reklam

reklam

30/04/2026

Taşın Hikâyesi, İnsanın Yolculuğu


"Biz insanı bir nutfeden yarattık; onu imtihan ediyoruz…" (İnsan Suresi, 4)

İnsan, duygularına ve düşüncelerine karşılık bulamadığında çoğu kez sitem eder: “Taş mısın yahu?” Ve unutur ki taşlar bile uzun bir yolculuktan geçerek şekil alır.

 

image1773122964431.pngOysa taşlar, bizim yaratılış hikâyemizi adeta özetler. Kimi lavın ateşli dönüşümünden doğar, kimi uzun zaman boyunca biriken tozların birleşmesiyle oluşur. Ama hepsi sonunda kendine has bir taşa dönüşür.

İnsan mizacı da bundan çok farklı değildir. Kimi lav gibi ani ve sert tepkiler verir, bir volkanın ateşi gibi püskürür. Kimi esintiyle savrulan tozlar gibi yön değiştirir, rüzgârın sürüklediği yaprak misali. Kimi ise baskı altında şekillenir.

 

Gördüğü baskılara direnen kömür elmas olur. Yaptığı yolculuğun hikmetini kavrayan taş kuvars olur. Ne baskıyı ne de yolculuğu göze alamayan bir taş bile durduğu yere bir güvence olur. Mutlaka değişim ve dönüşüm yaşarlar. İnsan ise değişime açık olduğunu beyan eden ama buna mesafeli duran tek varlıktır. İradesine bırakıldığı için. Onu yoktan var eden ve nimetleri içine koyan Rabbine teslim olmaya korkar.

 

Hiç sınav görmemiş insan sert ve köşeli olabilir. Hayatın akıntısına kapılan, zorluklardan geçen insan ise zamanla değişir. Eğer neden yola düştüğünü idrak ederse, her süreç ona yeni bir yumuşaklık ve yeni bir kazanım sağlar. Bazen çatlaklarını onarır. Bazen kusurlarını törpüler. Bazen de eksiklerini tamamlar. Ama sürecin sonunda mutlaka bir değer kazanır ve kıymetlenir. Taşların aksine nasıl ve ne kadar değer kazanacağımız ve bunu hangi zorluklardan geçerek yapacağımız bizim irademizdedir. Zorluk seviyesi yükseldikçe aşılan engellerle birlikte insanın değer kat sayısıda o oranda artar.

 

İnsan, taş olmak için değil, taşın hikâyesini öğrenmek ve kendi yolculuğunu tamamlamak için vardır.

 

AYŞEGÜL KARKIN

27/04/2026

YORULDU


Ne ayaklarım yoruldu peşinde koşmaktan
Ne ellerim yoruldu seni arafta tutmaktan
Bir boş hayale bakmaktan
Yoruldu güzel gözlerim yoruldu

Bir tebessüm edip kışımı yaza çevirmenden
Kaşlarını çatıp umut dağlarımı devirmenden
Beni sırattan bir atıp bir geri çevirmenden
Yoruldu güzel gönlüm yoruldu.

Bu gönle düştüğünde on altıydı yaşım
Şimdi kütük de otuz bedende altmış olmuşum
Dostlar desede boşadır bekleyişin
Yoruldu güzel beklerim demekten dilim yoruldu.

Zaman azalsa geçsede yıllar
Bir murada çıkmadı yürüdüğüm yollar
Mecnun gibi geze geze bitsede çöller
Yoruldu güzel üstüne bastığım kumlar yoruldu.

Mecnun Kays (07.12.2025)

20/04/2026

GÜLÜMSENMEYECEK NE VAR?

 GÜLÜMSENMEYECEK NE VAR?

 

Bu sabah yorgun ve bitkin uyandım. Evin, çocukların derdi yetmiyormuş gibi şimdi de işe gidecektim. Bir hışımla üzerini giydirmeye çalıştığım oğlum:

— Anne, başkalarının annelerini gülerken görüyorum. Sen de gülebiliyor musun? diye sordu.

Bir an duraksadım. Sonra:

— İnsanda , gülecek hâl mi bırakıyorsunuz? dedim.

Çocukları servise bıraktıktan sonra aceleyle acil servisin önünde bir sigara yaktım. Derin bir nefes çektim. Huzursuzlukla dolan hücrelerimin her birini, her nefeste sigara dumanıyla dolduruyordum. Hayatın telaşı, zorlanan nefesimle birlikte biraz olsun durağanlaşıyordu.

Bu kısa, huzurlu molanın ardından çalıştığım ameliyathane odasına geçtim. İlaçları ve ekipmanı hızla hazırladım. İlk hastayı beklerken, tatil mekânlarında gününü gün eden arkadaşlarımın paylaşımlarına göz atıyordum. Benden eksiği de fazlası da olmayanlar, hayatlarını dolu dolu yaşıyorlardı.

İlk hastam, sedyenin üzerinde, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle içeri alındı. Gıcık oluyordum böyle tiplere. Sanki onu değil de beni keseceklerdi birazdan. Şu hayatın içinde bu kadar memnun olacak ne vardı? Yoksa bir tek ben mi göremiyordum?

Benimle gereksiz sohbete girmesin diye hızla işime koyuldum. Yüzüne bile bakmadan hazırlıklarımı tamamladım. Uyutmaya başlayacağım sırada:

— Tebessüm etmen senin için sadakadır, dedi.

Neydi bu şimdi? Herkes bugün benim gülmeme mi takmıştı? Gülmüyorsam suç benim miydi? Ne için, kime tebessüm edecektim?

Arkada radyoda bir şarkı çalıyordu:
“Bir küçük tebessüm yeter bana
Çok sevme, beni güzel sev.”

O günü ve gecesini bunları düşünerek geçirdim. Hep “Gülümseyecek ne var?” diye düşünürdüm. O gece ilk defa, “Gülümsemeyecek ne var?” diye sordum kendime.

Çocuğumun sözleri…
Hastanın fısıldadığı…
Kulağıma çalınan şarkının dizeleri…



Aynanın karşısında zorla gülümsemeye çalıştım; hiç yakışmıyordu sanki.

Yapabilir miydim? Sabaha gerçekten bir gülümsemeyle uyanabilir miydim?

Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım ve uzun süredir ilk defa bu kadar dinç hissediyordum kendimi. Koca bir tebessümle, oğlumun başında onun uyanmasını beklemeye koyuldum.

AYŞEGÜL KARKIN

SELAMSIZ


Ne baharı var ne yazı
İçimde birikti anlatılmaz bir sızı
Ayaklarım gitsede sızlıyor dizim
Önceleri koştuğum yolları şimdilerde yürüyemez oldum.
Evvel niyet vardı; dilim edemezdi kelâm
Şimdi kelâm edecek yüzü göremez oldu.
Bir Halep desin bir Şam'da
Hızır bile gidemez yorulur bu kadar yolu bir anda
Ne olur bir lahza karşımda durda
Gül cemalinle gülsün şu garip yüzüm

Sanma bu kadar sözü yazmak bir meziyet
Seni görmediğim her lahza bana eziyet
Birgün bizim oralara yolun düşer ise şayet
Bir acı kahve iki kelâm emanetin var bilesin.

Mecnun Kays (14.11.2025)

11/04/2026

HANGİ HAL BİZE DÜŞER?

“Yağmur, gökten düşen bir su değil; kulun hâline inen bir cevaptır.


Şiddetli bir öfkeyle kapıyı çarptı ve çıktı. Oysa bu kadar sinirlendirecek bir şey söylememiştim. Ardından fırtınalı bir yağmur başladı. Öfkesi gibi, üstüne yağan yağmur da şiddetliydi. Zaten o yağmurları hiç sevmez; köşe bucak kaçar. Ben ise her damlasında ruhumun okşandığını hisseder, kollarımı açarım.

 

İkimize de zaman gerekliydi. Fırtınanın dinmesi için onun yürümeye, benim de rehbere ihtiyacım vardı.

Sakinleşmek için her zaman yaptığım gibi Kur ‘anımı açtım;
“Allah, rüzgârları gönderendir; derken bir bulut savrulur. Onu gökyüzünde dilediği gibi yayar, parça parça eder. Sonra yağmurun onun arasından çıktığını görürsün. Onu kullarından dilediğine indirince, bir de bakarsın ki yüzleri gülüverir.” (Rum, 48) 

Yaşadıklarıma ayna tutan bu ayet cama vuran sert damlaların sesi ile beni yolculuğa çıkardı.

Yağmur, kimileri için de biriktirdiklerinin taşması; yüzünü rahmete dönenler için can suyudur, ilim yolunda olanlar için ise bir tecellidir. Kalbini karartanlar içinse yüreğindeki dinmeyen sızı olur.

Her damlası parmak izi kadar farklı olan yağmur, insanda çeşitli duygular uyandırır. Başını göğe çevirip yağmur damlalarını teninde hisseden herkesin ruhunda başka bir his uyanır.

Bir yer çok ısındığında, aniden bulutlar oluşur ve kısa süreli, şiddetli sağanak yağmurları görülür. İnsan da bir ateşe düştüğünde, Yaratan ona bir yağmur gönderir: kısa ve şiddetli bir bela. Buradaki amaç, ateşe düşen kulunu uyandırmaktır.

Eğer insan, önüne çıkan ateşlere Hz. İbrahim gibi teslim olmazsa, Rabbi ona serinletici, huzur veren bahar yağmurları gönderir. Bu yağmurlar, insanın hayatında süreklilik ve bereket sağlar.

Hakk’ın sınavına teslimiyette süreklilik sağlayabilen ve şeytanın tuzaklarından uzak kalabilenler için ufku boydan boya kuşatan kararlı ve sarsılmaz yağmurlarını nasip eder. Bu yağmurlar, insanın hayatında kalıcı ve kapsamlı bir değişim yaratır.

Adil olan Allah’tan istediğin yağmur hangisiyse, insan ona göre davranmalıdır.

Çoğu kez şeytan insanı ümitsizlikle aldatır. Oysa ufku kuşatan yağmur gibi bir nasibi olanın karşısında hangi taş suyun sürekliliğine direnebilir? Hangi kir, pislik bu suyun önünde durabilir? Hangi günah, tövbe sonucu yağan rahmet yağmurundan kurtulabilir?

Birazdan dinecekti bu yağmur ve o da dolanıp gelecekti. Hep böyle olurdu.
Onun yağmurları fırtınalı ve kısa sürerdi; benimkiler ise hafif ama uzun.


Eve geldiğinde alnımdan öpecek ve 
“Senin yağmurlarında ancak çiçek açabiliriz, ben açan çiçeklerimizin yapraklarının dökerken sen sakince can suyu olup yeniden yeşertiyorsun.” diyecekti.
Bu, onun özür dileme şekliydi.

Ben de onun saçlarını kurulayıp sıcak bir çay ikram edecektim.
Ruhunu, bahar yağmurlarına hazır olsun diye usulca çapalayacaktım.

 

AYŞEGÜL KARKIN

03/04/2026

Göğe Çevrilen Baş


 




Göğe Çevrilen

Göğe kaldırılan her baş, aslında kaybettiği yönü arar.

Kâinat üzerinde hangi varlık yola revan olsa başını gökyüzüne çevirir. Hayatın içinde canlılığını idrak eden mahlûkat ve insan, yönünü ararken gözünü semaya diker; yıldızlardan, ışıktan ve sonsuzluktan iz sürer.

Vakti gelen göçmen kuşlar, çıktığı yuvaya dönecek böcekler yönünü bulmak için göğe bakar. Ayçiçekleri, ağaçların yaprakları, yoncalar ve daha niceleri bereketlenmek için yüzünü yukarı çevirir. Çünkü yukarıda yalnızca gök değil, aynı zamanda bir yön vardır.

İnsan da böyledir. Çölde yolunu kaybetse,bir dertle bunalsa ya da zihninde yeni bir fikir filizlense farkında olmadan başını göğe kaldırır. Sanki kalbi, yolunu unuttuğu anlarda gözlerine sessizce istikamet öğretir.

Nitekim mahlûkatın ve insanın bu yönelişinin beyhude olmadığını Rabbimiz ayetinde apaçık bildirir.

“Biz senin yüzünü göğe doğru çevirmekte olduğunu elbette görüyoruz. Artık seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun yüzlerinizi o tarafa çevirin.

— Kur'an-ı Kerim, Bakara 2:14

Bu ayetin kendisi ve nüzul sebebi birlikte düşünüldüğünde derin bir hakikat belirir. Habibullah’ın yüzünü döndüğü yerden duyduğu sıkıntıyı bilen Rabbi, göğe yönelen o mübarek bakışı karşılıksız bırakmamıştır. Çünkü göğe kalkan her bakış, aslında sahibinin kalbinden yükselen bir arayıştır.

Bu çağrıya kulak vermeli insan. Zira bu, aklının huzur bulamadığı yollardan dönüp hakikatin kapısını yeniden bulabileceğinin açık bir işaretidir.

Bazen her şey yolunda gibidir; fakat insanın içini sessizce kemiren bir şey vardır. İşte o şey, bilip de unuttuğun hakikatin kendisidir.

Peki bugün bu ayet bana ne söyler?

Yönü karanlığa dönmüş, yürüdüğü yolda huzur bulamayan, ararken yorulan, filizlenmiş ama boy verememiş beşer....Başını neden göğe çevirdiğini bilirim. Seni daraltan sahte kıbleleri bırak. Çünkü insan, yüzünü hakikate döndürdüğü gün gerçekten yolunu bulur.

Hâdî ve Alim olan Allah’a hamd olsun.

 

                                               Ayşegül Karkın