü; cenazesine gidecektim. Mezarlıkları oldum olası sevmezdim. Uzaktan bakınca bile içime serin, ağır bir duygu çökerdi. Yolum yanından geçse başımı öne eğer, dudaklarımın arasından sessizce bir Fatiha geçirir, yine de kapısından içeri adım atmak istemezdim.

Şimdi o kapının karşısındaydım. Yıllarca uzaktan bakıp ürktüğüm yer, ilk kez başka bir yüzünü gösteriyordu bana. Sandığım kadar sessiz değildi burası. Mezar taşlarının arasında alçak sesle konuşanlar, toprağa su dökenler, dua ederken avuçlarını yüzüne kapatanlar vardı. Rüzgâr servi dallarını usulca eğiyor, taşların dibinden uzayan otları birbirine sürtüyordu.

Bir köşede güller açmış, mor zambaklar güneşe dönük bekliyordu. Ölümün eşiği sandığım bu yer, geride kalanların sesiyle ve hatırasıyla ayakta duruyor gibiydi. O an, korkumun yalnızca mezarlığa değil; insanın sona verdiği isme de ait olduğunu düşündüm. Ellerim rüzgârla birlikte hafifçe titrerken, gözlerimde biriken yaşın sebebini sessizce anlamaya çalıştım.

Ağır ağır yanaşan cenaze aracına bakarken göğsüm daraldı, nefesim boğazımda düğümlendi. Araç yaklaştıkça içimdeki o eski ürperti yeniden kabardı; çünkü bu kez toprağa verilecek olanlar, bir zamanlar evimi umutla dolduran kendi yavrularımdı. Işıl ışıl bakışları, odalara yayılan tıkırtıları, heyecanla peş peşe sıraladıkları istekleri, merak dolu soruları bir bir içimde yankılandı. O an anladım ki toprak, yalnızca bedenleri değil; bir annenin yüreğinde ömür boyu yaşayan sesleri, kokuları ve hatıraları da sessizce bağrına basıyordu.

Bunca canlılık toprağın altında yok olup gidemezdi; sanki oradan filizlenen, bizi bekleyen sonsuz hayatın sessiz bir müjdesiydi.

Gökyüzüne bakmanın, ölümü düşünmenin ve heybeyi tükenmeyecek olanla doldurmanın taşıdığı anlam, omuzlarıma yavaş yavaş inen sessiz bir ağırlık gibi içime çöküyordu. O ağırlığın içinde, acının ötesine uzanan derin ve sessiz bir hakikat saklıydı.

O ağırlığın içinde anladım ki hasret, yalnızca gözyaşıyla değil; insanın içinden geçen en küçük hatırayla da büyüyordu. O sıcacık gülüşleri rüzgârla yanağımı okşayacak, mis kokuları çiçek kokularıyla sineme karışacak; yumuşacık tenlerini mezarlardaki toprağı okşayarak hasret giderecektim. Rabbim, cennetinde vuslata erdirene dek emanetin asıl sahibine şükredecektim.

 

Benim yuvam artık mezarlıktı. Bundan böyle yolum nereye düşerse düşsün, içimde hep o sessiz kapının eşiğini taşıyacaktım. Uğrayamadığım her ziyareti dualarımla tamamlayacak, her hasreti Rabbimin rahmetine bırakarak yaşayacaktım. Çünkü bazı anneler evlatlarını toprağa değil, sabrın ve duanın en derin yerine emanet eder.

01/06/2026

SÖYLEMEM


Düşmüşüm bu derde bir kere

Bulunur mu sanırsın bi çare

Lokman hekime gittim; kaç kere

Bana bu derdinle gez dedi.


Benim derdim dermansız çile

Vurulmuşum beyaz güle

Açtı garip bir yara gönlüme

Susarım söylemem derdimi


Kalbim yaradır.

Sevda ile yanan çıradır.

bana eski günlerimi aratır.

Yinede söyleyemem derdimi,


Susarım söylemem derim.

Bu dert içimi yakar,

İçimi birine dökmek isterim.

Ama korkarım söyleyemem derdimi,


Bir dost çıkar; ben anlarım der

Anlatırım mel mel yüzüme bakar

Ne benim bu derdimi anlayan çıkar

Nede deli gönül bu derten bıkar.


Belki bir gün biri çıkar,

Bende unuturum bu derdimi

Ama sanmam ne ondan güzeli var.

Ne deli gönlüm bu sevdadan bıkar.


Artık unutmak ister

Bir kenara atmak ister,

Hayatından silmek ister,

Yinede unutamaz gönlüm seni


Unuttum dedigim an içim yanar

Dudaklarım unuttum der ama

Kalbim için için kanar,

Gönlüm unutamaz ki seni,


Bir gün biri gelecek

Sevdanı içimden söküp alacak.

Ama sevdanla birlikte bir şey daha gidecek,

Geride cansız bedenim kalacak.


Taki o gün gelene dek,

Ne gönül senden geçecek.

Nede ömür senle geçecek.

Yinede bir umutla sevecek gönlüm seni…