reklam

reklam

15/12/2025

EN'DEN TEVAZUYA

İnsan, yaşamın akışında denge arar. Ne hikmetse, aradıkları çoğu zaman terazinin tek kefesindedir: Hiç olumsuzluk olmasın, yanlışlara uğramayalım, hüzün ve keder hayatımıza değmesin isteriz. Ne kadar dengeyi ararsa arasın, yine de hayatını “en”lerle doldurmak ister: En güzel olmayı, en başarılı görünmeyi, en zengin anılmayı… Bu “en”lerle besler benliğini; fakat benlik bu beslenişin dozunu bilmediğinde, ölçü kaçar ve insanı teslimiyet çizgisinin ötesine taşır. Hadsizliğin başladığı yerde, denge çoktan kaybolmuştur. Hâlbuki insanın kalbi de benliği de ancak denge ile terbiye olur; insan ancak o zaman gerçek tevekkülün ferahını hisseder.

Oysa dengeyi talep eden insan, ya anlamına yeterince bakmamış ya da eksik anlamıştır. Denge, iki ucun birbirine ters ama birbirini tamamlayan yönlerde var olmasıyla mümkündür. Sözlükte zıt kavramların birbirine ayna gibi durması boşuna değildir. Yaşamı çoğu zaman “eşitlik” diye tanımlarız ama derinleşince anlarız ki eşitlik bile zıtlıklarla beraber yürür. Ölüm olmadan doğumun anlamı olur muydu? Hüzün olmasa mutluluk aranır mıydı? Zorluklar olmasaydı yolun kıymeti bilinir miydi? Ayrılık olmasa vuslat, hangi âşığın hayali olurdu?

Bu hakikati tasavvuf büyükleri de dile getirmiştir. Gazâlî ahlakı, “ifrat ile tefritin iki ucu arasında bir makam” olarak tanımlar ve erdemin bu iki ucun tam ortasında doğduğunu söyler. Kâinatta her şeyin ölçüsünü ve zıtlıklar arasındaki ince uyumu veren Allah’tır. Bu mizanın başına geçtiğimizde gözümüzü o hassas teraziden ayırmamamız gerekir. Bir kuyumcunun altını tartarken gösterdiği titizliği taşımalıyız iç dünyamızın terazisinde. “Akletmez misiniz…” diye başlayan her ayet, işte bu ince dengeye sesleniyor olmalı. Bir durup düşünmeli: Terazinin hangi kefesi ağır basıyor? Nerede ölçüyü kaçırıyoruz?

İnsanın vazifesi, varoluşun bu ince terazisini görmek, onu korumak ve yaşamın her kıvrımına yerleştirmektir. Zıtlığın hakikatini kabul ettiğinde, içindeki ağırlıklar birer birer çözülür; yenildiğini sandığı her savaşın aslında ruhunu terbiye eden bir ders olduğunu idrak eder. En önemlisi, karşısına çıkan her olayın ve her insanın, onu kendi hakikat dengesine çağıran bir ilahi işaret olduğunu görür. “Bir tohumdan ağaç, bir tırtıldan kelebek yaratan Allah, dönüşümün kolay değil; ama mümkün ve hikmetle dolu olduğunu göstermiyor mu?” O vakit insanın asıl yolculuğu—dönüşümün sessiz, derin ve kalıcı olanı—başlar.

Çünkü denge, yaratılmışların her birine serpiştirilmiş bir hakikattir. Yalnız karanlığı değil; gün ışığını da isteriz. Ne sıcağa bütünüyle teslim oluruz ne de soğuğa. Her birinin, kendi zamanında ve kendi ölçüsünde hayatımıza değmesini ararız. Kışı yaşamayan baharın kıymetini bilemez; gecenin karanlığını tatmayan sabahın ferahlığını hakkıyla anlayamaz. Zıtlıklar yaşamın dilidir: Biri olmadan diğeri okunmaz, biri eksik olduğunda diğeri değerini yitirir.

Bir tohumun toprağın karanlığında sıkışıp ağaca dönüşmesi, bir tırtılın kabuğunda daralıp kelebeğe evrilmesi, dönüşümün kolay olmadığını ama her sıkışmanın bir genişliğe, her darlığın bir ferahlığa gebe olduğunu anlatır insana. Rabbin yarattığı her süreç önce sıkıştırır, sonra genişletir; önce daraltır, sonra ferahlatır. İnsanın iç yolculuğu da böyledir: Acıdan geçmeden hikmet, karanlıktan geçmeden aydınlık, teslim olmadan denge doğmaz.

Ve sonunda hakikatin asıl kaynağı bize şöyle seslenir:

“Göğü O yükseltti ve dengeyi O koydu ki dengeden sapmayasınız.” (Rahman 7–8)

AYŞEGÜL KARKIN

(15.12.2025)

27/11/2025

BİR AYETİN PARMAK UCUNDAKİ TECELLİSİ

İnsanoğlu, var edildiği günden bu yana imtiyazlı olduğunu bilmeye, kıymetinin fark edilmesine muhtaçtır. En güzel aşk şiirinin kendisine yazılmasını, en derin ağıdın kendi hüzününe yakılmasını, Halfeti’de siyah açan nadide bir gülün dahi onun yasına hürmeten boy vermesini ister. Kendi bahçesinde açacak baharı sabırla bekler; o baharın yalnız kendi gönül göğünde taze bir nefes olmasını arzu eder.

Ne var ki, bu duyguları gönlüne ilham edenin aynı zamanda ona bir armağan da bahşettiğini çoğu zaman düşünmez; umudunu hep yaratılmışlardan bekler.

Oysa eller…

Dokunduğu her şeye küçük bir sır, ince bir işaret ve kendimizden bir parça bırakır. Kur’an’da Kıyamet Suresi’nin 3. ve 4. ayetlerinde şöyle buyrulur:

“İnsan, kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanır? Evet, Bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski halinde düzenlemeye gücümüz yeter.”

Bu ayetler üzerine tefekkür kapısı aralandığında, parmak izinin Yaradan’ın kuluna sunduğu en nadide hediye olduğu anlaşılır. Sanki şöyle der:

“Seni rastgele yaratmadım; hikmetle, ince bir sanatla şekillendirdim.”

Kulun yegâneliğini ve kendi vahdaniyetini aynı nefeste beyan eder gibi…

Kanaatimce bu, “Kulum, parmak izini yalnız sana mahsus kıldım. Kimselere benzemezsin; teksin, kıymetlisin. Seni biricik yaratanın benzeri olabilir mi? Düşün, tefekkür et, şahit ol, iman et.” hitabının bedenimize işlenmiş bir tecellisidir.

Kâinatın basit bir tesadüfün eseri olduğunu iddia edenler hiç düşünmez mi? Kur’an’ın bin dört yüz yıl önce haber verdiği ve bugün bilimin doğruladığı üzere, milyarlarca insan aynı düzen içinde yaratıldığı hâlde parmak izleri birbirine benzemiyorsa, bu hangi tesadüfün sonucu olabilir?

Bir taş, rastgele düşerek sanatkâr bir heykel doğurmaz; bir esinti kendi kendine anlamlı bir şiir yazamaz. Evrendeki hiçbir incelik başıboşluğun elinden çıkmaz. Böylesi uyumlu bir bedenin ve ona uygun yaratılmış bir âlemin tesadüfen meydana geldiğini söylemek, sanatın

ustasız olabileceğini iddia etmeye benzer.

Gayemiz; bize bahşedilen bu biriciklikle, gönlümüzde sevdayla, aşkla ve vuslat arzusuyla kendi kitabımıza ve ardımızdan geleceklerin satırlarına parmak uçlarımızla benzersiz izler bırakmak olmalı.

Duam odur ki, her dokunuşumuz hayra bırakılmış bir iz olsun; zira parmak uçlarımıza nakşedilen o sır, yürüdüğümüz yolun hem başına hem sonuna aynı hikmeti taşır.

AYŞEGÜL KARKIN

(27.11.2025)

24/11/2025

DÖNGÜLERİN ÖTESİNDEKİ HAKİKAT

 

İnsan bir döngü içinde yaşar: güneş–ay, yaz–kış, gece–gündüz, doğum–ölüm… Bu döngüler arasında araştırmaya ve arayışa devam eden insan, ışığın doğasını anlamak için çalışmalar yapmış. Işığın bazen dalga, bazen parçacık gibi davrandığı görü

lmüş; bu durum “dalga–parçacık ikiliği” olarak tanımlanır.

Bilim insanlarının incelediği önemli deneylerden biri, gözlem ve ölçümün ışığın davranışını nasıl etkilediğini gösteren kuantum deneyleridir. Bu deneylerde ışığın fotonları, ölçüm yapıldığında parçacık, ölçüm yapılmadığında ise dalga deseni oluşturur. “Gecikmeli seçim” olarak bilinen deneyde ise fotonun davranışının, ölçümün ne zaman yapıldığına bağlı olarak şekillendiği görülür. Bu, bilimsel olarak fotonların “geçmişi değiştirmesi” anlamına gelmez; ancak evrenin en küçük ölçeklerde, insanın yaptığı seçime duyarlıymış gibi bir davranış sergilediği fark edilir. Ali İmran 29. Ayetten habersiz olarak deneyi inceleyen araştırmacılardan biri bu nedenle, “Evren, biz karar vermeden önce kararımızı biliyor gibi.” Demiştir. Ayette ise şöyle buyrulur: “De ki: İçinizdekini gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Allah’ın her şeye gücü yeter.” (Ali İmran, 29)

İnsan her gün ayağı taşa, gözü bir dala, kalbi bir duyguya takılır; Yaratan’dan bir mesaj vardır, tefekkürün kapısını aralar. Bu kapının eşiğinden geçen özgürleşir. Hayatının döngüsünde tıkanan insan ise “Kaderim buymuş, ne yapsam talihim değişmiyor.” Kalıbına hapseder kendini. Oysa şarkıda dediği gibi: “Kader diyemezsin, sen kendin ettin.”

Belki de Rabbin, seçimlerinle şekillenen bugünün üzerinden sana bir mesaj veriyordur. Yönünü ve niyetini gözden geçir; izleri, işaretleri al. Dönüşünü O’na yaptığında, hem geçmişin hem bugün için yeni ve tertemiz bir sayfanın kapısı aralanıyor olabilir mi?

Âlim ve Afüv olan Allah’a hamd olsun.

AYŞEGÜL KARKIN

(24.11.2025)

15/10/2025

BIRAKTIN

İdam makumunun bile bir bir ümidi vardır hayattan

Sen beni koca dünyada ümitsiz bıraktın
Ben hesap sorarken geçip giden yıllardan
Sen beni dünya denen arenada Kılıçsız bıraktın

Ben her derdime merhem buldum da
Sen beni okyanus da yelkensiz dümensiz bıraktın.
Ben okyanusları geçtim; dağları aştım da
Sen beni dere suyunda nefessiz bıraktın

Ben onca istedimde ölmeyi
Sen beni hasta yatakta Azrailsiz bıraktın
Çektigim çile yeter senin elinden
Anlamaz oldum gönül dilinden
Ben bu kadar korkmazdım da ölümden
Sen beni çaresiz bıraktın

Aç yaşanırda şu dünyada sevgisiz yaşanmaz
Sen beni her derde deva sevgisiz BIRAKTIN.

Mecnun Kays (15.10.2025)

30/08/2025

Hasbahçemiz Anadolu

Anadolu’nun Müslüman oluşuyla birlikte din, asli unsurlarımız arasına girmiştir. Zamanla da ‘ilayı kelimetullah’ ideali etrafında milli bir karakter halini almıştır. Ecdadımız güzel ahlakın elde edilmesini ulvi saymıştır. Bu ahlakı kazanmak için yolun, ehlisünnet itikadından geçtiğini bilir ve bu akide etrafında birleşilmesini tavsiye eder. Ameli olarak Hanefi mezhebi ve itikadi olarak da Maturidilik çizgisini benimser. Devlet yönetiminin temelini adalet ölçüsünün mihenk yapılmasında bulur ve Türk’ün Anadolu’da şekillenmesini bu kaidelere oturtur. 

Sultan Alparslan’ın Malazgirt’ten, Sultan Fatih’in İstanbul’dan başlattığı yeniçağın mayası bu denge üzerine kurulmuştur. Hiç kuşku yok ki, bu fetihlerin arkasında manevi sultanlar vardır. Topal ayakla yol almanın sıkıntısını yaşayanlar bilirler. Bir bölge sadece kılıç zoruyla fethedilmez. Bir toprağın coğrafyasını elde ederek orayı vatan yapamayız. Askerin arkasındaki iman gücüdür şehitlik ve gazilikle rütbelendiren.  Manevi ruhtur muzaffer eden. Fetihlerin kabul görmesinin ve halkta karşılık bulmasının yolu da işte bu maneviyat sayesinde varlık kazanır.  

Türk irfanı ile Anadolu, ruhen kuşatıldığında gerçek anlamda fethedilmiş sayılır. Fetihle birlikte halklar ve coğrafya, irfanımızın büyülü ortamında genel kabul görmüş nice hizmetler gerçekleşmiştir. İnsana değer veren, ruhen geliştiren gönül özlemlerine ilaç olacak manevi reçeteler üreten bir yönetim anlayışı, bu fethin temel ölçüleridir. Geçmişin karanlıklarından bizim medeniyetimizin hasbahçesine yapılan örnek davet zorlanmaya maruz kalmaksızın fetih memleketlerinde kabul görmüştür. Anadolu’nun Türkler eliyle Müslümanlaşması bu güzel yaklaşım sayesinde hayatiyet kazanmıştır. Ne mutlu şanlı büyüklerimize. Onların örnek yaklaşımlarından nice öğreneceğimiz harikalar halen keşfedilmeyi beklemektedir…  

Buradan çıkarılacak sonuç; yenilenme, çağı yakalama, modernleşme adı altında farklı bir yozlaşmaya sebep olmaması gerekmektedir. Yenilenme, ilimde, bilimde ve fende olmalı. Teknikte olmalı, sanatta ve sağlıkta olmalı. Mimari ve üslupta olmalı. Aksi halde bir gelişimden söz edilemez. Yenileniyoruz demek irfandan uzaklaşmak demek olmamalı. Bugünün gücünü mazinin zenginliğinden alamıyorsak başarı hayal olur. İstikbali dünle birbirine bağlamadan ne kültürden ne de irfandan söz edilemez. Böylesi ayrıksı bir durum ise gelişimi ve kalkınmayı beraberinde getirmez. Gücünü mazideki zenginliklerinden alan, insan unsurunu önceleyen, güzel ahlakı düstur edinen, iman ve amel ekseninde ihlaslı nesillerle mümkündür. Gücünü haktan ve halktan alan, adaleti önceleyen, kul hakkı konusunda kılı kırka yaran ve devlet malını emanet bilen şuurlu yapılar Anadolu fetihlerinin arka planındaki gerçekler değil midir?

Bizlere bu hassasiyet içinde bu güzel toprakları vatan olarak bırakan şanlı ecdadımıza şükran ve minnet duyuyorum. Bu vesile ile Malazgirt’i ve Ağustos’un tüm zaferleri ile daha nice zaferleri armağan eden şanlı ecdadımızı hayırla yâd ediyorum. 

Zaferlerimiz kutlu olsun. 

28/08/2025

Hayalden Hakikate

İnsan olmanın gereklerinden birisi de hayal kurmak değil midir? Hepimizin de ta çocukluğundan başlayarak ölümüne kadar kurduğu nice hayalleri var. Kimisi gerçekleşen kimisi de gerçeğin yanına dahi yaklaşamayan. Gerçekleştiğinde sevinçten uçtuğumuz, gerçekleşmediğinde ise suskunluğa gömüldüğümüz hayaller. Hayat kasetimizi şöyle bir geriye sarıp baksak, hayal dünyamızdan geçenlerin ne kadarı hayat bulmuştur acaba. Peki, hakikat denen gerçekliğe ulaşmak için ille de hayal kurmaya gerek var mıdır? Hayal gücümüzü kullanarak aklımıza düşürdüğümüz, oradan da yol bularak hayata aksettirmek için çabalar sarf ettiğimiz o hayaller. Ya hayallerimiz hiç olmasaydı! Olmadan da hakikat yaşanmaz mı, ne dersiniz. Yarınlara umutla bakıp tutunabilir miydik hayata?

Yolculuğumuz ömür takvimimizi bir bir tüketirken; hayalden hakikate mi yol almalıyız yoksa hakikatten hayale mi? Hayalin gerçeğe bakan yüzüne yol alabilmek adına nelere katlanabiliriz. Hiç ölçtük mü kendimizi. Hakikatin içindeyken de yine hayaller kurar mı insan. Yeni hakikatlere kapı aralamak adına. Yine; hakikatin duvarlarına çarpıp ölen hayaller de yok mudur? Hem de içinde güzel güzel meltemlerin estiği rüyalara dalmışken. Gerçeğin acı yüzüyle karşılaşılarak sararan ve bir sonbahar yaprağı gibi dalından düşen hayaller. Sürüklenerek hayatın içinden yok olurlar mı bir bir?

Ne dersiniz? Kurallar, kanunlar, örf, adetler, gelenekler ve toplumsal hoyratlık karşısında cendereye sıkıştırılmış olan hayallerimizi özgürce neden yaşayamayız? Bari hayalde dahi olsun mutluluğu yakalayabilseydi insan. Nedir hayalin bu gerçekçi olmaya dayalı köleliği. Şöyle başını kaldırıp perdesini aralasa hayallerimiz; baskıdan kurtularak nuruyla hayat veren güneşe gülerek bakabilseydi insanlar. Yıldızlarla cilveleşseydi, gecenin en zifiri karanlığını yırtarak. Cesaret edebilseydiler en mahrem anında hayalin gerçeğine dokunurken.  Ne kadar da korkak ve ürkektir oysa hayaller. Cılızdır, güçsüz ve abraştır gerçeklik karşısında. Kaf dağına yolculuk etmek isterken kırılmaz mı kanatları, mutluluğun engin tepelerinde uçarken... 

Vuslata ermek isteyenlerin kurduğu hayal dünyası, neden hayranına kavuşamadan yıkılsın ki. İlle de vuslatın hayalden ibaret olduğunu içi acıyarak mı anlamalı insan.   Evet, hakikat öyle acımasızdır ki; ne âşıklık ne de sevgi sarhoşluğu bile vuslata müsaade etmez bir türlü, hayali dahi olsa. Yüz bulamaz hayal gerçek karşısında. Takati de yoktur ki, galip gelebilsin. Bu tahakküm; insanlarda bıkkınlık, bezginlik ve bedbinlik oluşturur mu bilinmez. Bir gün hayallerinin gerçekleşememesinden usanan insan, teslim bayrağını çekerek acı gerçeklerden yana tavır alır mı? Hasretten usanmış gönlüne nida ederek; “nedir senden çektiğim” der mi? Ya da özlenen sevgiliye seslenerek; “git gönlüne başka kapılarda hayat ara” mı der. Hayalle gerçek arası kurulan köprüler bu kadar zıtlık teşkil etseler de, gerçekten kaçan ve hakikate yenik düşen hayaller kaçıp göçseler de; dünyamızdan asla silinmezler ve izlerini de bırakırlar arkalarında. Zira hakikat de en az kendisine duyulan ihtiyaç kadar mahkûmdur hayale. Gün gelip o da çıkacaktır hayalin karşısına. Çünkü hayalin ne gidecek gücü vardır hakikat karşısında, ne de kendisini yeni hayallere salabilecek isteği. Ateşin etrafında dönen pervaneler misali, başka çaresi de yoktur aslında. Gerçeği bile bile; her şart altında yanmaktan başka alternatifi de! Sordunuz mu hiç kendinize; Hayalden hakikate midir yolculuğunuz, yoksa hakikatten hayale mi? Karar da sizin, sonuçlarına katlanmakta sizin tercihiniz… 

Hayal kalenizin yıkılmamasını, gerçeğin sıkıcılığından bunalan yüreğinizin, çocuk ruhu güzelliğindeki hayallerle ferahlamasını diliyorum.  

25/08/2025

Geleneğin Ağırlığı

Sosyal yaşam içinde muhafazakâr yapısını sürdüren bölgeler de kendini gösteren gelenekler, varlığını sürdürdüğü yerlerde belirleyici rol üstlenirler. Bu yönleriyle bir iç disiplin anlayışını da oluştururlar. Toplumsal yapıya zıtlık teşkil eden bir davranış biçimi, geleneğin duvarlarına çarparak hizaya gelir. Her ne kadar değişen toplumsal yapı, modernizm adı altında geleneklerimizi bir bir yıkmaya devam etse de; yine de bakir kalmış yöreler, birçok geleneği tüm güzelliğiyle yaşatmaya devam etmektedirler…  

Şahsi kanaatim yasanın, inancın ve hukukun yerini almadığı sürece, yardımcı faktör olarak geleneklerin, varlığının korunması taraftarıyım. Fakat söz konusu alanların üzerine taşmış bir gelenekçiliğin de özü tahrip ederek, baskıcı ve asıldan uzaklaştırıcı olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında gelenek, toplumsal gelişmeye zarar verici ve asıl değerlerimizin yerini işgal edici bir konuma gelebilir. Nasıl mı? Hukuk kuralları varken yasa tanımaz bir şekilde gelenekçilik, dini kurallar varken dinin üzerinde bir gelenekçilik, bilimsel verilere ters düşen ve adı gelenek olan bir gelenekçilik, gelenek olmaktan ve fayda sağlamaktan fersah fersah uzaktır, hatta zarar vericidir… 

Yıllanmış kurallar olması bakımından gelenekler konusunda toplumlar, oldukça dirençlidirler. Kolay değişmez ve değiştirilemezler... Gelenekçiliğin hâkim olduğu bir bölgeye -yöre, kasaba veya köye- yeni bir düzenleme getirilmek istendiğinde; hemen tepki koyduklarını görürsünüz. “Bizim büyüklerimizden gördüklerimiz böyle değildir. Senin yaptığın bize terstir. Kaç yıllık eski köye, yeni adet mi getiriyorsun” gibi reaksiyonlarla karşılaşmanız hiç de sürpriz olmaz! Bu yüzden toplumda yer etmiş yanlış da olsa geleneklere karşı durma cesareti gösterebilenler, kesin yorulurlar, üzülürler ve sert duvarlarla karşılaşırlar… Ellerindeki veriler çok güçlü olsa dahi… İdealist bir kişinin geleneğe karşı bir tez ileri sürerken, bu dirence hazırlıklı olmasında oldukça fayda vardır. Çünkü insanın üzerinde bir yılgınlık etkisi yapar ve idealizmi baltalar… 

Kendi içinde gelenekler, bir bakıma iç tüzük kuralları gibidir. Bazen olur yasaların yönetip denetleyemediği ve düzenleyemediği şeyleri gelenekler düzenler. Çünkü geleneğinde kendince bir ağırlığı vardır ve sosyal baskıyı da beraberinde taşır…  

Günümüz değişen şartlarına uyum sağlayan, insani olan ve insanlığın faydasına olan her türlü kural, örf, adet, gelenek ve göreneklerin; sosyal hayatın sürekliliği içerisinde devam ettirilmeye değer olduğu düşüncesindeyim. Çünkü, nasıl ki Anayasayı tamamlayan kanun ve yönetmelikler varsa, geleneklerde bu bağlamda toplum ahenginin sağlanmasına manevi katkı sağlarlar. Hangi sahada ve alanda doğru bir gelenek varsa;  huzur ve ahengin sağlanmasına da olumlu katkılar sağlayabiliyorsa, totaliter değilse ve aslın yerini almıyorsa, geçmişten gelen tecrübelerin bir ürünü ise; o geleneğin yaşatılmaya değer olma hakkı olduğu, zannımca geçerli bir sav ve savunu olmalıdır. 

Kısacası, modernizmi yaşarken geleneği iptal etmemek, gelenekçi olurken de fanatizme kaçmamak ve katı olmamak, toplumsal yapının yararınadır...   

Eski ve yeninin sentezinde; geçmişin mirasına sahip, geleceğin ufkuna hâkim fert ve nesillerden olabilmek temennisiyle, esenlikler diliyorum.

21/08/2025

Duygu Depremi

Maddi kriterlerle elde edilemeyen; genetik, fiziksel, hormonsal ve kalbi bir takım iç itmelerin neticesi ile çeşitli sevk edişler sonucunda oluşan düşünce ve tutumlardır duygularımız. İçgüdü de denilen, olayların zaman ve mekân sınırlarını zorlayarak ortaya koyduğu hissi yaklaşımlardır. İnsan anatomi olarak mükemmel bir tabiatta yaratılmış. Ancak vücut ülkesine geliştirilmesi gereken birtakım cihazatlar da yerleştirilmiş. Bir yönü melek olmaya davet ederken, öbür yönü de kural tanımaz, isyansal bir isteğe zorluyor. Bu açıdan bakıldığında; her bünyede dikkat edilmesi gereken arızalı bir yön bulunmaktadır.  İnsan melek gibi kusursuz bir itaat üzerine yaratılmadığından onun iç dünyası bir irade savaşına tanıklık etmekte. Savaşı hangi yönü kazanırsa eylemi de o istikamette gerçekleşmiyor mu?  Bir cihetle vicdanından gelen doğru sese kulak vererek iç barışını sağlıyorken, diğer taraftan da nefs cihazatından gelen telkinlere de kulak kabartıyor. İnsan olmanın tabii bir gereği bu durum! 

Duygular, çevremizde meydana gelen olaylar karşısında, bizim ona yüklediğimiz anlamlardan doğarlar. Duygusal zekamızın bize sağladığı bakış açısına göre olaylara mana verilir. İnsanın iç dünyasından dışa yansıyanlar öyle her zaman ulu orta olmamaktadır. Duygunun hangi halinde olduğumuzu her yürek ve akıl sahibi tespit edemez. İyi duygular içinde olmak pekâlâ çok önemlidir. İç dünyamıza ait derinlik ve genişliğin çapı iyi ve güçlü duygulardan belli olur. Zira insana yardımlaşmanın güzelliğini duygular gösterir. Duyguyla sever, özler, güler, ağlar, üzülür ya da eğleniriz.  Duygular olmadan hayata güzellik katamaz, iç alemimizi genişletemez, insanı insan yapan bu en önemli özellik olmadan hisler dünyamızın ve düşüncelerimizin derinliklerini keşfedemeyiz. İnsandaki duyguların ciheti ruhi ve mânevi istikamette olduğunda çok yücedir. Melekler, manevi duyguları harekete geçirir, kişiye iyiliği telkin ederler. Böyle olduğunda akıl daima vicdana uyar ve her olayı Kuran’a göre değerlendirir. Duygu olmadan iç dünyaya ait hissedişler mümkün olmadığı gibi akıl olmadan da duygunun terazisi ayarlanamaz. Ruhen derinleşebilmek duygulu olmakla mümkündür ancak. Duygularımızdır bizi maddeye olan esaretten kurtaran değerli nimet…  

Nasıl ki duygusuzluk insanın yıkımıdır. Kötü hisler ve aşırı duygusallık hali de duygunun depremidir. Bu depremi yaşayanlar anksiyete halindedirler. Olayları karıştırır, çıkış yolları bulamazlar.  Halleri pek dengesiz, psikolojileri bozuk, telaşlı ve öfkelidirler. Her şeyden şüphe eder, acelecidirler. İnsanlara güveni eksiktir, endişelidir. Zayıflıklardan her an istifade ederler. Basit düşünür, vesveseli ve negatiftirler. Hata araştırırlar ve teferruatla uğraşırlar. Kin’cidirler, affetmeyi sevmez ve ümitsizlik içindedirler. Sevmek, acımak, üzülmek gibi duyguları eksiktir. Bunlara benzer daha çok belirtileri vardır... 

Bulanık duyguların yoğunluğu kişiye mantıksız işler yaptırabilir. Tekdüze ve sadece duygusal bir hayat, akla hapis hayatı yaşatır. Mantık körelince kişideki hâkim durum da değişir. İletişim ve sosyal hayat olumsuz etkilenir. Bu nedenle duygu ile aklın iş birliğine her zaman ihtiyaç bulunmaktadır. İkisi bir arada olduğunda hayatlar düzenli ve anlamlı olur. Yanlış anlaşılmasın duygusuz olalım demiyorum. Duygu çok kıymetlidir. Kişinin sadece kuru akıldan ibaret olsaydı halimiz nice olurdu? 

18/08/2025

Anlayarak Anlaşmak

Anlaşmanın ilk şartı sevmek ise ikinci şartı da anlamaktan geçiyor. Birbirini anlayan insanlar ise iyi anlaşabiliyorlar. Öyle ise anlaşmak için sevmek ve anlamak kaçınılmaz iki değerdir. Elbette sadece anlamak da yetmiyor. Anlaşılmak da hepimizin beklenti içinde olduğu duygu ve düşüncelerden değil midir? Peki, anladıklarımızı nasıl tanır, nasıl anlamlandırırız. Anladığımız kadar kendimizin de anlaşılmasını beklemekteki olasılık ve oransal değer ne kadardır? Ne kadarlık bir yüzde dilimiyle anladığımızda ya da anlaşıldığımızda gerçek anlamıyla anlaşmış sayılırız. Sevdiğimiz için mi anlamak isteriz. Anlamak isteği ya da merakına yenik düştüğümüzden mi sevme yoluna gireriz. Sevdiklerimizi ne kadar tanıyor veya anlıyoruz. Bu soruların cevabı; kişisine göre, duygulanım sürecine göre, kültürel bakış açısına, sosyal yapıdaki rolüne ve eğitimine göre birçok etki unsurundan nasiplenir... 

Tanıdığımızı ve anladığımızı sandıklarımızın bizleri hayal kırıklığına uğrattığı zamanlarda yok değildir hani! Bu yönüyle bakıldığında; sevgimiz mi gözümüzü körelterek anlayışımızın önünde bir engel teşkil etmekte. Yoksa cinsiyetlerden doğan farklılık dereceleri mi anlama eksikliğine yol açmakta. Ya da bizatihi sevgiler mi insanların birbirini anlayıp tanımasının yolunu açmaktadır. Haydi diyelim ki anladık. Yeterli mi? “Ben sana hak verdim, seni anladım” dedik. Sonuca ya da sorunların çözümüne mutlak manada yardımcı olur mu bu peşin kabulleniş. Zannımca tek başına hiçbir değer insanı sonuca götürmez. Mutlu bir paylaşım ve doğru bir anlayış için, pek tabiî ki daha çok değerin bir arada buluşması gerektiğine kanaat edenlerdenim. 

Evet, hem sevgi, hem anlamak, hem de anlaşılmak tarafların birbiriyle anlaşmasının en kuvvetli çimentosudur. Zan ile gerçek arasındaki fark, bu çimentonun tutma derecesindeki mukavemet kadar barizdir. Bu yüzden tutma yoğunluğunu artırmak gereklidir. Anlamaya çalışmak, sabır göstermek, toleranslı davranmak ve anlayış adına çaba harcamak suretiyle bu kıvam yoğunlaştırılabilir. Tam tersi yaklaşımlar çözülmenin yolunu açar.  Her türlü beraberlikte olduğu gibi anlaşmaya dayalı koalisyonlarda da sevgi ve doğru anlama çabası vazgeçilmezimiz olmalıdır. Anlayışı yakalamak ise bahsettiğimiz süreçlerden geçmekle mümkün. Cinsiyete ait farklılıkların sosyo-kültürel anlayışı çok da etkilemediğine kaniyim. Anlayış dediğimiz bu güzel değerin insanlardaki varlığı zarafet iken, yokluğu da düşüncesizliktir…

Mademki böyledir; öyle ise insan sevildiğini bilmeli. Değer verildiğini anlamalı. Sorumluluk sahibi olmalı. Anlayarak anlaşmak isteyenler inceliklerin farkında olur ve bunun kıymetini bilir. Ve yine bilir ki, anlayarak anlaşan, temiz bir duygu ve zarif bir anlayışla sever. Anlaşarak sevenler beraberliklerini mutlu bir paylaşımla zirveye taşırlar. Hatta bu anlayış düzeylerini öyle bir üst seviyeye taşırlar ki, çoğu zaman konuşmadan bile anlaşırlar. Susarak görürler. Gönülden gönüle yol bularak konuşur, dertlenir, gamlanır ya da sevinirler. Böylesi bir paylaşım ve anlayışla nasiplenmişseniz her şeye rağmen nasibinize sahip çıkmanız gerekir. 

O zaman tercihler sizin uhdenizde! Diler anlaşma yolunu dener bunun doyumsuz hazzına ulaşırsınız. Dilerseniz anlayışsızlar kervanında yol alarak hayatı hem kendinize hem de çevrenize yaşanmaz kılarsınız. 

Anlayarak anlaşmanız, anlaşarak sevmeniz ve paylaşmanız dileğiyle. 

16/08/2025

Dergicilik: Sessiz Bir Vefanın Hikâyesi


 

Dönemsel, aylık, iki haftalık ya da haftalık periyotlarla yayınlanan dergiler; içerik zenginliği, reklam derinliği ve sınırsız fikir üretim potansiyeliyle, diğer basılı mecraların ötesinde bir kimlik taşımaya hâlâ devam ediyor.

Evet, hâlâ… Çünkü internetin ve görsel medyanın baş döndürücü yükselişi karşısında, geleneksel medyanın silinip gideceğini düşünenlerin sayısı az değil. Oysa veriler, bu kanaatin aksini haykırıyor. Dergiler, hayatın tam ortasında; sessizce ama derinden iz bırakıyorlar. Öyle ki yaşamın neredeyse her evresi için bir dergi mevcut. Türkiye’de yerel ve ulusal düzeyde yayımlanan yaklaşık üç bin dergi olduğunu biliyor muydunuz?

Ofisimizin köşesinde, kitaplığımızın rafında, arabamızın torpido gözünde... mutlaka bir yerlerde bir dergiye yer ayırıyoruz. Bir satır, bir fotoğraf, belki bir makale uğruna saklıyoruz onları. İçindeki bir reklamın estetiği, bir yazının zihnimizde bıraktığı iz ya da bir görselin taşıdığı anlam, bu yayınları evimizin bir köşesine konuk ediyor. Reklamlarının kalıcılığı sebebiyle dergilere yönelen şirketler var. İlk masalını dergilerden okuyan bir anne-baba ise bu sessiz dostlara ayrı bir sevgi besliyor.

Yazarlar bilir en iyi; fikirlerinin tam anlamıyla ulaşabileceği, yankı bulabileceği mecradır dergiler. Çünkü hepimizden bir parça taşır onlar. Belki bu yüzden “dergicilik vefadır” demişti bir dostum. Ne de doğru demiş… İlk metinlerini dergi sayfalarına dökenler, çocuklarına okuma alışkanlığı kazandırmak için dergi alanlar; nasıl olur da bu dünyaya vefayla bakmazlar?

Dergiler, çığırtkan tezgahtarları olmayan sessiz bir pazardır aslında. Bilgi arayan bilgiyle, fikir isteyen düşünceyle, ticaret peşinde olan fırsatla buluşur bu kıymetli sahnede. Öyle ya, dergiler yaşamın her evresine dokunur; kimi zaman bir katalog olur, kimi zaman bir danışman, kimi zaman da bir minyatür kitaba dönüşür bir yazarın elinde.

Lâkin bu kadim mecranın da yeni nesil sancıları yok değil. İlme ve fikre olan vefanın gölgesinde, tiraj kaygısıyla yapılan yüzeysel tercihler, okunmuyor endişesiyle kısaltılan metinler, görsellerle abartılarak içeriği sığlaşan sayfalar... Dergiyi yaşatmak adına yapılan müdahaleler, zaman zaman özünden uzaklaştırabiliyor.

Ama yine de ayaktalar. Ve iyi ki ayaktalar… Bütçe sıkıntıları nedeniyle kapananların yerini alan yeni dergiler, bu alana gönül verenlerin vefasını temsilen doğuyor.

Yazılı basının kalıcılığına olan inancımızı yitirmeden; bu mecranın sorunlarına çözüm aramak, yapısal yenilikler sunmak bizlere düşen bir sorumluluk. Çünkü belki yarın, bir dostumuzun kütüphanesine koyduğumuz bir dergi; bir fikir tuğlası olarak yükselir.

Selametle,
Veysel Taner Uçar

14/08/2025

Alışılmaya Layık Olanlar

Düşünmeden istem dışı ve kendi rutininde tekrar ettiğimiz, ancak vazgeçmek gerektiğinde direnç gösterdiğimiz yerleşik tepkiler midir sadece alışkanlıklarımız. Rutin dışı alıştığımız şeyler de yok mudur hani? Alıştığımız insanlar, sevgiler, yemekler, ortam ve manzaralar. Tecrübenin ürünü olanları yararlı iken, zararlı alışkanlıkların da gözden geçirilmesi lazım değil midir? Eğer yılların süzgecinden geçen ve hayat adına güzel sonuçların elde edildiği, katkı sunan alışkanlıklarsa bunlar, başımızın tacıdır. Ancak bunun tam tersi ise böylesi bir alışkanlığa tabi olmak eskinin bir tekrarıdır. Bu türlüsü, günü kurtarmak olsa bile ancak yarını yakalamaktan da uzak kalmak demektir. Mekanik bir yaşamın zorunluluklarına boyun eğmek ise her yönüyle gerilemenin bir fotoğrafıdır. 

Evet, alışkınlıklardan biraz uzaklaşmak gerek. Kişisel gelişimciler “alışkanlıklar, öğrenilmiş cahilliklerdir” derler. Bu yüzden adetleşmiş alışkanlıklardan, bildik tekrarlardan, papağan gibi aynı şeyleri yapmaktan uzak kalmak lazımdır. Ancak alışkanlıklarımızı terk etmek de öyle kolay bir şey değildir. Yerleşik hal almış tekrarlardan ve öğrenilmiş kolaycılıklardan vazgeçiş insana zor gelir. Hatta ürkütücü bir korkaklığı içinde barındırır. Öyle ya! Yılların alışkanlığıdır vazgeçilmesi gereken. Hep en kolay yoldan öğrendiğimiz işleri yapmak, yolun aynı yönünden gitmek, aynı kaldırımı kullanmak, yatakta aynı yanımızda yatmak, otobüste hep aynı kenarı tercih etmek, yemekhanede aynı masaya oturmak gibi prensiplerimiz vardır. Neden acaba? Çayımıza attığımız şeker sayısı, yemek alışkanlıkları, kıyafet, saç tarama modelimiz, telefon markamız gibi çok sayıda vazgeçilmezimiz var. Beş dakikada bir telefon ekranına bakmak, eve girer girmez televizyon kumandasına koşmak ve daha nicesi. Hayatı tıpkı otomatiğe bağlamış gibiyiz. 

Araştırmacılar, davranışlarımızın büyük ölçüde belirleyicisinin alışkanlıklarımız olduğunu bildiriyorlar. İyi bir şey midir alışmak. Terkettiğimizde boşluğa mı düşeriz? ‘Yeter aynı şeyleri tekrarlayıp durduğumuz’ deyip doğrulsak. Yumruğumuzu sıkarak üzerine gitsek, kronikleşmiş ezberlerimizden kurtulabilir miyiz acaba? Mesela istikrarlı olarak yürüyüş yapmak, diyet yapmak, yüzmeye gitmek, kitap okumak alışkanlıklarımız arasına katılabilir mi? Sigarayı bırakmayı denemek, aynı saatte çay ve kahve içmekten vazgeçip saatimizi değiştirmek. Kanıksanmış bize çok da faydası olmayan tekrarları öteleyip yenilenmek şart değil midir, hayata umutla bakabilmek için. Nedir alışkanlıklardan kurtulmanın çaresi? Pek tabii ki bu ezberi bozmanın panzehri farkındalıktır. Düşünerek hareket ettiğimizde tekrarlarımızla mücadele edebiliriz. Çünkü alışkanlıktan yemek, alışkanlıktan uyumak, alışkanlıktan film izlemek, alışkanlıktan arabaya binmek, alışkanlıktan alışveriş yapmak... rutinliğin ta kendisidir.  Bunların hiç birisi sizi mutlu etmeye yetmez. Öyle ise her işin gayesi, her yaptığımızın amacı, her adımımızın karşılığı olan bir bilinç gelişmeli insanda…

Elbette iyi alışkanlıklarımızı da sürdürmeliyiz. Alıştığımız dostlarımız, bize iyi gelen sevdiklerimiz, huzur duyduğumuz dağ, ova, köy ve manzaralarına gitmek daha nice alıştığımız güzel şeyler vardır. Bütün bunlar, size katkı sağlıyorsa, zihninize faydalı geliyorsa, yalnızlığınıza ilaç gibi ise, ruhunuzu şenlendiriyor ise fikirleriyle ufkunuzu açıyorlarsa onları terk etmeyiniz. Mavi bir gökyüzünde size nefes aldıran, sabahın güneşi gibi içinizi ısıtan, dolunay gibi gecenizi aydınlatan, bir meltem rüzgârı gibi yüzünüzü okşayan, duygu dünyanıza iyi gelen her ne var ise… Kişi, manzara, gönül insanı. Sadık ve vefalı dostlar. İyi ve güzel arkadaşlar, akrabalar… Yokluğunda özediğiniz, eksikliğini hissettiğiniz, gözünüzün gönlünüzün aradığı, varlıklarında ise mutlu olduğunuz  her ne var ise alışılmaya layık olanlardır. En azından kendimiz için…

Kötü alışkanlıklarınızın yerine iyilerini ikame etmeyi, zamanı kaliteli kullanabilmeyi, her fiilimizin amaç ve gaye sorgusunda olmasını ve alışkanlıklarımızı farkındalık bilinciyle yerine getirerek değişimleri yaşamanızı diliyorum. 

11/08/2025

Ahlak mı Etik mi?

Bilimsel veriler her zaman doğru sonucu vermemekte. Bilim yapanlar da zaten ortaya koydukları görüşlerinde “bizim görüşlerimiz mutlak doğrudur” diyemiyorlar. Bu gün ortaya konan bir tez, ertesi gün başka bir tezle ya da anti tezle çürütülüyor. Yanılmışız deyip yeni olan görüşe uyum gösteriliyor. Bu bilim yapabilmenin yoludur. Özgür düşünce olmadan bilimsel gelişmeye kapı aralanamayacağı düşünülüyor. Bu yüzden bilim çevrelerince vahiy ürünü olan dine ve dini kaynaklara da dogma olarak bakılıyor. Bilimsel bir sav için, din eksenli cevap verilince ilk tepkiyi yine bilme iman etmiş olanlar veriyor! “Bilim bunu kabul etmeden biz kabul etmeyiz” diyorlar. Oysa dinin kuralları mutlak doğruları ele verirken, bilimin bu gün kabul ettikleri yarın kendi ağızlarından reddediliyor. Çoğu; izm, akım, ekol, görüş ve felsefi yaklaşım temelini bu yapıdan almakta... 

Dolayısı ile bilim yapabilmek için bilimsel veriler ve yöntemler ışığında yol almak kaçınılmazdır. Zaman zamanda tüm bilimlere rehberlik yapan vahiyden aşırma kopyacılıklar yapıldığı da bir hakikat değil midir? Peki, nasıl yapılmakta bu aşırma işlemi? Pek tabiî ki benzetme ya da devşirme usulü ile. Sorunların çözümüne yönelik sunulan reçete, evrensel ahlakı parçalayarak, parçalı ahlak adlandırmaları şeklinde karşımıza çıkmakta. Bilim ahlakı, siyaset ahlakı, memurluk ahlakı, tıp ahlakı, meslek etiği vb. Her konuda bir ahlak veya etik kavramlaştırılmış. Oysa vahyin süzgecinden geçmiş genel ahlak kuralları bunların hepsini içine almıyor mu? Bilimin ahlakıyla siyasetin ahlakı, historizmin ahlakıyla hedonizmin ahlakı, fikri akımların ahlakı ile vahiy ahlakı birbirleri ile karşı karşıya geldiğinde; söyler misiniz hangisini tercih edeceğiz? Alın size çatışma kuramı. Huntington’un kulakları çınlasın(!) Yok, çıkarlar bunu gerektiriyor derseniz bu defa; Makyavel’in kulaklarını çınlatmış olalım…

Çoğu meselede olduğu gibi etik konusunda da aynı çelişkiyi yaşamıyor muyuz? Değerlerimizin aşınmaya tabi tutulduğu, her güzelliğin buharlaşarak bulutların arasında seyahate çıktığı inkârı mümkün olmayan bir gerçek değil midir? Dinin merhameti, vahyin şefkati ve sünnetin muamelatı güneş gibi içimizi ısıtıyorken, modernizmin seküler dayatmaları, doğrusu ferdi ve kalbi hayatımızı yoruyor. Hatta öldürüyor. Böylece bilim bahane edilerek dünyevileştirilmiş, modern bir putperestlik icat ediliyor. 

Ne dersiniz? Her bilim alanına bir ahlak tanımı yapılınca; öbür alanlarda gizli bir ahlaksızlık mı tavsiye ediliyor. Bilim adamı bilim ahlakına uyunca ticari ve sosyal ahlakı terk edebilir mi? Siyasetçi siyasi açıdan ahlaklı olunca başka alanlardaki ahlaklılığı terk etmesi mi gerekiyor? Bürokrat devlet idare ahlakına uyunca ilme ve bilme ters davranabilir sonucu mu çıkarılması gerekiyor. Oysa ahlak, ahlaktır! Ve bir bütün olarak ele alınıp, her anımıza ve alanımıza, tüm yaşantımıza müdahale edici olmalıdır. “Bir kısmına uyup bir kısmına uyulmasa da olur” havası estirilmesi, insanın sorumluluğuna da fıtratına da terstir. Aklın kılavuzluğuyla böylesine parçalanmış bir ahlak yapılanmasından zannımca; toplumsal, sosyal, siyasal ve özel hayatların bütününü içine alan kuşatıcı bir ahlak çıkmayacaktır. İçi boş retoriklerle, emirlerle, kanunlarla, kurallarla ahlak oluşturamayız. Ahlak bir iç disiplin ürünü olup, kaliteli mücadelenin hayatlarda yaşam şeklini almış halidir. 

Bilimden nasıl bir ahlak türetilecek bunu ben bilmiyorum. Çeşitli bilim dalları adına oluşturulmuş ahlak tanımının da bana göre içi doldurulmuyor. Ya da doldurulamıyor. İlmin anlı şanlı ahlakı dururken, bilmin kesin olmayan ve kendi kendini yalanlayan, kendi görüşünden kendisi çark eden bir yapısından ne etik ne de ahlak doğması, bence zor görünüyor. Ne Comte’nin pozitivizmi, ne Keynes’in faiz ve para teorisi, ne Freud’un bilinçaltı teorimi, ne Marks’ın diyalektiği ne de liberal düşünce sahiplerinin bilimden yola çıkarak kuşatıcı bir ahlak oluşturabilme ihtimalleri yok! 

En iyisi mi, ilk insandan kıyamete kadar varlığını sürdürecek olan ilahi ölçünün çerçevelediği evrensel ahlaka tabi olalım. “Güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyen Gönüller Sevgilisinin izinden gidelim... 

09/08/2025

Ya Hayy’a Hayasızlık: Ruhun Hatırlayışı ve Kalbin Sessiz İsyanı

 


İnsan, yaratıldığı günden beri Yaratıcısını tanımaya gayret etti. Allahu Zülcelâl, Hz. Âdem (a.s) ile başlayan beşerî serüvende, her devirde gönderdiği peygamberlerle kullarına kendini hatırlattı ve tanıttı. Ne var ki biz bu süreci yalnızca “fizikî insanlık yolculuğu” olarak görürüz; çünkü ruh zaten Bezm-i Elest’te Yaratıcısını tanımıştı. Ancak bedenle tanışan ruh, bu bilgiyi unuturken, hakikati hatırlamak için içten içe bir özlemle yanmaya başladı.

🌌 Zira ruh için hayat, bizim bildiğimiz gibi bir yaşam tarzı değil; Yaratan’a dönüşe vesile olan ezelî bir arayıştır.
Tutsak bedeninde kıvranan ruh, asıl hayata özlem duyar; bir başka âlemin hatırasını kalbine kazıyan ruh, bedene rağmen diri kalmak ister. Ne hazindir ki, aklıyla övünen insan bu özlemin farkında değildir; ruhunu unuturken Yaratan’ı dışarıdan tanımaya çalışır.

Ama Rabbimiz, Son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) vesilesiyle Kur’ân-ı Kerim’i inzal buyurdu; kendini 99 güzel ismiyle tanıttı. Böylece inananlar, tanımaya çalışmaktan anlamaya ulaşan bir hâl ile dirildiler. Elhamdülillah…

Ya Hayy... Diriliğin İsmi

“Hayy” ismi, hayat sahibi, ezelî diri olan, her an varlığıyla var eden anlamlarına gelir. Kelam ilminde Allah’ın sübûtî sıfatlarından “hayat” bu anlamı taşır. O, ölülerin değil dirilerin Rabbi’dir.

💫 Peki ya “haya”?
Haya, diri kalmaktır; utanmaktır. Allah korkusundan günahtan sakınmaktır. Haya edep demektir; incelik, mahremiyet ve insaniyetle örtülüdür. İnsan hayatına anlam katan, toplumun ruhunu diri tutan en yüce ahlâkî hasletlerden biridir.

İslâm’ın ahlâkı hayadır. Çünkü İslâm, ölülerin değil dirilerin dinidir. Haya, Allah’ın Hayy isminin tecellisi olarak, kalpte yaşayan bir aydınlıktır. Kim bu diriliği yaşarsa, onu taşıyan ruh da mahcup olmaz.

İlk Haya, İlk Utanç

Hz. Âdem ve Hz. Havva'nın cennetten dünyaya hicretine sebep olan nedir? Haya…
O örtünün aralanmasıyla baş gösteren utanç, onları yeryüzüne indirmiş; bir ömür pişmanlıkla tövbe etmelerine vesile olmuştur. Bu utanç, hayanın en kadim tezahürüdür.

Bugün Ne Haldeyiz?

Bu satırları utanarak yazıyorum. Ya Hayy olan Allah’a sığınarak… Çünkü:

  • Fuşiyatın arttığı bu çağda edep ve hayadan bihaber yaşadık.
  • Cebrail’in (a.s) bile haya ile süzüldüğü vahyi unutup, peygamberleri yok saydık.
  • Sağlığa ve varlığa kavuştuğumuzda unuttuğumuz Allah’ı, yoklukta hesap sorar gibi hatırladık.
  • Özgürlük adına bedenlerimizi; fikir adına zihnimizi ulu orta açtık.
  • Açlığın yaşandığı coğrafyaların dibinde, gösterişli iftar sofralarında zikir çekerken İslam’ı bir “moda”ya çevirdik.
  • Hakkı ödemeyip nasihatle geçiştirdik.
  • Bir annenin gözyaşını görmezden gelip aldığımız spor ayakkabıyla sosyal medyada nefsimizi şımarttık.
  • Zeytinle iftar eden, hatta onu bile bulamayanları hiç saymıyorum bile…

Dirilik Mi, Hayasızlık Mı?

Ar damarımız çatladı. Edep duvarlarımız yıkıldı. Haya yerini hayasızlığa bıraktı.
Ve biz, ölmek üzereyiz…
Ruh çırpınıyor, özgürleşmek istiyor. Ama biz ona alem sunmaya çalışıyoruz. Oysa ruh Allah’ı biliyor; biz onun bildiğini unutturmakla meşgulüz.

🕊️ Ya Hayy... Bize diriliğin iksirini sunuyor.
Haya sahibi olun diyor. Çocuğumuza, eşimize, insanlara ve en mühimi Kendisine…

Peki nasıl mı haya sahibi olunur?
Bakınız peygamberlerin ve âlimlerin hayatlarına…
Onların edebi, bizim diriliğimizin hatırasıdır.

Selametle,
Veysel Taner Uçar

07/08/2025

Adil miyiz?

Bireysel, özel, genel, sosyal ve yönetimsel anlamda Allah (cc) ın koymuş olduğu en önemli ölçülerden bir tanesi de adalet değil midi? Zira hayatların dengede kalması, haksızlıkların önlenmesi ve kargaşaların engellenmesi adına; ne kadar da muhtacız onun gerçekleşmesine. Öyle değil mi? Adalet nedir sorusuna çoğumuz; hakça bir hayat yaşama, adil paylaşım ve herkesin birbirinin hukukuna riayet ettiği düzenin varlığı olarak tarif eder. Adaleti tesis eden kanun ve nizamlar silsilesine de biz hukuk sistemi diyoruz elbette. İnsanların yasalardan gelen hakları olduğu gibi bizzat kendi varlıklarının, diğer insan ve canlılar ile iletişimlerindeki hukuku da adaletin ana içeriğini oluşturuyor. 

O zaman “adil miyiz?” sorusunu da kendimize sormamız kaçınılmazdır. Şayet adaletten söz edeceksek! Bizim, kurum ve kişilerden adalet beklentimiz en yüksek düzeyde olduğuna göre; “biz başkalarına adil miyiz” sorgusunda olmak, adalete bakışımızın da ipuçlarını verir. Devlet yönetimi olarak adil bir sistemin önemi kadar, bireysel adalet de oldukça önemlidir. Zira sosyal yapı insanlardan oluşmaktadır. Birey, sübjektif olarak kendisine adil davranabiliyorsa kendiyle ve çevresiyle de barışıktır...

Elbette adalet çok yönlü tartışılacak bir konudur. Sadece yazılı kaynaklarda karşılığını bulmaz. Toplumun genel geçer kabul ettiği, fiili olarak hayatta uygulanan kural halini almış normlarda adaletin içindedir. Öyleyse bireysel adalet diye sözünü ettiğimiz iç ve dış barışın tesisi için; her türlü diyalogun, eylemin ve fiilin hak ve hukuk çerçevesinde gerçekleştiği bir yapıda olması gerekir. Yazılı, sözlü ya da devlet otoritesi ile tesis edilmesine bakılmaksızın geçerli saydığımız, bireyin kendi vicdanında kabul gören ve hakça benimsenen her şey adalettir.

Adaletin iyi çalışmadığı ya da geç çalıştığı yönetimlerde biz biliyoruz ki, insanlar kendi adaletlerini kendileri tesis etmeye çalışıyorlar. Bu da başka adaletsizliklere yol açıyor. Hayat öyle başıboş değildir. Bir arada yaşama ihtiyacı içinde olan insan, bir arada yaşamak istediği ailesiyle, çevresiyle ve toplumla barışık olmak durumundadır. Ailenin ve toplumun üyesi olmak, kişiye bireysel sorumluluk yükler. Kendi ailesi, eş, dost ve çevresinde insanın sorumluluk alanları vardır. Birisi için hak gibi görünenin diğeri için sorumluluğu olduğu kadar, bu hak ve sorumlulukların tek taraflı görülmesi, pek tabii ki bencillik değil midir? Herkesin herkesten beklentileri olduğu kadar sorumlulukları da olacaktır. Bir hakkın kullanılması, başkalarının hakkını gasp etmemelidir. Size göre de öyle değil mi?

Adalet denilince işin içine; kanaat, vicdan ve içsel boyut da girmektedir hiç şüphesiz. Herkes bu yönüyle kendini eğitmeli, geliştirmeli yakınlarına ve topluma karşı sorumluluk hissetmelidir. Bir kusur olduğunda hep dışa dönük değil, kendisinde de kabahat payı arayabilmelidir. İlla ki yasalarla sağlanan bir denetim de değildir adalet mekanizması. Hoş görünün ve insan olma onurunun güvenilir bir şekilde ve yaşam içinde sağlanması için, her birey ortak sorumluluk almalıdır. İnsanın adalete uygun davranması için ille de yasaların zorlamasına ve emniyet birimlerinin denetimine ihtiyaç bulunmasa gerektir! İç-öz denetimle, vicdani ve akli sorumlulukla bu mükellefiyetler yerine getirilebilmelidir.  

Bu sorumluluk, aynı zamanda kim olduğumuz, ne olmak istediğimiz ve nereye varmak istediğimizin de karşılığına denk gelir. İşte her türlü sorumsuz davranış, söz, fiil veya eylem, hakkı çiğnenen insan demektir. Çevresine karşı cürüm ve eziyet demektir. Kendine hak gördüklerini başkalarının hakkına girerek elde eden kişi, zulüm yapan kişidir. Kendini farklı bir yerde görüp, dünyanın merkezi benim diyerek üst perdeden takılan, başkalarını da kendine kul yapmak isteyenin vay haline! 

Adaletin keskin kılıcı bir gün gelip, zalimlerin de kolunu kanadını kesecektir... 

03/08/2025

Temmuz Sonunda

Son yılların en sıcak Temmuzunu yaşadık. Daha kötüsü orman yangınlarıyla ciğerlerimiz de söndü. Kavrulduk. Eskiden böyle olmazdı Temmuzlar. Bu defa öyle olmadı. Unuttuklarımızı, ihmal ettiklerimizi, ötelediklerimizi hatırlatırken içimizi de yaktı. Unutmak cesaret ister. “Haydi unut da görelim” dercesine… Sıcak terli günler hafızamızın kıyılarına yolculuk yaparak başköşeye oturdu. Eski bir şiiri mırıldanırcasına. Kabuk bağlayan yaralarımızdan tekrar kanadık temmuzlarda…

Bu ay sanki bir iç aynası gibi. Yılın yarısının devrildiği ancak tamamlanamadığı, bir mektubun sonunun yazılamadığı, bir şarkının son notasının okunamadığı bir dönem. Bir buluşmanın ertelenmiş, bir vuslatın kavuşulamamış bir vedanın gerçekleşmemiş yüzü gibi… Yıl bitmemiş daha geride beş koca ay vardır. Ne olursa olsun takvim halen bir umut saklıyordur. Gökyüzünün parlayan yıldızlarından her biri kaydığı bu zamanda sitemlerimizin biri daha kaybolup gider hayata dair. 

Temmuz öğretir bazı gerçekleri. Güneş ne kadar kavurucu olursa olsun, ormanlarımız gibi ciğerlerimiz ne kadar yanarsa yansın bir gün mutlaka serinleten rüzgarlar ortaya çıkacaktır. Bir damla yağmur düşecektir. Bir bulut tepemizin üzerine gelip bizi gölgeleyecektir. Kimimizin çatlağını onarırken kimimizin gözyaşına eşlik edecektir. 

Temmuz ağır geçti bu sene. Yine öğrendik ki her yanış bir serinlik umudu saklıyor içinde. Her susmak söylenecek daha çok şeyin var olduğunun habercisi. Her sitemle sevgiye dair bir başka dil türetiriz içimizde. Aylardan misalle kendimize yolculuk yapmaz mıyız çoğu zaman? Tıpkı Temmuz gibi; bir yanımız ateş gibi kızgın, bir yanımız dal gibi kırık, cam gibi dağınık. Diğer yanımız ise suya kavuşarak toprağa tutunmuş ağaç gibi bir umuda tutunmuş…  

Yüreğimizde sevgiye dair bir nüve oldukça içimiz kavrulsa da yanan ormanların tekrar hayata tutunması gibi yeniden filiz verecektir. Bütün yanmalara inat, var olmanın, tutunmanın hatırlandığı bir zamandır temmuz sonu. Terin yüreklere akma mevsimi sona ermiştir. Gölgelerin suskunluğu, dalların ve yaprakların kımıldamaya erindiği, kirli yapışkanlıkların dağılmaya başladığı, beklemelerin vazgeçişe döndüğü, sabrın eziciliğine teslimiyet ile istemsiz kabulün uygun görüldüğü şu dönem. Biraz göğe biraz da kendimize bakıp işte Temmuz da gidiyor, beklediğimiz ne varsa Ağustos’a kaldı der gibi...  

Umutla sitemi kardeş yaparken, insanı en çok susturan kavruk duyguların mevsimi Temmuz. Gidebilirsin artık!  Yaktığın yetsin tabiatı. Senin kırgınlığın bile sıcak, sitemin bile ter kokulu. Cimriliğin sana kalsın hazana yaklaştı ömrümüz daha ne kadar sabır çektireceksin. Serin suları bekliyor artık yorgun yüreğimiz. 

Ateşten yanan kalbimiz ve duaya açılmış ellerimizle…

Ah O Kapıdan Kovulduğum Gün




Fikirlerimin kapısından kovulduğum gün neredeydiniz.
Ne o?
Yeni fikirler açınca bana kapılarını ilm dilenir oldunuz..
Oysaki fikirsizlik ayazında donmalardan döndüm,
İki kelam hayratından dilenir oldum,
Hakaretin askeri cehalet söverken bana
Sizlerin eğlendiğinizi çok gördüm.
Baktım bu iş kördüğüm.
Dumanını sevmiyorsan yakmayacaksın ateşi.
Yaktığım ateş yanarken asıl benmişim söndüğüm..
Ah o kapıdan kovulduğum gün neredeydiniz?

02/08/2025

Kim Köle


Zaman zaman, sistem köleliği üzerine yapılan yüzeysel tartışmalar ve bu tartışmalarda kullanılan yakışıksız benzetmeler insanı derinden düşündürür. "Reddet, diren, hayır de" gibi sloganlarla şekillendirilmeye çalışılan çıkmazlar, kişiliksiz ve şekilsiz mecralarda sempati bulsa da, biz bu çıkışların sonunu tecrübe etmiş bir duyarlılıkla hareket ediyoruz. Amacımız, ihtirastan değil, ihtimamdan yana bir duruş sergileyerek kimsenin zarar görmemesini sağlamak.

Ancak asıl meseleye dönelim: Kendi kusurlarını görmezden gelen, iç disiplinini sağlayamayan ve ahlaki zaaflarını aşmakta başarısız olan kişilerin, samimiyetsiz bir insancıllık maskesi takarak sahneye çıkmalarıdır. Bu kişiler, misyonlarını tamamladıktan sonra her şeyi unutup, balık hafızası misali yokluk denizinde kaybolmaya devam ederler. Bu sadece bireysel bir zaaf değil, aynı zamanda toplumsal bir körlüktür.

Şimdi asıl soruyu sormanın zamanı: Kim neyin kölesi? İnsanlar, ellerindeki iPhone’un mu kölesi, yoksa fikir çilesi çekenler mi köle? Teknolojinin esiri olmak, sadece bir cihazın değil, tüketim kültürünün de kölesi olmaktır. Oysa fikir çilesi çekenler, hakikati arayan özgür ruhlardır. Bu kişiler, zihin ve ahlak özgürlüğünün sembolü olarak topluma bir ayna tutar.

Gerçek özgürlük, yalnızca fiziksel zincirlerden kurtulmakla sınırlı değildir; zihinsel ve ahlaki bağımsızlığa ulaşmak, insanın içsel huzurunun ve toplumsal uyumun temelidir. Nefse ve şeytana direnebilmek, bireyin kendi değerlerini koruma ve geliştirme yolunda attığı en önemli adımdır. Bu bağlamda, özgürlük yalnızca bireyin yaşamında değil, toplumun geleceğinde de belirleyici bir rol oynar.


30/07/2025

VAR MIDIR?

“ Var mıdır?

Gökyüzünde şeytana aşık bir melek

Denizin üzerinde el ele tutuşanlar


Var mıdır?

Karanlıkta çığlığıyla susan deli

Hücre deliğinden, göz göze bakışanlar


Var mıdır?

Şamdandaki mumu söndüren gözyaşı

Aşkıyla tek gece, rüyada buluşanlar


Var mıdır?

Anne mektubuna düşen bir damla kan

Zindan fareleriyle, mutlu yaşayanlar


Var mıdır?

Örümcek ağlı aynada gözüken bir ruh

Köhne odalarda, eşyayla konuşanlar


Var mıdır?

Billur gözlü güzelin, ölüsüne konan kuş

Darağacını görünce sevincinden koşanlar


Var mıdır?

Hayatı yeniden yazacak bir kalem

Sonundan habersiz, kaderine yapışanlar


Var mıdır?

Ey! Bilinmeyenleri bilen meçhul, söyle!

Ölümü bekleyip, ahirette kavuşanlar”


29/07/2025

Demokrasinin Kırılganlığı Üzerine Tesbit


Platon'un zamanın yönetim sistemleri üzerindeki eleştirisi, insanlık tarihinin en önemli siyaset tartışmalarından birine ışık tutar. Onun görüşüne göre, hiçbir sistem kalıcı bir mükemmellik taşımayacak ve demokrasi de bu kaderden muaf olmayacaktır; çünkü Platon, demokrasinin yozlaşarak despotizme dönüşebileceğini öngörür. Bu vizyon, yönetim sistemlerini salt bir güç merkezi olmaktan öteye taşıyıp, etik ve adaletle çevrilmiş bir yapı haline getirme ihtiyacını ortaya koyar.

Demokrasi, kimi zaman bir kurtarıcı olarak algılansa da, Aristo’nun eleştirisiyle farklı bir perspektife oturur. Aristo, demokrasiyi "dejenere bir siyaset" olarak tanımlayarak, sistemin içinde barındırdığı tehlikelere dikkat çeker. Ona göre, gücü elinde bulunduranlar kendilerini sınırlamadıkça, yetkilerini kötüye kullanma riski kaçınılmazdır. Toplum, iyilik ve ahlak (Aristo’nun felsefe olarak tanımladığı bu değerler) üzerine temellenmedikçe, demokrasi sakıncalı bir rejim haline gelir. Bunun sebebi, insanın doğasında yer alan bencillik ve çıkarcılığın, dürüst bireyleri manipüle edebilme gücüdür. En çok bağıran ve en yüksek sesle yalan söyleyenlerin zirveye ulaşması, bu sistemin en büyük kırılganlığı olarak öne çıkar.

Bu görüşler, bugün hâlâ geçerliliğini koruyan soruları beraberinde getiriyor: Demokrasi mükemmel bir çözüm değilse, nedir çözüm? Güç sahipleri kendilerini nasıl sınırlayabilir? Toplumun etik değerlerle harmanlanması nasıl sağlanabilir? Bu soruların cevapları, yalnızca sistemin değişmesinde değil, toplumun bireylerinin değişiminde de yatmaktadır. İyilik ve felsefe, toplumların köklü dönüşümünde anahtar rol oynar. Çünkü bir toplumun en güçlü kalesi, yönetim sistemlerinden önce bireylerin erdemidir.

Demokrasi obsesiflerini düşündüren bu kavramlar, hem bireysel sorumluluğa hem de toplumsal ahlaka çağrı yapıyor. İnsanlık, yalnızca seslerin değil, değerlerin hâkim olduğu bir dünya için mücadele etmek zorunda. Gücü yalnızca adalet ve iyilikle sınırlandıran bir anlayış, hem demokrasiyi hem de diğer yönetim biçimlerini aşan bir vizyonun kapısını aralayabilir. Bu yazının amacı ise soruları çoğaltmak, cevaplara yönelmekten önce düşünceyi derinleştirmek. Çünkü düşünce, değişimin ilk adımıdır.

08.05.2015

27/07/2025

Bir Garip Cephe


Düşün her yerde kargaşa her yerde isyan
Ortalık nefret ve kan
Kan içinde suratı
Dizleri üzerine çökmüş dostluk
Ve yenmek üzere düşman
Öyle bir düşman ki bakmıyor avazımıza
Ve diğer tarafta Kör ve paslı bıçağını dayamış hayatın zalimliği boğazımıza
Biraz daha geride olanlar daha bi acı daha bi başka
Orada da düşman sürmüş kahpeliğiyle üzerimize süvari birliğini
Biz ise inadına ona doğru koşmuşuz,
Kesik kollarımız kanaya kanaya dört nala

2005

26/07/2025

Dünyayı görmek için kalbe bakmak



Ariel Winter in iri göğüsleri kendisine çok sorun olduğu için bıçak altına yatmış. toplum olarak çok mutluyuz. Acununda Fb yi alma dedikoduları asparagas birçok haberle çıkmaz bi şekil alıyor. Doğru bir kaynak arıyoruz.

Bu arada;
-AFAD'ın ‘Şefkat Gemisi' Yemen’nin geçici başkenti Aden ' e ulaşır,
-Suriye de sözüm ona ateşkes başlar,
-Stockholm'deki Botkyrka Türk Kültür Derneği'ne yapılan saldırının Ankara patlamasıyla aynı döneme gelmesi önemsenmeyerek haberi dahi duyulmaz,
-Durduk yere Mogadişu'da insani yardım faaliyetlerinde bulunan Türk sivil toplum kuruluşu çalışanlarına yapılan saldırıyı kimin düzenlediği hakkında bilgimiz olmasın diye yılbaşı haberlerini ön plana çıkartılır,
-Siper saldırılarla ilgili Türki Cumhuriyetlerden oluşan bir tim kurulur ve bunun Amerika ve Rusyayı endişelendirmesi önemsenmez,
-Nato ve Ab sözcülerinden "Türkiye haklı kardeşim" çatlak sesleri çıkınca skandal sex kasetleri ortaya çıkar,
-Ukrayna eurovision da Türkçe nakaratlı şarkıyla 1944 zulmünü dünyaya kapak olarak verir ve kimse mesajı anlamaz,
-Türklerle yapılan anlaşmalar yüzünden arabistana amborga haberleri ajanslara düşer,
-Somalide hala Abdulhamit adına okutulan cuma hutbeleri kimseyi değilde vatikanı rahatsız eder,
-Papaz ve patrik hangi dağda kurt öldüyse 800 yıl aradan sonra tekrar buluşup birlik mesajı verir, bu arada ağızlardan 3. dünya savaşı cümleleri dökülür,
-Mısır da darbe demokrasisi 7 yaşındaki çocuğa müebbet verir, bunu sadece İngiltere alkışlar,
-Avrupa da müslüman artışı batıyı din faşizmine sürükler.
-Bu arada laikliği öne atan yahudiler Kabalayla yönetilir söylemleri hala gazaete dahi okumayanlarca reddedilir.

Çoğundan bi haberiz değilmi?
Değişime kendinizden başlayın. Dünya ne halde biz ne haldeyiz diye sorgulamaz ve bu sorguya evimizin içinden başlamazsak
"...Bir toplumu oluşturan fertler kendi iç dünyalarındakini değiştirinceye kadar, Allah onların oluşturduğu toplumu değiştirmez" (R'ad, 11) uyarısını anlayamaz ve sadece toplumu eleştirmekten öteye gidemeyiz.
Dünya uyumuyor ey müslüman sende uyan uyan artık.

27.02.2016

24/07/2025

Nerede Değilim?

 

-üç gün dedin beş gün oldu daha ne zaman gidecekler?” Dedi kadın

-çocuğun okul işi hallolsun gidecekler, niye böyle yapıyosun?” Dedi adam

Yemekler yapılmıştı yardım da etmiştin kadın yorulmasın diye. Sevimsiz çocuğunu bile oynatmıştın çocuk ağlayıp da annesini kızdırmasın diye. 

Çıktılar odadan

-hadi bakalıııım herkes sofraya acıktınız dedi kadın

Sen zaten az önce duyduklarından mütevellit bir çuval taş yemiş kadar doymuştun zaten. Yine de minnet duyuyordun, zor zamanında evlerini açmışlardı sana. Aslında kaplayabileceğin en küçük alanı kaplamaya çalışıyordun. Küçük çamaşırlarını mümkünse elinde yıkayıp gece herkes yatınca odanın balkonuna asıp sabah tertemiz giyiyordun artık nemli falan hemen kuruyordu üstünde. Öyle otururken telefonu falan çok almıyordun eline milletin gözüne batmamak için işte tuvalette falan hızlı hızlı ne kadar bakabilirsen. 

Yemekler servis edilmeye başlandı sofrada ve ennnnn sevmediğin yemeği (ki evinizde olsan “elli kere ben bunu yemem ya başka yemek yok mu ? Derdin”) az önce yediğin taşların, kayaların üstüne başladın kaşıklamaya. 

Bu evde sanki saatler dakikalar değil, saniyeler bile saatlerce uzuyordu. Şöyle bir televizyonun karşısında hiç bir şey umurunda olmadan uyuyakalmak için neler vermezdin. Hani o üzeri delinmişti de bir türlü tamir sırası gelmedi diye hayıflanmıştın; hah işte o kanepe. Üstelik televizyonda ev sahibi izliyor diye izlemek zorunda olduğun hiçbir şey yok. Kumanda sende. Nereyi canın istiyorsa orayı aç. 

Çok özledin; evini, istediğin zaman duş alabilme, çamaşır yıkayabilme, istemediğin sebzeyi pazardan almayabilme özgürlüğünü özledin. Minnetin ağırlığı ezdikçe ezdi seni, gidebilmeyi özledin. 


Aç gözlerini yazı bitti, şükredecek var. 

Şimdi diğer her şeyi bırak aksınlar seninle. Buzdolabında yemek zorunda olmadığın sebzeler mutlu, sen özgür televizyonda çok kıymetli boş boş şeyler, düşünsene kumanda sende ve sen o değiştirme sırası gelmeyen kanepedesin. 

Sadece düşüncesi bile yetti seni üzmeye, ezmeye

Öyleyse hamd et kendin için ve dua et onlar için. Selamet dile. O çatının altındaki tüm bekleyenler için. Kadın için, adam için ve kalan için ve kendin için

22/07/2025

Dimağımda Parlayan Şua ve Empati





Empati; hepimizin bildiği bir kelime. Karşındaki kişiyi daha iyi anlayabilmek ve ortak bir algı oluşturmak için yaptığımız şey. Karşındakini anlayabilmek için onun gibi düşünebilmek.
Geçen bir sohbet meclisinde bazı tasavvuf kitaplarının bizim üstümüzde neden bir etki oluşturmadığından bahsettik. Acaba neden.?

Konuyla ilgili bazı felsefecilerin ve psikologların yazılarında şu algılara denk gelmiştim;
"Bir kitabi anlayabilmek için yazar gibi düşünmek ve hatta onun gibi yaşamak gerek. "
Aynı zamanda bu yöntem bazı cinayetlerin çözümünde cinayet ekiplerinin kullandığı yöntemlerden de biridir. Katili bulabilmek için onun gibi düşünmek...Yani karşındakini anlaman için onun gibi davranman şart.

Konu empati değil aslında. Farklı bir versiyonu.
Yazara empatimi yapmıyoruz, yazar gibi mi yaşamıyoruz yoksa onlar gibi davranmak işimize gelmiyor da, istemeden de olsa bilgi yüklü merkep konumuna girmek için mi okuyoruz. Konu bu. Biz bu konuda tartışırken
Üçüncü konumu düşünmek dahi istemiyor ve kimseye yakıştıramıyor olduğumuzdan es geçtik.

Peki ya diğer iki kısım? Acaba yazara empatimi yapamıyoruz. Çünkü onlar gibi yaşamak için empati gerek.
Örneğin Risale-i Nur külliyatının ağır dilinden, yani anlaşılamamasından mustarip olan tanıdıklarım oldu. Mesele yabancı kelimeleri Türkçeleştirmek değil. Anlamı manayı idrak edebilmek. Manayı idrakte zorlandıklarından bahsettiler.

Tam bu konuyla alakalı olarak Seyda Muhammed Konyevi (k.s) Hz. nin yaşadığı bir olay geldi aklıma.
Seyda Muhammed Konyevi (k.s) Hz. ne (sözde O'nu talebelerinin yanında rencide etmek amacıyla) bir "Kalbim Temiz" ci insan gider. Seyda Hz. ne sorar.
-"Yahu siz çok mu lazımsınız. Siz olmadan da bu din olmaz mı. İlla bu kitaplarınızı okuyup bu işlerde size biat etmek zorunda mıyız" der. "Nedir yani benden İmam Gazali (k.s) olmaz mı?" diye de çıkışır mübareğe. Mübareğin verdiği cevap mübarekliğinin kerameti niteliğinde tabi.
"Biz demiyoruz ki çıkmaz. İmam Gazali(k.s) gibi olmak için onun yaptıklarını yapman gerek . Bizde o ne yaptıysa onu yapıyoruz. Yapmadan olanı görmedik".

Şimdi risaleleri, İmam Rabbani(k.s)ın mektubatlarını , İmam Gazali(k.s) nin kitaplarını okuyan kişiler, onların yaptığını yapmadan nasıl o kitapları idrak etmeyi düşünürler ki.
Anlamak başka. İdrak başkadır. Tatbik başkadır.
İdrak için tatbik gerekir.
Sen İmam Rabbani(k.s) gibi derslenip zikir çekmezsen, kitabında anlattıklarının idrakine nasıl varacaksın. Sen İmam Gazali gibi bir yaşantı seçmezsen O'nun " Bedenine değil kendine değer ver, ve gönlünü olgunlaştır ! Çünkü kişi; bedeni kadar değil, ruhu kadar insandır" sözünü nasıl idrak edip yaşantına koyacaksın.

Sohbet meclisinde hunharca geçen tartışmaların sonucunda vardığımız sonuç:
Allah; hepimizin dimağında kodlanmış olan şuaların, mübareklerin sözlerini idrak ederek, kuran-ı anlama ve uygulama tatbikiyle islam nuruna varmasını nasip etsin.


2016
 Sözleri
http://www.neguzelsozler.com/ozlu-sozler/imam-el-gazali-sozleri.h


20/07/2025

Dü Ab-ı Paronoya


Kalbim;
Fırtınalı denizlerin bilinmeyen en derin dibi
İçimdeki karanlığa inat.
Sancılı gecelerin pembe gülüşleridir sevgili
Ve bazen de sevgi,
Travmadayken kurşunlamak bir denizi.
Akıl hastası misali.
Dü abı birbirinden kopartmak ister gibi.

Mümkün mü? Değil tabi.
Sende bilirsin.

Çünkü;
Yaşam kargaşasının cehennem sıcaklığı hayata serpilmiş
Hep mi böyleymiş
Sen söyle ben bilmem; demek ki öyleymiş
Burada mısın yoksa karşımdaki hayalin mi
Bilmiyorum...
Bilmiyorum...

Ama şundan eminim
Ölüm serinmiş güze değmiş
Sevmek yaşamdan gelmiş.
Ayrılık vermiş.

Doğrumu? Pek tabi.
Ölüm acısı gibi bazı ayrılıklar...

2003


19/07/2025

Eylemin Hikmeti


Ariflerin "Önce usül sonra vusül" sözleri, insanı bir yolculuğa çıkmaya davet eder: düşünceden eyleme, niyetten amele. Bu anlayış, bir fikrin sadece zihinde hapsolup kalmasının yetersiz olduğunu, ancak harekete geçtiğinde gerçek anlamını bulduğunu açıkça ortaya koyar. Ameller niyetlere göre şekillenir, ancak niyetin sadece düşüncede var olması yeterli değildir. Gerçek niyet, hayata geçirildiğinde sahih olur; işte bu yüzdendir ki eylem, niyeti taçlandırır.

Aliya İzzetbegoviç’in "Dünyayı dua değil eylem kurtaracaktır" sözü de bu bağlamda derin bir anlam taşır. Dua, insanın niyetiyle Rabbine yönelmesidir; ancak dua, eylemle birleştiğinde tam bir inanç tablosuna dönüşür. Kur’an’da geçen "İnandık demekle hesaptan kurtulacaklarını mı sandılar?" ayeti, insanın sadece inanarak değil, inancını eylemleriyle ortaya koyarak kurtuluşa ereceğine dair bir hatırlatmadır. Bu ilahi vurgu, bizi niyetten somut bir adım atmaya, harekete geçmeye davet eder.

Bir niyetin eyleme dönüşmesi için hikmetle hareket etmemiz gerektiği aşikârdır. Rabbimizden, ilmiyle amel edenlerden olmayı ve niyetlerimizi hayata geçirip eylemlerimizle hakiki bir kulluk yolculuğuna çıkmayı nasip etmesini dileriz. İlmi artırmak, eylemi sağlamlaştırmak ve niyeti amele dönüştürmek, insanın varoluşunun merkezindeki erdemlere açılan kapıdır.

Dostlar gelin beraber fikirden eyleme giden yolun önemini bir kez daha düşünmeye ve yaşamımızda bu ahlaki perspektifi rehber edinmeye çalışalım. Çünkü asıl hikmet, niyeti amel ile buluşturarak anlamın zirvesine ulaşmaktır.

Selametle

16/07/2025

SARHOŞ

 “Beyhude geçti gençliğim benim

Meyhanede bitti sayısız gecelerim

Bardaklara aktı hep hayallerim

Geride kalan bana, sarhoşluk oldu

Avare gezdim şişeler arasında

Huzuru aradım meyhane kapısında

Donup kaldım gerçeğin karşısında

Eridikçe damlayan, gözyaşım oldu

Biçare yapıştım kadehin dibine

Ümidimi kattım mezemin içine

Geleceğimi yedim leblebi niyetine

Çıkardığım bir avuç kusmuğum oldu

Daldım şarabın geniş havuzuna

Kapıldım viskinin derin dalgasına

Takıldım rakının yeni oltasına

Çırpındıkça verdiğim, yüreğim oldu

Kızdım, bu aşka düşüren kadere

Attım elimdeki şişeyi azgın denize

Haykırdım gökteki yıldızlara boş yere

Pişmanlığım tövbe değil günahım oldu

Kaçtım kovaladıkça beni iyilikler

Durdum aniden döndü felekler

Kurtarır diye uzattığım şu kuru eller

Boş kalınca yıkılan, hayalim oldu

Yalvardım benliğe, beni bıraksın diye

Sığdırdım nefsimi bir küçük şişeye

Tıpa yapıp dilimi, kilit vurdum kalbime

Patlayan sonunda, sadece beynim oldu

Sayısını bilemedim içtiğim illetlerin

Hesabını tutamadım çektiğim zilletlerin

Yeni bir hayat için verdiğim zahmetlerin

Sonu hüsranmış meğer, hepsi yalan oldu

Dayan! Ey Sarhoş! Çıksa da bu canın

Ayılacaksın birgün, hele gelsin o ânın

Hepsi zarar çıkan yaptığım bu hesabın

Tek kârı diye sevindiğim, son nefes oldu”


15/07/2025

SABIR



“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek Müslüman ca yaşayan kimse avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.” diyor efendimiz. O devir bu devir midir acaba. 
Kim bilir…

Bu devirdeki en zor şey sanırım imanı muhafazadır. Kanımca imanı muhafaza etmek iman etmekten daha zor bir hale gelmiştir. Düşünsenize her adımımız ayrı bir batak. Her hamlemiz, yediğimiz lokmalar ve insan ilişkilerimiz. Hepsi bataklıktaki ayrı çukurlarımız. Bu bataklık gül bahçesine çıkar biliyoruz ve gül bahçesinin özlemiyle bata çıka yol almaya çalışıyoruz. Ama ya yolda karşılaşacaklarımız. Ne kadarını kaldırabiliyoruz yaşadıklarımızın. Başımıza gelen her musibette “Neden ben!” diye sormuyor muyuz. Travmalarımız , stres ve psikolojik rahatsızlıklarımız neyin sonucu acaba? Gül bahçesine ulaşmanın sırrı nedir.

Gül bahçesine ulaşacağımıza dair inancımız ne kadar? “Sizi bir imtihan olarak iyilikle de kötülükle de deneyeceğiz.” (Enbiya, 35) buyruğuna ne denlidir imanımız.

Evet iman. İmanın neresindeyiz. Yahu konu başlığı sabır, imanla ne alakası var dediğinizi duyar gibiyim. Nasıl alakalı olmasın. İmanı muhafaza sabır işi değil midir. Öyle ya. Muhafaza dirençle olur.
İman dil ile ikrardan yani sadece bir söylemden ibaret olmayıp kalp ile tasdik edilmesi ve bu tasdikin davranışlarımızı belirlemesi ve aynı zamanda hayatımıza yön vermesi değimliydi. Bu davranışlarımızdaki istikrarı nasıl daimi kılacağız. O zaman imanı muhafaza için sabretmek gerekmez mi.” Başına bela gelip de hoşnutluk ve sabır göstermedikçe hiç kimse imanın tadına varamaz " dememiş miydi Cüneyt-i Bağdadi (Rahimallahu Aleyh)

Peki nedir bu sabır? Nasıl olur, nasıl yapılır? Sabır hakkında bildiğim en önemli şey zordur. Birilerinin dediği gibi eylemsizce beklemek ya da acizlikle tahammülünü zorlamak değildir. Allah’ın vaadine güvendir sabır. O yüzden de eylem işidir. Çünkü Allah’ın vaadi, çalışanlaradır. Sabırla çalışana. Kararlılıktır, dik durmadır. Sürekli bir mücadeledir sabır. Yiğit işidir anlayacağınız. Razı olmamak değildir sabır. “Bazen bir şeyi kerih görürsünüz. Halbuki o şey sizin için bir hayırdır. Ve bazen da bir şeyi seversiniz, halbuki o şey sizin için bir şerdir. Ve Allah Teâlâ bilir, sizler ise bilmezsiniz.”(Bakara-216) ayetini referans alıp; gelene rıza gösterip isyan etmeden hayrından medet ummaktır. Mevlana hz. lerinin buyurduğu gibi sürekli yaz olsaydı bahçedeki çiçekler yanmaz mıydı.

Ahir zamandaki bataklıklardan; sabır küfemize mukaddes sır ve rıza yükünü yükleyerek imanımızı kaybetmeden çiçek bahçesine varacağımızı ümit ediyorum.

Allah iyilerin ve bu yola baş koyanların yardımcısı olsun.

Selametle

13/07/2025

Merhaba Doktor



Merhaba doktor!
Hayır hayır! Otur lütfen ve panik yapma.
Sadece ufak bir kaç sıyrık bu gördüğün yara.
Asıl yara kalbimde yardım et bana
Ve akıl sağlığım da yerinde değil galiba.

Doktor derindeymiş yara bilemedim
Bu kadar acıyacağını da tahmin etmedim
Hayır doktor! O ilaçlar bana göre değildi
O'nun bana bunları yaşatmayacağına çünkü çok emindim.

Evet doktor! O gelemedi evde yerde yatıyor.
Hayır sessizdim o başlattı bilirsin hep iftira atıyor
Sevsem böyle olmazmış  -mışlar falan filan,
Kendi sığlığını benim derinliğimle kıyaslıyor.

Doktor anla beni , korkma ve bakma bana öyle.
Bu gidiş nereye kadardı , bu acı çekilir miydi söyle?
Dedim ya o ilaçlar bana göre değildi.
Duygularım fısıldadı kulağıma
...;dedi : O bunu hakketti.

Beynim yanıyor doktor, karıncalar dolaşıyor.
O sahne ve sözler aklımdan gitmiyor.
Gözbebeklerimi arkadan böcekler yesin
O'nun suratındaki o son ifade beynimden gitsin.

İyi adamsın doktor benden sana zarar gelmez.
...
Gene de unutma. Hiçbir şizofren arkasında not bırakıp gitmez.
...
Doktor.
Doktor.
...
2015

12/07/2025

Kalp Sağlığını Korumanın Kısa Yolu

Yansa parmak uçlarımız koruruz her türlü darbeden , süreriz merhemini , iyileşmesini bekleriz.  Peki kalbimiz yandığında ?? Eşimiz , ailemiz , arkadaşlarımız , komşumuz en yakın bildiğimiz,  güvendiğimiz biri kalbimizi yaktığında ?? Neden merhemini sürüp us ile iyileşmesini beklemek yerine , fırsatını bulduğumuz her an hatırlayarak , daha da derinleşmesi için kaşıyarak , unutmamak için duvarlara vurarak neden daha çok bereleriz ?? Kalbimizi parmaklarımızdan değersiz kılan nedir ?? 
Kalbinizi iyileştirin dostlar. Kalbinizin iyileşmesine fırsat verin.  Yeni yaralar hep olacak elbet. İşte tam da bu yüzden eski yaralara yol verin.  İyileştirin ki , değersiz bir avuç et parçası gibi çürümesin.  Hatırlayın !!! Çürümüş etlerden nasiplenmek için kimler bekler hatırlayın !!! 
Kalbinizi iyileştirin dostlar. Bu herkesten çok size yarar.  İyileşen parmaklarınızla nasıl sımsıkı tutabilirseniz varlığı , İyileşen kalbinizle de öyle sıkı tutabilirsiniz kendi varlığınızı.  Kalemi , çatalı , çiçeği , bebeği tutmak için  nasıl ihtiyaç varsa iyileşmiş parmaklara , kendini tutabilmek için de kayıtsız şartsız ihtiyaç var iyileşmiş bir kalbe. 
Sürün bir seher vakti yağan nur merheminden , siz niyet edin hele bir iyileşmeye , hele bir gidin hastanenin kapısına , Allah'ın yardımı yetişecektir elbet. Görünen yaralara ilaçlar doktorlar hastaneler veren Rab , görünmeyen yaralara da bir merhem yaratmıştır elbet. Siz yeter ki isteyin.
Ayşe Avcı Aydoğan
27.09.2016


Bizim Henry





1822 de Yunanistan'ın bağımsızlık mücadelesine İngilizler ve Fransızlar da destek vererek yüksek rütbeli subaylar gönderirler. Yunanistan ' daki son kale  olan Korint şehrini Osmanlı subayı Salih ağa savunmaktadır. Salih ağa savunmayı kaybedip Yunanlılar tarafından boğularak öldürülür. Eşinin de sarayda kucağında çocukla o oda bu oda kaçtığı söylenir. En sonunda Yunanlı askerler kadını bi odada sıkıştırır. Kadın cama doğru giderek belki kurtulur ümidiyle kucağındaki henüz beş yaşlarında olan oğlunu aşağı atar. Aşağıda bir Fransız subayı olaya şahit olur. Çocuğu yakalar ve kucağındaki çocukla kadının katledilişine tanıklık eder. Durumdan çok etkilenir ve tıpkı kuzey Irak a giden ve vatanlarına bir muhalif olarak geri dönen bazı Amerikan ordu mensupları gibi Yunan düşmanı olur çıkar.

Salih ağanın oğlu küçük Salihle Fransaya döner. Çocuğu nüfusuna alır. Saraya yakınlığıyla bilinen bir aileye geçici bakıcılık için verir. Bu esnada bu aile çocuğu kral ve kraliçe ye vaftiz ettirir ve ona Theophile Louis Henry ismini verirler.

Çok uzatmayalım. Ailenin zenginliği ve birazda saray desteği çocuğun işlerini kolaylaştırır ve donanmada subay olur. Bizim Henry bir görev için Yunanistan' a gönderilir. Orada daha önce yarım yamalak bildiği gerçekleri nihayete erdirir. Babasının mezarını ziyaret eder ve Fransa'ya döndüğünde Salih ismini almak istediğini krala bildirir. Kral başarılı bu subayın isteğini kırmaz. Ancak hala varmı bilmiyorum ama daha yakın günümüze kadar Almanya da dahi var olan o dilde orjinal isim koyma geleneği gereği ve Salih isminin Fransızca da yeri olmamasından ötürü ismini Saly olarak koyabileceği söylenir. Kaderin şu cilvesine bakın ki O günden sonra ismi Theophile Saly olan bizim küçük Salih; Kırım meselesinden dolayı Osmanlı-Rusya arasında çıkan savaşta,Osmanlı'nın müttefiki olan Fransa'nın donanma subayı olarak Karadenize gönderilir.

Bugün Kırım elimizden çıkmıştır belki ama Salih'in komutasında ki cephe başarı kaydetmiş,Fransa da terfi ve onur madalyasına layık görülmüştür. Çocukları ve torunlarıyla ilgilide bilgiler var. Mezar taşına soyu Türklüğünü ve islamlığını unutmasın diye çocuklarının hilal ve gemi yaptırdığı gibi.

Ama ben bu hayat hikayesinden çıkacak onlarca dersten sadece birine değinmek istiyorum. Hani Fravun'un kucağında Hz.Musa'yı büyüten Rabbim in insanlığa vermek istedği mesaj gibi. Hani 13. yy da islama savaş için gelen haçlı ordusundaki 90 bin kılıç ve ok dahi kullanamayan kimi tarihçiye göre 12 yaş altı çocuğun 45 bininin Alp dağlarında telef olup geri kalan 40 binininde islam ordusuna esir düşerek, müslümanlaşarak ilerleyen zamanlarda haçlılara karşı savaşması gibi. İşte böyle bir ders. Salih ağanın oğlu Saly kim bilir nelere daha  vesile oldu.

Siyah ve beyazın , haklıyla haksızın grift bir şekilde flulaştığı şu dönemde bu hikayelerden ders almamız ve Allah' a teslimiyet noktasında kendimizi sınamamız gerekmezmi. Çalışıp işimizi hakkıyla yaptıktan sonra Allah' ın bizi neye ve kimlere hizmet ettireceği konusunda ne kadar değiştirebiliriz kaderimizi.

Bu noktada bize düşen sanırım teslimiyet. Neredesin hırs zindanına hapsedilmiş tevekkül.

Selametle

08/07/2025

Bir Pencere Kanadı

Açın pencerelerini dünyanın ,  boğuluyorum  !!! 
Ortadoğudan yükselen yanık et kokusu doluyor genzime ve her an daha da harlıyor bu ateşi,  batıdan esen , gözünü hırs bürümüş , önüne çıkan ne varsa darma duman eden bu rüzgâr. 
Esmer tenler görüyorum , güneşten değil savaştan yanan.  Trafik lambasındaki dördüncü bir renk gibiler kavşaklarda. Kırmızıyla beraber siyahı da yakıyorlar sanki. Siyaha dönen yaşamlarını gözlerimize sokuyorlar. Fakat yaşama hakkı kimin umrunda ??? Umrumuzda olan tek şey geçiş hakkı. Bize yeşil yandıysa eğer kendi karanlığıyla başbaşa bırakıp siyahı , devam ediyoruz bir sonraki kırmızıya kadar. 
Açın pencerelerini dünyanın ,boğuluyorum! !!
Bu riyakarlık kokusu tıkıyor nefesimi. Sanki nefes , Milenyumda Çocuk İsimleri sözlüğünde geçen bir isimden ibaret gibi. En son ne zaman aldığını bilen yok. Zaten  özçekimlerinden yüzündeki her çizgiyi ezberlediğimiz boş kafaların , nefese ihtiyacı da yok. Zira oksijensizlikten beyin işlevini çoktan yitirmiş. 
Açın pencereleri , kirletilmemiş evrenden hava dolsun , ciğeri beş para etmezlerin birbirini yediği dünyanın ciğerlerine. Temiz hava diyorum , nifak tohumlarının ekilmediği , çocuk kanıyla sulanmamış topraklardan yükselmiş olsun.  Açın pencerelerini dünyanın, boğuluyorum !!!
Kuş seslerinden çoktan vazgeçtim , bari 
sonrasında ölüm ilanı olmayan selâlar girsin içeri.
Ayşe Avcı Aydoğan
Kırılgan bir günün ertesi