reklam

reklam

Davut ZAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Davut ZAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30/08/2025

Hasbahçemiz Anadolu

Anadolu’nun Müslüman oluşuyla birlikte din, asli unsurlarımız arasına girmiştir. Zamanla da ‘ilayı kelimetullah’ ideali etrafında milli bir karakter halini almıştır. Ecdadımız güzel ahlakın elde edilmesini ulvi saymıştır. Bu ahlakı kazanmak için yolun, ehlisünnet itikadından geçtiğini bilir ve bu akide etrafında birleşilmesini tavsiye eder. Ameli olarak Hanefi mezhebi ve itikadi olarak da Maturidilik çizgisini benimser. Devlet yönetiminin temelini adalet ölçüsünün mihenk yapılmasında bulur ve Türk’ün Anadolu’da şekillenmesini bu kaidelere oturtur. 

Sultan Alparslan’ın Malazgirt’ten, Sultan Fatih’in İstanbul’dan başlattığı yeniçağın mayası bu denge üzerine kurulmuştur. Hiç kuşku yok ki, bu fetihlerin arkasında manevi sultanlar vardır. Topal ayakla yol almanın sıkıntısını yaşayanlar bilirler. Bir bölge sadece kılıç zoruyla fethedilmez. Bir toprağın coğrafyasını elde ederek orayı vatan yapamayız. Askerin arkasındaki iman gücüdür şehitlik ve gazilikle rütbelendiren.  Manevi ruhtur muzaffer eden. Fetihlerin kabul görmesinin ve halkta karşılık bulmasının yolu da işte bu maneviyat sayesinde varlık kazanır.  

Türk irfanı ile Anadolu, ruhen kuşatıldığında gerçek anlamda fethedilmiş sayılır. Fetihle birlikte halklar ve coğrafya, irfanımızın büyülü ortamında genel kabul görmüş nice hizmetler gerçekleşmiştir. İnsana değer veren, ruhen geliştiren gönül özlemlerine ilaç olacak manevi reçeteler üreten bir yönetim anlayışı, bu fethin temel ölçüleridir. Geçmişin karanlıklarından bizim medeniyetimizin hasbahçesine yapılan örnek davet zorlanmaya maruz kalmaksızın fetih memleketlerinde kabul görmüştür. Anadolu’nun Türkler eliyle Müslümanlaşması bu güzel yaklaşım sayesinde hayatiyet kazanmıştır. Ne mutlu şanlı büyüklerimize. Onların örnek yaklaşımlarından nice öğreneceğimiz harikalar halen keşfedilmeyi beklemektedir…  

Buradan çıkarılacak sonuç; yenilenme, çağı yakalama, modernleşme adı altında farklı bir yozlaşmaya sebep olmaması gerekmektedir. Yenilenme, ilimde, bilimde ve fende olmalı. Teknikte olmalı, sanatta ve sağlıkta olmalı. Mimari ve üslupta olmalı. Aksi halde bir gelişimden söz edilemez. Yenileniyoruz demek irfandan uzaklaşmak demek olmamalı. Bugünün gücünü mazinin zenginliğinden alamıyorsak başarı hayal olur. İstikbali dünle birbirine bağlamadan ne kültürden ne de irfandan söz edilemez. Böylesi ayrıksı bir durum ise gelişimi ve kalkınmayı beraberinde getirmez. Gücünü mazideki zenginliklerinden alan, insan unsurunu önceleyen, güzel ahlakı düstur edinen, iman ve amel ekseninde ihlaslı nesillerle mümkündür. Gücünü haktan ve halktan alan, adaleti önceleyen, kul hakkı konusunda kılı kırka yaran ve devlet malını emanet bilen şuurlu yapılar Anadolu fetihlerinin arka planındaki gerçekler değil midir?

Bizlere bu hassasiyet içinde bu güzel toprakları vatan olarak bırakan şanlı ecdadımıza şükran ve minnet duyuyorum. Bu vesile ile Malazgirt’i ve Ağustos’un tüm zaferleri ile daha nice zaferleri armağan eden şanlı ecdadımızı hayırla yâd ediyorum. 

Zaferlerimiz kutlu olsun. 

28/08/2025

Hayalden Hakikate

İnsan olmanın gereklerinden birisi de hayal kurmak değil midir? Hepimizin de ta çocukluğundan başlayarak ölümüne kadar kurduğu nice hayalleri var. Kimisi gerçekleşen kimisi de gerçeğin yanına dahi yaklaşamayan. Gerçekleştiğinde sevinçten uçtuğumuz, gerçekleşmediğinde ise suskunluğa gömüldüğümüz hayaller. Hayat kasetimizi şöyle bir geriye sarıp baksak, hayal dünyamızdan geçenlerin ne kadarı hayat bulmuştur acaba. Peki, hakikat denen gerçekliğe ulaşmak için ille de hayal kurmaya gerek var mıdır? Hayal gücümüzü kullanarak aklımıza düşürdüğümüz, oradan da yol bularak hayata aksettirmek için çabalar sarf ettiğimiz o hayaller. Ya hayallerimiz hiç olmasaydı! Olmadan da hakikat yaşanmaz mı, ne dersiniz. Yarınlara umutla bakıp tutunabilir miydik hayata?

Yolculuğumuz ömür takvimimizi bir bir tüketirken; hayalden hakikate mi yol almalıyız yoksa hakikatten hayale mi? Hayalin gerçeğe bakan yüzüne yol alabilmek adına nelere katlanabiliriz. Hiç ölçtük mü kendimizi. Hakikatin içindeyken de yine hayaller kurar mı insan. Yeni hakikatlere kapı aralamak adına. Yine; hakikatin duvarlarına çarpıp ölen hayaller de yok mudur? Hem de içinde güzel güzel meltemlerin estiği rüyalara dalmışken. Gerçeğin acı yüzüyle karşılaşılarak sararan ve bir sonbahar yaprağı gibi dalından düşen hayaller. Sürüklenerek hayatın içinden yok olurlar mı bir bir?

Ne dersiniz? Kurallar, kanunlar, örf, adetler, gelenekler ve toplumsal hoyratlık karşısında cendereye sıkıştırılmış olan hayallerimizi özgürce neden yaşayamayız? Bari hayalde dahi olsun mutluluğu yakalayabilseydi insan. Nedir hayalin bu gerçekçi olmaya dayalı köleliği. Şöyle başını kaldırıp perdesini aralasa hayallerimiz; baskıdan kurtularak nuruyla hayat veren güneşe gülerek bakabilseydi insanlar. Yıldızlarla cilveleşseydi, gecenin en zifiri karanlığını yırtarak. Cesaret edebilseydiler en mahrem anında hayalin gerçeğine dokunurken.  Ne kadar da korkak ve ürkektir oysa hayaller. Cılızdır, güçsüz ve abraştır gerçeklik karşısında. Kaf dağına yolculuk etmek isterken kırılmaz mı kanatları, mutluluğun engin tepelerinde uçarken... 

Vuslata ermek isteyenlerin kurduğu hayal dünyası, neden hayranına kavuşamadan yıkılsın ki. İlle de vuslatın hayalden ibaret olduğunu içi acıyarak mı anlamalı insan.   Evet, hakikat öyle acımasızdır ki; ne âşıklık ne de sevgi sarhoşluğu bile vuslata müsaade etmez bir türlü, hayali dahi olsa. Yüz bulamaz hayal gerçek karşısında. Takati de yoktur ki, galip gelebilsin. Bu tahakküm; insanlarda bıkkınlık, bezginlik ve bedbinlik oluşturur mu bilinmez. Bir gün hayallerinin gerçekleşememesinden usanan insan, teslim bayrağını çekerek acı gerçeklerden yana tavır alır mı? Hasretten usanmış gönlüne nida ederek; “nedir senden çektiğim” der mi? Ya da özlenen sevgiliye seslenerek; “git gönlüne başka kapılarda hayat ara” mı der. Hayalle gerçek arası kurulan köprüler bu kadar zıtlık teşkil etseler de, gerçekten kaçan ve hakikate yenik düşen hayaller kaçıp göçseler de; dünyamızdan asla silinmezler ve izlerini de bırakırlar arkalarında. Zira hakikat de en az kendisine duyulan ihtiyaç kadar mahkûmdur hayale. Gün gelip o da çıkacaktır hayalin karşısına. Çünkü hayalin ne gidecek gücü vardır hakikat karşısında, ne de kendisini yeni hayallere salabilecek isteği. Ateşin etrafında dönen pervaneler misali, başka çaresi de yoktur aslında. Gerçeği bile bile; her şart altında yanmaktan başka alternatifi de! Sordunuz mu hiç kendinize; Hayalden hakikate midir yolculuğunuz, yoksa hakikatten hayale mi? Karar da sizin, sonuçlarına katlanmakta sizin tercihiniz… 

Hayal kalenizin yıkılmamasını, gerçeğin sıkıcılığından bunalan yüreğinizin, çocuk ruhu güzelliğindeki hayallerle ferahlamasını diliyorum.  

25/08/2025

Geleneğin Ağırlığı

Sosyal yaşam içinde muhafazakâr yapısını sürdüren bölgeler de kendini gösteren gelenekler, varlığını sürdürdüğü yerlerde belirleyici rol üstlenirler. Bu yönleriyle bir iç disiplin anlayışını da oluştururlar. Toplumsal yapıya zıtlık teşkil eden bir davranış biçimi, geleneğin duvarlarına çarparak hizaya gelir. Her ne kadar değişen toplumsal yapı, modernizm adı altında geleneklerimizi bir bir yıkmaya devam etse de; yine de bakir kalmış yöreler, birçok geleneği tüm güzelliğiyle yaşatmaya devam etmektedirler…  

Şahsi kanaatim yasanın, inancın ve hukukun yerini almadığı sürece, yardımcı faktör olarak geleneklerin, varlığının korunması taraftarıyım. Fakat söz konusu alanların üzerine taşmış bir gelenekçiliğin de özü tahrip ederek, baskıcı ve asıldan uzaklaştırıcı olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında gelenek, toplumsal gelişmeye zarar verici ve asıl değerlerimizin yerini işgal edici bir konuma gelebilir. Nasıl mı? Hukuk kuralları varken yasa tanımaz bir şekilde gelenekçilik, dini kurallar varken dinin üzerinde bir gelenekçilik, bilimsel verilere ters düşen ve adı gelenek olan bir gelenekçilik, gelenek olmaktan ve fayda sağlamaktan fersah fersah uzaktır, hatta zarar vericidir… 

Yıllanmış kurallar olması bakımından gelenekler konusunda toplumlar, oldukça dirençlidirler. Kolay değişmez ve değiştirilemezler... Gelenekçiliğin hâkim olduğu bir bölgeye -yöre, kasaba veya köye- yeni bir düzenleme getirilmek istendiğinde; hemen tepki koyduklarını görürsünüz. “Bizim büyüklerimizden gördüklerimiz böyle değildir. Senin yaptığın bize terstir. Kaç yıllık eski köye, yeni adet mi getiriyorsun” gibi reaksiyonlarla karşılaşmanız hiç de sürpriz olmaz! Bu yüzden toplumda yer etmiş yanlış da olsa geleneklere karşı durma cesareti gösterebilenler, kesin yorulurlar, üzülürler ve sert duvarlarla karşılaşırlar… Ellerindeki veriler çok güçlü olsa dahi… İdealist bir kişinin geleneğe karşı bir tez ileri sürerken, bu dirence hazırlıklı olmasında oldukça fayda vardır. Çünkü insanın üzerinde bir yılgınlık etkisi yapar ve idealizmi baltalar… 

Kendi içinde gelenekler, bir bakıma iç tüzük kuralları gibidir. Bazen olur yasaların yönetip denetleyemediği ve düzenleyemediği şeyleri gelenekler düzenler. Çünkü geleneğinde kendince bir ağırlığı vardır ve sosyal baskıyı da beraberinde taşır…  

Günümüz değişen şartlarına uyum sağlayan, insani olan ve insanlığın faydasına olan her türlü kural, örf, adet, gelenek ve göreneklerin; sosyal hayatın sürekliliği içerisinde devam ettirilmeye değer olduğu düşüncesindeyim. Çünkü, nasıl ki Anayasayı tamamlayan kanun ve yönetmelikler varsa, geleneklerde bu bağlamda toplum ahenginin sağlanmasına manevi katkı sağlarlar. Hangi sahada ve alanda doğru bir gelenek varsa;  huzur ve ahengin sağlanmasına da olumlu katkılar sağlayabiliyorsa, totaliter değilse ve aslın yerini almıyorsa, geçmişten gelen tecrübelerin bir ürünü ise; o geleneğin yaşatılmaya değer olma hakkı olduğu, zannımca geçerli bir sav ve savunu olmalıdır. 

Kısacası, modernizmi yaşarken geleneği iptal etmemek, gelenekçi olurken de fanatizme kaçmamak ve katı olmamak, toplumsal yapının yararınadır...   

Eski ve yeninin sentezinde; geçmişin mirasına sahip, geleceğin ufkuna hâkim fert ve nesillerden olabilmek temennisiyle, esenlikler diliyorum.

21/08/2025

Duygu Depremi

Maddi kriterlerle elde edilemeyen; genetik, fiziksel, hormonsal ve kalbi bir takım iç itmelerin neticesi ile çeşitli sevk edişler sonucunda oluşan düşünce ve tutumlardır duygularımız. İçgüdü de denilen, olayların zaman ve mekân sınırlarını zorlayarak ortaya koyduğu hissi yaklaşımlardır. İnsan anatomi olarak mükemmel bir tabiatta yaratılmış. Ancak vücut ülkesine geliştirilmesi gereken birtakım cihazatlar da yerleştirilmiş. Bir yönü melek olmaya davet ederken, öbür yönü de kural tanımaz, isyansal bir isteğe zorluyor. Bu açıdan bakıldığında; her bünyede dikkat edilmesi gereken arızalı bir yön bulunmaktadır.  İnsan melek gibi kusursuz bir itaat üzerine yaratılmadığından onun iç dünyası bir irade savaşına tanıklık etmekte. Savaşı hangi yönü kazanırsa eylemi de o istikamette gerçekleşmiyor mu?  Bir cihetle vicdanından gelen doğru sese kulak vererek iç barışını sağlıyorken, diğer taraftan da nefs cihazatından gelen telkinlere de kulak kabartıyor. İnsan olmanın tabii bir gereği bu durum! 

Duygular, çevremizde meydana gelen olaylar karşısında, bizim ona yüklediğimiz anlamlardan doğarlar. Duygusal zekamızın bize sağladığı bakış açısına göre olaylara mana verilir. İnsanın iç dünyasından dışa yansıyanlar öyle her zaman ulu orta olmamaktadır. Duygunun hangi halinde olduğumuzu her yürek ve akıl sahibi tespit edemez. İyi duygular içinde olmak pekâlâ çok önemlidir. İç dünyamıza ait derinlik ve genişliğin çapı iyi ve güçlü duygulardan belli olur. Zira insana yardımlaşmanın güzelliğini duygular gösterir. Duyguyla sever, özler, güler, ağlar, üzülür ya da eğleniriz.  Duygular olmadan hayata güzellik katamaz, iç alemimizi genişletemez, insanı insan yapan bu en önemli özellik olmadan hisler dünyamızın ve düşüncelerimizin derinliklerini keşfedemeyiz. İnsandaki duyguların ciheti ruhi ve mânevi istikamette olduğunda çok yücedir. Melekler, manevi duyguları harekete geçirir, kişiye iyiliği telkin ederler. Böyle olduğunda akıl daima vicdana uyar ve her olayı Kuran’a göre değerlendirir. Duygu olmadan iç dünyaya ait hissedişler mümkün olmadığı gibi akıl olmadan da duygunun terazisi ayarlanamaz. Ruhen derinleşebilmek duygulu olmakla mümkündür ancak. Duygularımızdır bizi maddeye olan esaretten kurtaran değerli nimet…  

Nasıl ki duygusuzluk insanın yıkımıdır. Kötü hisler ve aşırı duygusallık hali de duygunun depremidir. Bu depremi yaşayanlar anksiyete halindedirler. Olayları karıştırır, çıkış yolları bulamazlar.  Halleri pek dengesiz, psikolojileri bozuk, telaşlı ve öfkelidirler. Her şeyden şüphe eder, acelecidirler. İnsanlara güveni eksiktir, endişelidir. Zayıflıklardan her an istifade ederler. Basit düşünür, vesveseli ve negatiftirler. Hata araştırırlar ve teferruatla uğraşırlar. Kin’cidirler, affetmeyi sevmez ve ümitsizlik içindedirler. Sevmek, acımak, üzülmek gibi duyguları eksiktir. Bunlara benzer daha çok belirtileri vardır... 

Bulanık duyguların yoğunluğu kişiye mantıksız işler yaptırabilir. Tekdüze ve sadece duygusal bir hayat, akla hapis hayatı yaşatır. Mantık körelince kişideki hâkim durum da değişir. İletişim ve sosyal hayat olumsuz etkilenir. Bu nedenle duygu ile aklın iş birliğine her zaman ihtiyaç bulunmaktadır. İkisi bir arada olduğunda hayatlar düzenli ve anlamlı olur. Yanlış anlaşılmasın duygusuz olalım demiyorum. Duygu çok kıymetlidir. Kişinin sadece kuru akıldan ibaret olsaydı halimiz nice olurdu? 

18/08/2025

Anlayarak Anlaşmak

Anlaşmanın ilk şartı sevmek ise ikinci şartı da anlamaktan geçiyor. Birbirini anlayan insanlar ise iyi anlaşabiliyorlar. Öyle ise anlaşmak için sevmek ve anlamak kaçınılmaz iki değerdir. Elbette sadece anlamak da yetmiyor. Anlaşılmak da hepimizin beklenti içinde olduğu duygu ve düşüncelerden değil midir? Peki, anladıklarımızı nasıl tanır, nasıl anlamlandırırız. Anladığımız kadar kendimizin de anlaşılmasını beklemekteki olasılık ve oransal değer ne kadardır? Ne kadarlık bir yüzde dilimiyle anladığımızda ya da anlaşıldığımızda gerçek anlamıyla anlaşmış sayılırız. Sevdiğimiz için mi anlamak isteriz. Anlamak isteği ya da merakına yenik düştüğümüzden mi sevme yoluna gireriz. Sevdiklerimizi ne kadar tanıyor veya anlıyoruz. Bu soruların cevabı; kişisine göre, duygulanım sürecine göre, kültürel bakış açısına, sosyal yapıdaki rolüne ve eğitimine göre birçok etki unsurundan nasiplenir... 

Tanıdığımızı ve anladığımızı sandıklarımızın bizleri hayal kırıklığına uğrattığı zamanlarda yok değildir hani! Bu yönüyle bakıldığında; sevgimiz mi gözümüzü körelterek anlayışımızın önünde bir engel teşkil etmekte. Yoksa cinsiyetlerden doğan farklılık dereceleri mi anlama eksikliğine yol açmakta. Ya da bizatihi sevgiler mi insanların birbirini anlayıp tanımasının yolunu açmaktadır. Haydi diyelim ki anladık. Yeterli mi? “Ben sana hak verdim, seni anladım” dedik. Sonuca ya da sorunların çözümüne mutlak manada yardımcı olur mu bu peşin kabulleniş. Zannımca tek başına hiçbir değer insanı sonuca götürmez. Mutlu bir paylaşım ve doğru bir anlayış için, pek tabiî ki daha çok değerin bir arada buluşması gerektiğine kanaat edenlerdenim. 

Evet, hem sevgi, hem anlamak, hem de anlaşılmak tarafların birbiriyle anlaşmasının en kuvvetli çimentosudur. Zan ile gerçek arasındaki fark, bu çimentonun tutma derecesindeki mukavemet kadar barizdir. Bu yüzden tutma yoğunluğunu artırmak gereklidir. Anlamaya çalışmak, sabır göstermek, toleranslı davranmak ve anlayış adına çaba harcamak suretiyle bu kıvam yoğunlaştırılabilir. Tam tersi yaklaşımlar çözülmenin yolunu açar.  Her türlü beraberlikte olduğu gibi anlaşmaya dayalı koalisyonlarda da sevgi ve doğru anlama çabası vazgeçilmezimiz olmalıdır. Anlayışı yakalamak ise bahsettiğimiz süreçlerden geçmekle mümkün. Cinsiyete ait farklılıkların sosyo-kültürel anlayışı çok da etkilemediğine kaniyim. Anlayış dediğimiz bu güzel değerin insanlardaki varlığı zarafet iken, yokluğu da düşüncesizliktir…

Mademki böyledir; öyle ise insan sevildiğini bilmeli. Değer verildiğini anlamalı. Sorumluluk sahibi olmalı. Anlayarak anlaşmak isteyenler inceliklerin farkında olur ve bunun kıymetini bilir. Ve yine bilir ki, anlayarak anlaşan, temiz bir duygu ve zarif bir anlayışla sever. Anlaşarak sevenler beraberliklerini mutlu bir paylaşımla zirveye taşırlar. Hatta bu anlayış düzeylerini öyle bir üst seviyeye taşırlar ki, çoğu zaman konuşmadan bile anlaşırlar. Susarak görürler. Gönülden gönüle yol bularak konuşur, dertlenir, gamlanır ya da sevinirler. Böylesi bir paylaşım ve anlayışla nasiplenmişseniz her şeye rağmen nasibinize sahip çıkmanız gerekir. 

O zaman tercihler sizin uhdenizde! Diler anlaşma yolunu dener bunun doyumsuz hazzına ulaşırsınız. Dilerseniz anlayışsızlar kervanında yol alarak hayatı hem kendinize hem de çevrenize yaşanmaz kılarsınız. 

Anlayarak anlaşmanız, anlaşarak sevmeniz ve paylaşmanız dileğiyle. 

14/08/2025

Alışılmaya Layık Olanlar

Düşünmeden istem dışı ve kendi rutininde tekrar ettiğimiz, ancak vazgeçmek gerektiğinde direnç gösterdiğimiz yerleşik tepkiler midir sadece alışkanlıklarımız. Rutin dışı alıştığımız şeyler de yok mudur hani? Alıştığımız insanlar, sevgiler, yemekler, ortam ve manzaralar. Tecrübenin ürünü olanları yararlı iken, zararlı alışkanlıkların da gözden geçirilmesi lazım değil midir? Eğer yılların süzgecinden geçen ve hayat adına güzel sonuçların elde edildiği, katkı sunan alışkanlıklarsa bunlar, başımızın tacıdır. Ancak bunun tam tersi ise böylesi bir alışkanlığa tabi olmak eskinin bir tekrarıdır. Bu türlüsü, günü kurtarmak olsa bile ancak yarını yakalamaktan da uzak kalmak demektir. Mekanik bir yaşamın zorunluluklarına boyun eğmek ise her yönüyle gerilemenin bir fotoğrafıdır. 

Evet, alışkınlıklardan biraz uzaklaşmak gerek. Kişisel gelişimciler “alışkanlıklar, öğrenilmiş cahilliklerdir” derler. Bu yüzden adetleşmiş alışkanlıklardan, bildik tekrarlardan, papağan gibi aynı şeyleri yapmaktan uzak kalmak lazımdır. Ancak alışkanlıklarımızı terk etmek de öyle kolay bir şey değildir. Yerleşik hal almış tekrarlardan ve öğrenilmiş kolaycılıklardan vazgeçiş insana zor gelir. Hatta ürkütücü bir korkaklığı içinde barındırır. Öyle ya! Yılların alışkanlığıdır vazgeçilmesi gereken. Hep en kolay yoldan öğrendiğimiz işleri yapmak, yolun aynı yönünden gitmek, aynı kaldırımı kullanmak, yatakta aynı yanımızda yatmak, otobüste hep aynı kenarı tercih etmek, yemekhanede aynı masaya oturmak gibi prensiplerimiz vardır. Neden acaba? Çayımıza attığımız şeker sayısı, yemek alışkanlıkları, kıyafet, saç tarama modelimiz, telefon markamız gibi çok sayıda vazgeçilmezimiz var. Beş dakikada bir telefon ekranına bakmak, eve girer girmez televizyon kumandasına koşmak ve daha nicesi. Hayatı tıpkı otomatiğe bağlamış gibiyiz. 

Araştırmacılar, davranışlarımızın büyük ölçüde belirleyicisinin alışkanlıklarımız olduğunu bildiriyorlar. İyi bir şey midir alışmak. Terkettiğimizde boşluğa mı düşeriz? ‘Yeter aynı şeyleri tekrarlayıp durduğumuz’ deyip doğrulsak. Yumruğumuzu sıkarak üzerine gitsek, kronikleşmiş ezberlerimizden kurtulabilir miyiz acaba? Mesela istikrarlı olarak yürüyüş yapmak, diyet yapmak, yüzmeye gitmek, kitap okumak alışkanlıklarımız arasına katılabilir mi? Sigarayı bırakmayı denemek, aynı saatte çay ve kahve içmekten vazgeçip saatimizi değiştirmek. Kanıksanmış bize çok da faydası olmayan tekrarları öteleyip yenilenmek şart değil midir, hayata umutla bakabilmek için. Nedir alışkanlıklardan kurtulmanın çaresi? Pek tabii ki bu ezberi bozmanın panzehri farkındalıktır. Düşünerek hareket ettiğimizde tekrarlarımızla mücadele edebiliriz. Çünkü alışkanlıktan yemek, alışkanlıktan uyumak, alışkanlıktan film izlemek, alışkanlıktan arabaya binmek, alışkanlıktan alışveriş yapmak... rutinliğin ta kendisidir.  Bunların hiç birisi sizi mutlu etmeye yetmez. Öyle ise her işin gayesi, her yaptığımızın amacı, her adımımızın karşılığı olan bir bilinç gelişmeli insanda…

Elbette iyi alışkanlıklarımızı da sürdürmeliyiz. Alıştığımız dostlarımız, bize iyi gelen sevdiklerimiz, huzur duyduğumuz dağ, ova, köy ve manzaralarına gitmek daha nice alıştığımız güzel şeyler vardır. Bütün bunlar, size katkı sağlıyorsa, zihninize faydalı geliyorsa, yalnızlığınıza ilaç gibi ise, ruhunuzu şenlendiriyor ise fikirleriyle ufkunuzu açıyorlarsa onları terk etmeyiniz. Mavi bir gökyüzünde size nefes aldıran, sabahın güneşi gibi içinizi ısıtan, dolunay gibi gecenizi aydınlatan, bir meltem rüzgârı gibi yüzünüzü okşayan, duygu dünyanıza iyi gelen her ne var ise… Kişi, manzara, gönül insanı. Sadık ve vefalı dostlar. İyi ve güzel arkadaşlar, akrabalar… Yokluğunda özediğiniz, eksikliğini hissettiğiniz, gözünüzün gönlünüzün aradığı, varlıklarında ise mutlu olduğunuz  her ne var ise alışılmaya layık olanlardır. En azından kendimiz için…

Kötü alışkanlıklarınızın yerine iyilerini ikame etmeyi, zamanı kaliteli kullanabilmeyi, her fiilimizin amaç ve gaye sorgusunda olmasını ve alışkanlıklarımızı farkındalık bilinciyle yerine getirerek değişimleri yaşamanızı diliyorum. 

11/08/2025

Ahlak mı Etik mi?

Bilimsel veriler her zaman doğru sonucu vermemekte. Bilim yapanlar da zaten ortaya koydukları görüşlerinde “bizim görüşlerimiz mutlak doğrudur” diyemiyorlar. Bu gün ortaya konan bir tez, ertesi gün başka bir tezle ya da anti tezle çürütülüyor. Yanılmışız deyip yeni olan görüşe uyum gösteriliyor. Bu bilim yapabilmenin yoludur. Özgür düşünce olmadan bilimsel gelişmeye kapı aralanamayacağı düşünülüyor. Bu yüzden bilim çevrelerince vahiy ürünü olan dine ve dini kaynaklara da dogma olarak bakılıyor. Bilimsel bir sav için, din eksenli cevap verilince ilk tepkiyi yine bilme iman etmiş olanlar veriyor! “Bilim bunu kabul etmeden biz kabul etmeyiz” diyorlar. Oysa dinin kuralları mutlak doğruları ele verirken, bilimin bu gün kabul ettikleri yarın kendi ağızlarından reddediliyor. Çoğu; izm, akım, ekol, görüş ve felsefi yaklaşım temelini bu yapıdan almakta... 

Dolayısı ile bilim yapabilmek için bilimsel veriler ve yöntemler ışığında yol almak kaçınılmazdır. Zaman zamanda tüm bilimlere rehberlik yapan vahiyden aşırma kopyacılıklar yapıldığı da bir hakikat değil midir? Peki, nasıl yapılmakta bu aşırma işlemi? Pek tabiî ki benzetme ya da devşirme usulü ile. Sorunların çözümüne yönelik sunulan reçete, evrensel ahlakı parçalayarak, parçalı ahlak adlandırmaları şeklinde karşımıza çıkmakta. Bilim ahlakı, siyaset ahlakı, memurluk ahlakı, tıp ahlakı, meslek etiği vb. Her konuda bir ahlak veya etik kavramlaştırılmış. Oysa vahyin süzgecinden geçmiş genel ahlak kuralları bunların hepsini içine almıyor mu? Bilimin ahlakıyla siyasetin ahlakı, historizmin ahlakıyla hedonizmin ahlakı, fikri akımların ahlakı ile vahiy ahlakı birbirleri ile karşı karşıya geldiğinde; söyler misiniz hangisini tercih edeceğiz? Alın size çatışma kuramı. Huntington’un kulakları çınlasın(!) Yok, çıkarlar bunu gerektiriyor derseniz bu defa; Makyavel’in kulaklarını çınlatmış olalım…

Çoğu meselede olduğu gibi etik konusunda da aynı çelişkiyi yaşamıyor muyuz? Değerlerimizin aşınmaya tabi tutulduğu, her güzelliğin buharlaşarak bulutların arasında seyahate çıktığı inkârı mümkün olmayan bir gerçek değil midir? Dinin merhameti, vahyin şefkati ve sünnetin muamelatı güneş gibi içimizi ısıtıyorken, modernizmin seküler dayatmaları, doğrusu ferdi ve kalbi hayatımızı yoruyor. Hatta öldürüyor. Böylece bilim bahane edilerek dünyevileştirilmiş, modern bir putperestlik icat ediliyor. 

Ne dersiniz? Her bilim alanına bir ahlak tanımı yapılınca; öbür alanlarda gizli bir ahlaksızlık mı tavsiye ediliyor. Bilim adamı bilim ahlakına uyunca ticari ve sosyal ahlakı terk edebilir mi? Siyasetçi siyasi açıdan ahlaklı olunca başka alanlardaki ahlaklılığı terk etmesi mi gerekiyor? Bürokrat devlet idare ahlakına uyunca ilme ve bilme ters davranabilir sonucu mu çıkarılması gerekiyor. Oysa ahlak, ahlaktır! Ve bir bütün olarak ele alınıp, her anımıza ve alanımıza, tüm yaşantımıza müdahale edici olmalıdır. “Bir kısmına uyup bir kısmına uyulmasa da olur” havası estirilmesi, insanın sorumluluğuna da fıtratına da terstir. Aklın kılavuzluğuyla böylesine parçalanmış bir ahlak yapılanmasından zannımca; toplumsal, sosyal, siyasal ve özel hayatların bütününü içine alan kuşatıcı bir ahlak çıkmayacaktır. İçi boş retoriklerle, emirlerle, kanunlarla, kurallarla ahlak oluşturamayız. Ahlak bir iç disiplin ürünü olup, kaliteli mücadelenin hayatlarda yaşam şeklini almış halidir. 

Bilimden nasıl bir ahlak türetilecek bunu ben bilmiyorum. Çeşitli bilim dalları adına oluşturulmuş ahlak tanımının da bana göre içi doldurulmuyor. Ya da doldurulamıyor. İlmin anlı şanlı ahlakı dururken, bilmin kesin olmayan ve kendi kendini yalanlayan, kendi görüşünden kendisi çark eden bir yapısından ne etik ne de ahlak doğması, bence zor görünüyor. Ne Comte’nin pozitivizmi, ne Keynes’in faiz ve para teorisi, ne Freud’un bilinçaltı teorimi, ne Marks’ın diyalektiği ne de liberal düşünce sahiplerinin bilimden yola çıkarak kuşatıcı bir ahlak oluşturabilme ihtimalleri yok! 

En iyisi mi, ilk insandan kıyamete kadar varlığını sürdürecek olan ilahi ölçünün çerçevelediği evrensel ahlaka tabi olalım. “Güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyen Gönüller Sevgilisinin izinden gidelim... 

07/08/2025

Adil miyiz?

Bireysel, özel, genel, sosyal ve yönetimsel anlamda Allah (cc) ın koymuş olduğu en önemli ölçülerden bir tanesi de adalet değil midi? Zira hayatların dengede kalması, haksızlıkların önlenmesi ve kargaşaların engellenmesi adına; ne kadar da muhtacız onun gerçekleşmesine. Öyle değil mi? Adalet nedir sorusuna çoğumuz; hakça bir hayat yaşama, adil paylaşım ve herkesin birbirinin hukukuna riayet ettiği düzenin varlığı olarak tarif eder. Adaleti tesis eden kanun ve nizamlar silsilesine de biz hukuk sistemi diyoruz elbette. İnsanların yasalardan gelen hakları olduğu gibi bizzat kendi varlıklarının, diğer insan ve canlılar ile iletişimlerindeki hukuku da adaletin ana içeriğini oluşturuyor. 

O zaman “adil miyiz?” sorusunu da kendimize sormamız kaçınılmazdır. Şayet adaletten söz edeceksek! Bizim, kurum ve kişilerden adalet beklentimiz en yüksek düzeyde olduğuna göre; “biz başkalarına adil miyiz” sorgusunda olmak, adalete bakışımızın da ipuçlarını verir. Devlet yönetimi olarak adil bir sistemin önemi kadar, bireysel adalet de oldukça önemlidir. Zira sosyal yapı insanlardan oluşmaktadır. Birey, sübjektif olarak kendisine adil davranabiliyorsa kendiyle ve çevresiyle de barışıktır...

Elbette adalet çok yönlü tartışılacak bir konudur. Sadece yazılı kaynaklarda karşılığını bulmaz. Toplumun genel geçer kabul ettiği, fiili olarak hayatta uygulanan kural halini almış normlarda adaletin içindedir. Öyleyse bireysel adalet diye sözünü ettiğimiz iç ve dış barışın tesisi için; her türlü diyalogun, eylemin ve fiilin hak ve hukuk çerçevesinde gerçekleştiği bir yapıda olması gerekir. Yazılı, sözlü ya da devlet otoritesi ile tesis edilmesine bakılmaksızın geçerli saydığımız, bireyin kendi vicdanında kabul gören ve hakça benimsenen her şey adalettir.

Adaletin iyi çalışmadığı ya da geç çalıştığı yönetimlerde biz biliyoruz ki, insanlar kendi adaletlerini kendileri tesis etmeye çalışıyorlar. Bu da başka adaletsizliklere yol açıyor. Hayat öyle başıboş değildir. Bir arada yaşama ihtiyacı içinde olan insan, bir arada yaşamak istediği ailesiyle, çevresiyle ve toplumla barışık olmak durumundadır. Ailenin ve toplumun üyesi olmak, kişiye bireysel sorumluluk yükler. Kendi ailesi, eş, dost ve çevresinde insanın sorumluluk alanları vardır. Birisi için hak gibi görünenin diğeri için sorumluluğu olduğu kadar, bu hak ve sorumlulukların tek taraflı görülmesi, pek tabii ki bencillik değil midir? Herkesin herkesten beklentileri olduğu kadar sorumlulukları da olacaktır. Bir hakkın kullanılması, başkalarının hakkını gasp etmemelidir. Size göre de öyle değil mi?

Adalet denilince işin içine; kanaat, vicdan ve içsel boyut da girmektedir hiç şüphesiz. Herkes bu yönüyle kendini eğitmeli, geliştirmeli yakınlarına ve topluma karşı sorumluluk hissetmelidir. Bir kusur olduğunda hep dışa dönük değil, kendisinde de kabahat payı arayabilmelidir. İlla ki yasalarla sağlanan bir denetim de değildir adalet mekanizması. Hoş görünün ve insan olma onurunun güvenilir bir şekilde ve yaşam içinde sağlanması için, her birey ortak sorumluluk almalıdır. İnsanın adalete uygun davranması için ille de yasaların zorlamasına ve emniyet birimlerinin denetimine ihtiyaç bulunmasa gerektir! İç-öz denetimle, vicdani ve akli sorumlulukla bu mükellefiyetler yerine getirilebilmelidir.  

Bu sorumluluk, aynı zamanda kim olduğumuz, ne olmak istediğimiz ve nereye varmak istediğimizin de karşılığına denk gelir. İşte her türlü sorumsuz davranış, söz, fiil veya eylem, hakkı çiğnenen insan demektir. Çevresine karşı cürüm ve eziyet demektir. Kendine hak gördüklerini başkalarının hakkına girerek elde eden kişi, zulüm yapan kişidir. Kendini farklı bir yerde görüp, dünyanın merkezi benim diyerek üst perdeden takılan, başkalarını da kendine kul yapmak isteyenin vay haline! 

Adaletin keskin kılıcı bir gün gelip, zalimlerin de kolunu kanadını kesecektir... 

03/08/2025

Temmuz Sonunda

Son yılların en sıcak Temmuzunu yaşadık. Daha kötüsü orman yangınlarıyla ciğerlerimiz de söndü. Kavrulduk. Eskiden böyle olmazdı Temmuzlar. Bu defa öyle olmadı. Unuttuklarımızı, ihmal ettiklerimizi, ötelediklerimizi hatırlatırken içimizi de yaktı. Unutmak cesaret ister. “Haydi unut da görelim” dercesine… Sıcak terli günler hafızamızın kıyılarına yolculuk yaparak başköşeye oturdu. Eski bir şiiri mırıldanırcasına. Kabuk bağlayan yaralarımızdan tekrar kanadık temmuzlarda…

Bu ay sanki bir iç aynası gibi. Yılın yarısının devrildiği ancak tamamlanamadığı, bir mektubun sonunun yazılamadığı, bir şarkının son notasının okunamadığı bir dönem. Bir buluşmanın ertelenmiş, bir vuslatın kavuşulamamış bir vedanın gerçekleşmemiş yüzü gibi… Yıl bitmemiş daha geride beş koca ay vardır. Ne olursa olsun takvim halen bir umut saklıyordur. Gökyüzünün parlayan yıldızlarından her biri kaydığı bu zamanda sitemlerimizin biri daha kaybolup gider hayata dair. 

Temmuz öğretir bazı gerçekleri. Güneş ne kadar kavurucu olursa olsun, ormanlarımız gibi ciğerlerimiz ne kadar yanarsa yansın bir gün mutlaka serinleten rüzgarlar ortaya çıkacaktır. Bir damla yağmur düşecektir. Bir bulut tepemizin üzerine gelip bizi gölgeleyecektir. Kimimizin çatlağını onarırken kimimizin gözyaşına eşlik edecektir. 

Temmuz ağır geçti bu sene. Yine öğrendik ki her yanış bir serinlik umudu saklıyor içinde. Her susmak söylenecek daha çok şeyin var olduğunun habercisi. Her sitemle sevgiye dair bir başka dil türetiriz içimizde. Aylardan misalle kendimize yolculuk yapmaz mıyız çoğu zaman? Tıpkı Temmuz gibi; bir yanımız ateş gibi kızgın, bir yanımız dal gibi kırık, cam gibi dağınık. Diğer yanımız ise suya kavuşarak toprağa tutunmuş ağaç gibi bir umuda tutunmuş…  

Yüreğimizde sevgiye dair bir nüve oldukça içimiz kavrulsa da yanan ormanların tekrar hayata tutunması gibi yeniden filiz verecektir. Bütün yanmalara inat, var olmanın, tutunmanın hatırlandığı bir zamandır temmuz sonu. Terin yüreklere akma mevsimi sona ermiştir. Gölgelerin suskunluğu, dalların ve yaprakların kımıldamaya erindiği, kirli yapışkanlıkların dağılmaya başladığı, beklemelerin vazgeçişe döndüğü, sabrın eziciliğine teslimiyet ile istemsiz kabulün uygun görüldüğü şu dönem. Biraz göğe biraz da kendimize bakıp işte Temmuz da gidiyor, beklediğimiz ne varsa Ağustos’a kaldı der gibi...  

Umutla sitemi kardeş yaparken, insanı en çok susturan kavruk duyguların mevsimi Temmuz. Gidebilirsin artık!  Yaktığın yetsin tabiatı. Senin kırgınlığın bile sıcak, sitemin bile ter kokulu. Cimriliğin sana kalsın hazana yaklaştı ömrümüz daha ne kadar sabır çektireceksin. Serin suları bekliyor artık yorgun yüreğimiz. 

Ateşten yanan kalbimiz ve duaya açılmış ellerimizle…

06/05/2025

 Hatıra Olanlar

Elden kaçan mutluluklar mı daha çok muhafaza edilir yoksa elde ettiklerimiz mi? Burası bir muamma! Kişisine ve önem atfetmesine göre değiştiğini sanıyorum. Kimi tüketim insanıdır, yaşamak istediklerine ait hatıra biriktirir. Kimileri de tasarruf insanıdır, yaşanmışlıkların özel hatıralarını sahiplenir. Bir sır gibi yüreğinde taşırlar. Bir dua gibi tutunurlar. Ne zaman ki bizim için değerli olan insanları kaybederiz. İşte o zaman başlar büyük acılarımız da. Onlarla birlikte geçmiş, kıymetli her bir hatıra yüreklerimizi burkar. Gelip dokunsalar da yüreğimizin en hassas yerlerine, acıtsalar da en sızılı tarafından, garip bir duyguyla yine de sahipleniriz yaşanmışlıklarımızı. Oysa bir doygunluk vardır kaybettiklerimize karşı. Ama yine de hatırlanılasıdırlar her nedense! 

Bir yakınımızı, bir sevdiğimizi ya da kıymetli bir eşyamızı kaybettiğimizde nasıl acı duyarız? Sattığımız bir arabayı trafikte gördüğümüzde garip bir tebessüm kaplar yüzümüzü. Eski bir dostumuzu gördüğümüzde içimiz coşar. Sevmediğimiz kötü bir hatıranın sahibi ile yüz yüze geldiğimizde de sevimsizleşiriz bir anda. Yani hatıralarımız gelip bizi yoklar, haberli habersiz. Uzun yolculuklar yaparız zamanın içinde “an” denilecek bir süreye sığdırdığımız…

Şöyle bir düşünelim isterseniz. Gündelik hayatın içinde yaşarken, günübirlik bir kanıksamışlık da söz konusudur içinde bulunduğumuz güzelliklere karşı. Sahip olduklarımızın farkındalığını kendimize hiç hatırlatmayız. Bir aldırış etmezlik havası, bir umursamazlık doygunluğu...  Bazen de bunalmışlık ifadeleri söz ve duruşumuzu kaplar. Geride bıraktığımız her ne varsa hepsini de binbir emekle ve azar azar biriktirerek mülk edindiğimizi unuturuz. Sıkılırız içinde bulunduğumuz şartlardan. Yılların örsünde ustasının elinde dövüle dövüle şekillenen demir gibi olsalar da hatıralar, o hoyrat doygunluk nedeniyle kıymetsiz gibi görünürler. Bu umursamaz ve alakasızlık nedendir? 

Belki de aşırı sahiplik duygusunun eminliğinden kaynaklanıyordur.  Nasıl olsa “benim” dersiniz. Azar azar biriktirmenin, teker teker kazanmanın haklı gururu ile. Belki de bu emin olma edası kayıpların başlangıcını oluşturuyordur, ne dersiniz? Bütün hayatımız o azların birikimiyken, sadece çok küçük bir anın büyülü, coşkun, aldatıcı cazibesine yenik düşmek akıl işi midir? Mazinize yakışır mı hiç? Hatıralara sırt dönerek, bir anda coşup, koştuğunuz tek bir duygu, olay, insan ya da bir başka şey. Sadece tek bir anın ihtişamına yenik düştüğünüzün fotoğrafıdır. Parçaya odaklanarak bütünü kaybetmenin aldatıcılığıdır. Gözünüzde büyüttüğünüz ışıltılı bir an, tüm anlarınızı alıp götürmüşse şayet, bütünlüğünüz parçalanmaya başlamıştır bile. Geçmiş olsun! 

Güz mevsimindeki tek bir çiçeğin etkisi ilkbahar çiçeklerine ihanettir. Yeni bir arkadaşlık, eski dostlukları öldürüyorsa maziye vefasızlıktır. Yeni bir nimetle karşılaşmak şımartmışsa nefsinizi, yokluk zamanlarınızın sabrına vurulan ölümcül darbedir. Yıllardır kullandığınız bir eşyayı atarken içinizde bir hüzün oluşmalıdır. Hz. Osman’ın (ra)  abdest ibriği eskidiği için ondan ayrılırken sarf ettiği sözler, hep manidar gelmiştir bana. Yıllardır kullandığı aracını hurdaya ayırırken ondan ayrılan babamın hüznü, hep gözümün önündedir. Ortaokula başladığımda amcamın bana hediye ettiği ağaçtan kalem kutusu ve arkadaşlarımın hediye ettiği kalemler halen özeldir benim için. Her kavuşma sevincinin ardından geçirdiğimiz kıymetli vakitler bittiğinde, mazi olup hatıralarımız arasına karışırlar. Sılamızdan gurbete dönüş başladığında; anne, kardeş, eş, dost ve sevdiklerimizin ardımızdan bıraktığı veda bakışlarını hiç unutamam.  İçim parçalanır... 

Hatıralarınızın kıymetli olması ve hep hatırlanan olmanız dileğiyle. 

02/05/2025

 Aynısıyla Ödeşmek

Köklerinizden kopartmasın yeter ki ayrılık. Kapıları kapatmasın yüzünüze. Ömür yetmez bazı ayrılıklarda tekrar buluşmalara. Gurbetle sıla arasındaki mesafeler uzadığında araya giren nedenler de çoğalır. Kopukluklar, anlaşılmazlıklar veya yanlış anlamalar artış gösterir. İletişim zayıflar, özlemler tahammülü zorlar. Beklemek sabrı yorar. Sonrasında ise kayıplar başlar, ayrılıklara yelken açılır. Sebepler ise bazen sudan, bazen samandan, basit ve küçük nedenlerdendir. Kişi ayrılmak istediğinde kendine bir bahane illa ki bulur ve ikna eder kendini. Vicdanını da rahattır böylece. Nasılsa içini acıtmayacak şekilde kani gelmiştir ayrılmaya. Küçük yaralar ve acılar ise zamanla kabuk bağlar. Böyledir hayat çoğuna göre…

Konu gelip burada da bilinçlenmeye dayanıyor. İnsan hayatında bilinç çok önemsenmelidir. Ayrılık konusunda da işe yarayacaktır şuur düzeyi yüksek olmak. Kesin ayrılık yaşanacaksa ve bu kaçınılmaz ise, kafada, gönülde, fikirde ve istikbalde ümit bitmiş ise bu kötü bir durum ve zoraki ayrılıktır. Kötü olanı dahi iyi şekilde sonlandırmak ise aklın, vicdanın, imanın, insafın, ahlakın ve insan olmanın bir gereği değil midir?

Bu nedenle; açık kapınız olsun ayrılıklarda. Dünya küçük. Kırgınlıklarınızın dozu an olup gün geldiğinde, şartlar zarureti gerektirdiğinde yüz yüze bakılmaz etmesin sizi. Tepkilerinizin ayarını iyi yapın.  Zira Hz. Yunus’un ifadesiyle; “Biz bu elden gider olduk; kalanlara selam olsun, bizim için hayır dua, kılanlara selam olsun…” diye bilmeliyiz. Hatta böyle demekle de iş bitmez.  “Hakkınızı helal edin” demekle de haklar yerini bulmaz. Söz değildir sadece hakka girmek. Eylemdir, aynıyla ödeşmektir. Gönüldür; kırılmaların da sevdaların da durağı. Kalplerde yer bulanlar kolay terk etmezler o otağı. Mesafeler ve şartlar ayırsa da sevenleri, kökleri, uzantıları tortuları hep bir yerlerde küllenmiş üfürülmeyi bekler. Kimse ayrılmak için bir araya gelmez, sevmez, tanış olmaz. Bu yüzden ayrılıklar kötü sonlardır. Sonuçları da üzücü ve yorucudur. Ayrılıkların ardında çok hatıra vardır ve onların hepsi de sizin yaşanmışlığınız ve size ait olanlardır. Yaşandıkları için hayatınızdan çıkarma ihtimaliniz de artık kalmamıştır. Bıraktığı duygu ne olursa olsun ister mutlu anlar ister acı veren zamanlar; an olur da kendisini yer yer hatırlatırlar hep…

Gecesi hüzün, gündüzü ise sözün bittiği yer olan ayrılıklar olmasaydı, insan olgunlaşır mıydı hiç? Kemale erdiren acılardır kişiyi. Şahsiyet sahibi olmak için hasret çeşmesinden ayrılık suyu içmek gerekir kimi zaman. Büyütür insanın tecrübe yaşını. Kemale erdirir ayrılık acıları. Beraberliğin nimetini iyi karşıladığımız gibi ayrılığın külfetini de insan gibi göğüslemek lazımdır geçmişin gül hatırı ve geleceklerinizin kaosa dönüşmemesi için.

Ayrılıklarınızın ardından bir yıkım ve travma yaşamamanız, asıl meselenin “Allaha ısmarladık” diyecek bir yüzle sona ulaşmak olduğunu bilmeniz dileğiyle. Çünkü er ya da geç, ama öyle ama böyle her şey ve herkes ayrılığa hamiledir. Bundan kaçışımız yoktur…

29/04/2025

 Yazının Yankısı

Söz uçar yazı kalır demiş büyüklerimiz. Bilginin korunması ve yazının önemine dair çok kıymetli bir söz.  Suların sel haline gelip çağlaması için çok yağması gerek, yağmur ve karın… Sonrasında sel akıp gidince bıraktığı mil, kil ve kum bir berekettir çiftçiler için. Aynen bunun gibi sözlerin dizelere gelip inci tanesi gibi sıralanması içinde; kaynağının güçlü olması gereklidir elbette. Sonrasında gelen ise yazı demektir. Evet, “söz gider yazı kalır” çok önemli bir hatırlatma benim de dikkate aldığım. Öyle yazılar vardır ki, sahibi dünyada iken anlaşılamadığı halde öldükten sonra kıymetlenen ve anlaşılan, yıllandıkça önemi daha bir kavranan. Belki de bizim toplumumuzun genel bir karakteridir ölenlere daha kıymet vermek! Tıpkı; “kör ölür badem gözlü olur” ifadesinde olduğu gibi mi, yoksa gerçekten öyle olduğundan mı? Karar sizin…

İnsanı unutulmaz yapan geride bıraktığı izlerdir hiç kuşkusuz. Bu izlerin en önemlisi ise; eser halini almış yazılar değil midir? Âdemoğlu dünyadan gitse de kelimeleri kalmıyor mu, hayata atılmış imza ve ipliklerden örülmüş nakışlar gibi.  Yıllar boyu adeta görmezden gelinerek insanların gadrine ve ihanetlerine inat, yazıları tek vefalı kalan olmuyor mu arkalarından…  

İşte; “ilmin zabtı rabt altına alınması” tavsiyesinden, “İnsan hafızasının malullüğüne” dair söylenmiş sözlerin tamamının da haklılığı; çağlar ötesinden günümüze eserleriyle seslenen yazarların hâlâ okunuyor olmasında yatmıyor mu? Evet, yazar okundukça kendisini daha da bir yazmaya adayıp, vakfeder. İtici gücüdür bir bakıma okur kitlesi, yazarın motivasyonunda.  Fakat yazdığı yazıdan beklenen ilgiyi görmemişse yazar, çokta önemsememeli bunu. Zira yazan önce kendisi için yazmalı. Her yazının, her okuyanda aynı düşünceyi uyandırmayacağı da muhakkaktır. 

Her insanın yetişme biçimi ve kültürü farklı olduğundan okunan yazı, ayrı ayrı makes bulur insanların dünyasında. Herkesin hayata dair yaşanmışlıklarının ve algılamasının farklı olması bir zenginliktir aslında. Bu nedenledir ki, her okuyan farklı anlamlar yükler yazıya. Kendinden bir şeyler bulması nispetinde yazıdan etkilenir, onu sahiplenir, kendinde olanlara göre değerler yükler ve önemser, yazıyı da yazarını da. Sizin de böyle okuduğunuz ve sahiplendiğiniz yazı ve yazarlar yok mudur hiç?  İçinde kendinizi bulduğunuz, sahiplendiğiniz ve tam benim duygu ve düşüncelerimi ifade ediyor ve “benim yarama tuz basıyor” dediğiniz. Her yazı birazda bireysel ve toplumsal gerçekleri bünyesinde barındıran bir iç sızısının dışa vurumudur aslında! Bir iz düşümü ve iç buruntusunun ifşası niteliğinde... 

“Yazılmış her kelime ölüme karşı bir zaferdir” der, Michel Butor.  O yüzden sürekli yazmalı insan! Hem de öncelikle kendisi için yazmalı. Kendiyle konuşmak için, kendini dinlemek için yazmalı.  Kimi zamanda anlaşılmak için yazmalı elbette. Kalıcı olmak için… 

25/04/2025

 Yiğidin Borcu

Her devirde olduğu gibi bu devirde de değişik kategorilere konulabilecek insan yapıları mevcut değil midir? Kimi zengin, kimi fakir, kimi aksiyoner, kimi miskin, kimi güçlü, kimi aciz, kimi sağlıklı, kimi hasta, kimi cömert, kimisi de cimri… Fakir olmak ayıp değildir şu fani dünya hayatında. Ancak olsa olsa miskinlik yapmak ayıp olarak karşılanması lazımdır. Ancak, bir büyüğün tanımıyla; “Ahir zamanda fakir Müslüman fâsık (günahkâr) Müslüman’dır” diyor. Böyle bir realite de var ki, unutmamak gerekir. 

    Demek ki devir ve şartların değişmesi karşısında bakış açıları ve duruşlarda fazla direnemeyerek değişime uğruyor. Fakirlik, daha çok iktisadi hayatla ilgili bir tanımlama olduğuna göre; çözümü de yine aynı alan içinde yapılacak düzenlemelerle mümkün. Bu düzenlemeler bazen kurumsal olarak yapılması gerektiği gibi temelde ise bireysel olmasının gerekliliğine inananlardanım. Niçin? Çünkü Allah çalışana veriyor da ondan!  İnsan, Allah’ın gönderdiği hakikatlere inanmasa dahi; şayet çalışıyorsa o kişiye yine de almıyor mu çalışmasının karşılığını? Hem de Allah’ın (cc) esmalarının bir tecellisi olarak! Toplumsal açıdan bakıldığında ise; eskiden var olan borç alıp-verme müessesindeki karşılıksızlık ve beklentisizlik ölçüsünü, biz bugün, uygulama sahasında maalesef göremiyoruz. Ekonomik düzen içinde enflasyon diye bir realite ceplerimize girmiş, kemirip duruyor. Sadaka ve zekât müessesi de çoğunlukla rafa kaldırılmış. 

Şu günlerde bütün dünyada iktisadi bir daralma yaşandığında şüphe yoktur. Tekrarın faydasından hareketle; yüzleri gülmeyenlere yardım etmek en tabii bir gereklilik değil midir? Bir zamanlar; infak etmek, yardımlaşmak, fakirin ve düşkünün elinden tutmak bir erdem değil miydi? Şimdi ne oldu bu güzelliklerimize? Yerlerine hangi anlayışlar getirildi? Paraya taparcasına önem verildiği bir devirde, karşılıksız olmanın hiç imkânı var mı? Oysa parayı amaç edinmeden sadece araç görerek hareket edebilenler, paranın esiri olmayanlar değil midir? Maddiyatı amaç görmek, paraya uşaklık iken, araç görmek ise paraya efendilik yapmak anlamına gelmez mi? Elbette seçim yine insanoğlunun kendisine bırakılmış!

Kapitalist dünyanın, rasyonalist anlayışın ve emperyalist yaklaşımın doğurduğu sonuçlar değil midir, zamanımızda yaşanmakta olan ve tanıklık ettiğimiz şu ibretlik manzaralar? Borç batağındaki insanları canavarlaştırarak insanlık sıfatlarını bir bir ya da toptan kaybettiren gerçek sebep, başka hangi sistemin ürünü olabilir ki? Hz. Ali; “Borç mü’minin lekesidir” derken, kim sokmuş insanlarımızın fikrine; “Borç yiğidin kamçısıdır” diye böyle bir ölçü bozukluğunu? Borçlulukla yiğitlik kavramı birbirine bu kadar zıt kulvarlarda dururken, nasıl olmuş da bir arada örtüştürülmüş? Sormak isterim size; Borcu olanın yiğitlik yapma şansı var mıdır acaba? İcralık aileler, ipoteklere el konulması, hacizler, süresi on yıllara sarkan uzun vade ve yüksek faizli krediler bize bir noktayı işaret etmiyor mu? Ne dersiniz? Dağılan yuvalar, yaşanan acılar, cinnet hadiseleri, açlık, sefalet, fakirlik, kavga ve gürültüler kapitalist ekonomi düzeninin bize attığı kazıklar değil midir?

Öyle ise; fakir ve borçlu kaldığında hem dünyada hem de kabirde esir olacağını bilmeli insan. Fakirlik kendiliğinden ise bir kabahat değil iken, fakir olmak için yarış etmekten ve kendi sorumsuzluğundan ise kabahatlerin en büyüğü değil midir? Yine fakir düştüğünde şartların acımasızlığına teslim olmak, kolayı tercih etmek ve miskinlik yapmak, asıl kabahatlilik değil midir? Halbuki hadisi şerifte gerçek fakir için; “Zenginlerden beş yüz sene daha önce cennete gireceği’ müjdesi verilmişken… 

Çok boyutlu küresel istilanın kurbanlarından olmamak dileğiyle. Kazancınız bereketli, işleriniz yolunda ve zenginliğiniz paylaşımcılığınız olsun.  

22/04/2025

 Kendimizi Avutmak

Gerçek bir tanedir. Herkesin gerçeği kendine göre olduğunda ise çatışma başlar. Elbette genel geçer gerçekten bahsediyorum. Yoksa tali konulardaki farklılıklar hayatın ve insanların zenginliğidir hiç şüphesiz.  Ancak insan sübjektif bir varlık olduğu için gerçeği bilse de göre göre kendini ikna etmek ister. Sebeplere tutunur sırf kendi isteğine tabi olmak için. Oysa hakikat ile kendi isteği çeliştiği halde yüzleşmez gerçeklerle. Toplum olarak aldanmayı seviyoruz bu yüzden. Gerçeğe sırt dönüyoruz. Avutuyoruz kendimizi “belki de şöyledir ya da böyledir” diyerek. Keşke dediğimiz günlere kadar bu davranış ve beklenti biçimi böylece sürüp gidiyor. 

Neden peki? Hayal kurmak, rüya aleminde yaşamak veya huzurumuz kaçmasın diye hakikatin peşinden bir türlü gitmeyiz. Kaçak davranırız kendimize de. Böyle olduğunda kandığımız yalan, inanmadığımız o gerçeklik alanını büyütmeye devam ederiz. Hakikatin duvarına çarptığımızda meydana gelen boşluk da bir o kadar büyük olur. Yolunda gitmediğini gördüğümüz halde cılız umutlara tutunarak kendimizi avutmak ne büyük bir gaflettir halbuki. Hastalığımızı kabul etmeyiz, sevilmediğimizi kabul etmeyiz. Yolunda gitmeyen şeyleri inkâr eder yolunda gibi görmek isteriz. Olmazı oldurmaya, “sinekten yağ çıkarmaya”, “tekeden süt sağmaya” çalışıp inadına ve dikine yürürüz kendimizin zıttına. Ağır hasta olunca grip olduk deriz. Anlaşmazlığa düştüğümüzde sorgulama yapmayız. Oluruna, olmazına bakmayıp tutunmak isteriz kendimizi avutmak pahasına da olsa… 

Halbuki biz kabullenmediğimizde gerçek değişmeyecektir. Gözümüzü kararttığımızda sonuç bizim istediğimiz gibi olmayacaktır. İnatlaştığımızda kaybeden yine biz olmayacak mıyız? Gözlerimizi kapattığımızda, gördüğümüz karanlıktır sadece. Hakikat kaybolup gitmeyecektir. Sadece kendimizi köreltmiş olacağız. Dertlerimize çare olmayacaktır kendimizden kaçmak. Gün gelecek avunamaz hale geleceğiz çünkü. İstediğimiz kadar görmezden gelelim sorunlu gidişatı. Ne değişecek ki? İnsanların huyu suyu mu değişecek. Bizim hayallerimize, avuntularımıza, isteklerimize uygun hale mi gelecek her şey? Tabii ki tartışmalı alan diyenleriniz olabilir. Hakikate teslim olup bir kez üzülmek yerine sahte bir mutluluğa tutunmak doğru mudur? İnsan ne garip bir yaratık değil mi? Ölçü bozulunca, hakikatin terazisi şaşınca, kitabın şirazesi kayınca normal tepki beklemek de hayal oluyor elbette. 

Sahte olan ne varsa ne bir mutluluk getirir ne de sahte bir inanç sonsuza kadar sürer. Amentüyü bozmamak lazımdır. İnancın tersine bir kabullenme gerçekten zordur. Sevgisinden ve güveninden vazgeçmesi de. Haksızlığa uğradığı ve emeklerinin ziyan olduğunu kabullenmesi de biraz zaman alabilir. Bıçak kemiğe dayanana kadar ya da şartlar kabullenmeyi zorlayana kadar insan inanmamayı, bilmemeyi yani kolay olanı seçmiş olsa da er geç kaçtığınız doğru ile yüzleşeceksiniz. 

Seçenek bol mu diyorsunuz.  Halen kendinizi kandırmaya devam etmek mi istiyorsunuz. Size yapılan yanlışları ya da yüzünüze hakikati söyleyip uyarıları görmezden gelip mutluluk hayallerine, sahte sözlere tutunmak mı istiyorsunuz?

 Tevil ve yorumlarla kendinizi ikna etmeye devam edin o halde. Ne diyordu Tevfik Fikret; “Ezeli bir şifadır aldanmak…”




18/04/2025

Umursamalı…

Umursamak bir önem göstergesi. Değerli bildiklerinizi dikkate alma belirtisi. Üzüntü, dert, sıkıntı ve duygulanımlarının tarafınızdan önemsendiğine işaret eden önemli bir bulgu. Nasıl ve niçinliğini irdeleme, umursanana kendi dünyanda bir yer açma, sevinçleriyle sevinme üzüntüleriyle üzülme hali. Ona gelebilecek zarar ve ziyanlardan yana kaygı taşıma, iyiliklerden yana yardım sağlama ve sevinme durumu. Bu yüzden sevdiklerimizi umursamalı ve sevdiklerimizce umursanmalı ki, sevip, sevildiğimiz bir parça hissedilsin. Umursamamak ise bir değersizleştirme bir vazgeçiş hali değil midir? Hani öfkeli zamanlarda duyarız. Sözcükler arasında kaynayıp gider. Beyaz dizilerde şahit oluruz. Kavgalar arasında söylenen söz olarak çıkar ağızlardan “umurumda değilsin, seni umursamıyorum” derler, bağıra çağıra. Oysa azcık üzerinde düşünüldüğünde; sözden öte ciddiye almayı gerektirecek bir eylem değil midir umursamamak ve umursanmamak...

Bir de umursadığınız halde umursamazlıktan geldiğiniz, önemsediğiniz halde önemsemez tavır takındıklarınız vardır. Yani maskelerin ve mazeretlerin arkasına sığınarak görmezden geliyormuş gibi yaparak umursananlar vardır. Yahut tam tersi umursuyormuş veya umursanıyormuş gibi görünenler! Umursanma isteğine gelince o, bir bekleyiş ve umuttur yarınlara tutunabilmek için. İstemekle elde edilir mi o da bilinmez pek tabii ki! Zannımca duygunun gücü belirler elde tutulup tutulamayacağını.  Aklın duvarlarını yıkıp, bendini aşarak. Yahut bir tecrübenin inkisarına sıkışarak! İnsanoğlu böyledir işte. Duygunun bin bir gel-gitleri arasında zikzaklar çizerken, dolambaçlı yollarda gezinti yapar. Kimisinde duygulara demir atar, kimisinde de aklın hakikatlerinden demir alarak yola çıkar. Hangisi galip gelirse zaferi o kazanır. An olur ikisi arasına sıkışan pres mahsulü bir görüntü de endam eder hal ve tavırlarda. Kâh olur bir umuda tutunur çığlıklarla, kâh olur bir kırgınlığın demir pençesine. Gökyüzündeki bulutlarla yarışmak ister yağmur bulutlarına eşlik ederken. Bulutu dağıtan güneşe dokunmak ister duygular tomurcuğu gül açarken. Bir gök kuşağının renklerine bürünür hafif bir tebessümle uyanırken. Hâsılı; heybesi doludur umursamak ve umursanmak istenenlerin… Bu haliniz ne zamana kadar sürer dersiniz? Sanırım gönül saraylarında kurulan krallık ya da kraliçelikler tahtını kaybedene kadar olmalı... 

En güzeli ne mi dediniz? Sanırım boy aynasına bakmalı! Oradan yansıyanlar;  kırık bir bakış ve nemli bir dokunuştan sıyrılan sırça bakışlar mıdır? Yoksa inkârı mümkün olmayan ve ışıkları gönül aydınlığına denk düşen asil ve onurlu bir aksetme midir şafaklardan sızarak içimizi ısıtan?  Evet, duygular kırılgandır bir mücevher kıymetinde ve bir buz hassasiyetinde. Ürkektir yetim çocuk misali. Cesurdur gözü kararmış yiğitler gibi. Korkaktır kaybetme endişesiyle. Sonuç ise herkes için aynı değil midir? Cesedimiz çürüyüp karışırken toprağın cömert derinliğine, ruhumuz her an yeniden dirilir yeni bir umudun gizemiyle. Bir seçenek daha vardır elbette! Ne mi? Kendi duygularımızla restleşmek! Kendi sırrımızın dalgasında kulaç atarak yine kendi denizimizde boğulmak...  

Oysa hep bir yalnızlık iz düşümüdür duygusal darp izlerimiz. Her öykümüz bir mevsime denk düşer yenilgi ve kırılganlıklarla örülmüş. Yenilendikçe dönüp kendimize batacak bir diken gibidir yalnızlaşmak için söylediğimiz sözler. Vazgeçmek zorunda kaldığımız öz’ler. Bu yalnızlığın şifrelerini çözecek olanlar ise; umursanılası, önemsenilesi ve değeriyle bütünleşerek hayatlarımızdan uzak edilmemesi gerekenlerdir. Umursanmama duygusu ise bir ümidi kaybetmenin korkusuna eşittir çoğu zaman. Bir daha geri gelmeyecek kayıp zamanın habercisine. Gelip geçenlerin ardından yaşanacak pişmanlık sözcüklerinin ezbercisine… 

Sırf bu yüzden bile; değer verdiklerinize, sevdiklerinize ve kaybetmeyi göze alamadıklarınıza bu sözü sarf etmeyin derim. Bu gerçeği anlamak için de pişmanlıkların pençesinde duyguların miadını dolmasını beklemeyin. 

Umursayıp, umursananlardan olabilmek dileğiyle. 

15/04/2025

Sancı Çilesi


Her hayatın bir gerçeği ve temel olarak dayandığı değerleri vardır. Bu nedenle hakikati de kendine özgü ve kendi penceresindendir. Hükümlerini verirken, yargılamasını yaparken ve olayları değerlendirirken bu temel üzerinden şekillendirir kişi. Tepkilerini ona göre sıralar. Ne varsa heybesinde veya torbasında ne öğrenebilmişse yaşamında referans değerleri de bunlardan kaynaklıdır. Geçmişten ne taşıyorsa bilinçaltında, sancılanması da yaşam biçimi de yine buna dairdir. Değiştiremez mi bu durumunu insan? Azmin elinden ne kaçabilmiş ki? 

İmtihan mühimdir. Kader kitabı bize gaip. Bir bilmece çözer gibi aramalı insan kendi hakikatini. Yol aramalı. Sığınmalı büyük şemsiyeler altına. Bu yoldan geçmişlere tabi olmalı. Rehber edinmeli sancı tecrübesine sahipleri. Tercüme etmeli onlara dair söz ve hayatları… İşte o vakit, hakikat insanı olma sıfatını kazanmış oluruz. Yeter ki imgelerimizden, ritüellerimizden ve şablonlarımızdan kurtulabilelim. Hakikati kafa gözüyle aramaktan sıyrıldığımızda ve mazinin darp izleriyle görmekten vazgeçtiğimizde gerçeğin perdeleri aralanır. İşte o zaman körlükten kurtulup gönül gözü ile şekil alma ve hakikatin yerli yerini bulma arzusu gerçekleşir. Huzur ve mutluluğu arayan her insan böylesi yüce bir sorumluluğun sancısını çekmelidir. 

Evet, her birey beklentilerinin sancısını yaşar. İdeallerinin ve hayallerinin doğumunu bekler. Hiçbir beklenti kendiliğinden ayağımıza gelmez. Lakin her zaman hedeflerimiz de bizim istediğimiz gibi gerçekleşmez. Bir fikir ve gönül adamının ifadelerine tanık olmuştum; “Yiğit ölür namı kalır, eşek ölür semeri kalır, pehlivan ölür kispeti kalır. Ben ölünce neyim kalır? Yirmi beş, otuz kitap. Onlarda beni ne kadar yansıtır. Çok derin sancılar içindeyim” demişti. Ne kadar manidar sözler değil mi? Bir fikir insanının ruh halini en yalın haliyle yansıtıyor. Günümüzde insanlığın dertlerine ve İslam’ın hassasiyetlerine duyarlı dava adamları beklenen sayıda yetişmiyor, yetiştirilemiyor. Gidenlerin yeri de kolay kolay doldurulamıyor. Yürek burkan hakikatler ve sözler bunlar.

Sancısız insan boşluk içindedir. Sancıya hamal olan ise hayatını bu doğrultuda düzenler. Ot gibi toprak gibi taş gibi yaşamaz. Kâinatta her şey bir hikmetle yaratılmıştır. Onların bile bir görevi ve sorumluluğu vardır. Biz eşyanın hakikatini anlayamasak ya da göremesek de. Yaratılmış bütün varlıklar görevlerini yerine getirme sancısı içindedir. 

İnsanoğlu mu dediniz? O bir kaçak, tembel ve sorumsuzdur çoğu zaman. Halbuki boş sebeplerin, boş işlerin sancısı ile zaman tüketmek büyük bir kayıptır. Sadece canımızın istediği yemeği ve bedenimizi arzuladığı tatlıyı yemek için olmamalı yaşanmışlıklar. Eşya, giyim ve lüks yaşam isteği olmamalı tek sancımız. Gelip geçici fani lezzetler uğruna acı çekmeye değer mi şu kısacık dünya?

Sorgulama yaptığımızda insanın sorumsuzluğunu anlamak adeta imkansızlaşıyor. Ne yazık ki, insanlar kolayı tercih ediyorlar. Dünyalık yaşıyoruz. Kutlu davaların sancısına dayanıklılığı göze alamıyoruz. Fikrin, davanın, amacın, kulluğun, iyi insan olma mücadelesinin gayretine giremiyoruz. Acılarına katlanamıyoruz. Ucuzu, kalitesizliği, yorulmamayı tercih ediyoruz. Basit yaşıyoruz. Kendimizden ve hakikatlerden kaçıyoruz. Güya kurnazlık yapıyoruz. Göz açıklık ve cadılık peşindeyiz. İnsani yolculuğumuzda ruhlar aleminde verdiğimiz sözü unutup sadakatsizlerden oluyoruz. Hayat yumağının topağını iyi kul olma mücadelesi uğrunda çözmek için hiçbir çabamız yok. Dünyalık rahatlık içinde zamanı hoyrat bir şekilde harcayıp tüketmekle meşgulüz. 

Rüya gibi bir hayatı, hayaller denizinde yüzerek yaşıyoruz. Rüyamızı bozanlardan da hızla kaçıyoruz. Çünkü nefsimizin işene gelmiyor diğer türlüsü. Bizi bizimle tanıştırıp barıştıracak, kendimizle yüzleştirecek ortamlardan derhal uzaklaşıyoruz. Kendi rahatlığımızdan memnunuz zira. Nasıl olsa dünya peşin. Sonumuzu düşünmek ise keyfimizi bozacak. O halde sığ sularda yüzmeye ve kendimizi kandırmaya devam edelim. Ne zamana kadar? Gerçeğin duvarına çarpıncaya kadar...

Veyl bize, vah bize, ah bize…

11/04/2025

Mutluluk Çabası


Huzur nedir, insan nasıl elde edebilir bu duygunun tatminini? Sürekli olmayan bir huzur hali mutluluk olarak kabul edilebilir mi hiç? Anlık neşelenmeler, insan mutluluğunun bir ifadesi olarak kabul edilemez elbette. Mutluluk bir iç huzuru ve bu huzurluluk halinde de devamlılık esas değil midir? 

Bir de mutlu olmayı şekil şartlarına bağlayanlar vardır. Yani mutluluk oyunu oynayanlar! Dayatmacı ve çevresel baskılarla insanların sosyal rol açısından vazifeye zorlanması, ferdin gönül zenginliğinin kaybettiren en tehlikeli durumdur. Zira kişinin bireysel özgürlüğünü sırf kuru bir görevi ifa için feda etmesi, duygularını öldürmesi anlamı taşımaz mı? Bu kısıtlama insana gelecek açısından ne derece huzur verebilir ki? İstediği gibi tepkiler veremeyen, özlemlerini, öfkelerini, sevgisini, hasretini veya kıskançlığını dilediğince ifade edemeyen ne kadar özgür sayılabilir? Yine; duygularını istediğince ortaya koyamayan birey, ne denli hür olur ve nasıl huzur bulabilir? Sırf bir şeyi yapmak için yapar mı insan? Bunun adını; başarabilirse sevgi, başaramazsa görev addederek hayatını ilelebet sürdürebilir mi hiç?

İnsanın içindedir mutluluk biraz da. Dışınızı nereye olsa alıp götürebilirsiniz! Ancak, insanın içi bir yerlerde kalmışsa; ait olduğu yer de orasıdır aslında! Gittiği yer, mekân, köşe bucak, şehir ya da insan! Saraylar hükmünde de olsa, insana kafes gibidir şayet yapmaya çalıştığı şey; zorlama mutluluk elde etme çabası ise. Kaçtığı halde kaldığı yer ise; o kişinin aslında gönül sarayıdır. Kalması gereken yerde mutlu olmasını başaramayanlar, kalacak yürekliliği göstermek yerine gitme kararlılığını gösterdikleri için, hayatlarını da heba ederler bir bakıma. Kalma cesaretini gösteremediklerinden kendilerini de kalması gereken yeri de mutsuz etmeyi başarırlar maalesef... 

Kendi iç dünyalarında aradıklarını bulamayanların başka arayışlara yöneldikleri bir gerçek değil midir? Aradıklarını bulanların da; o mutluluğa kendilerince yöntemler geliştirerek şekil vermeye çalışmaları, bu güzelim duyguyu ellerinden uçurmalarının başlıca sebebi değil midir? Mutluluğu ile yetinmeyerek, yeni sığınaklarda mutluluk derdine düşünlerin, bulduklarını sandıkları şeyin aslında mutsuzluk olduğunu görebilmeleri için, yeni tecrübelere başvurmaları ille de şart mıdır? İhtiyaç mıdır böylesi bir mutluluk denemesine kalkışmak?  Oysa insanın sığınağı yine kendi iç dünyası olmadıkça dış sığınaklar; çerden-çöpten öteye geçemeyip, mutsuzluklarına yeni mutsuzluklar eklemekten başka ne işe yarayabilir ki? 

Evet, her insanın doğası farklıdır. Sorun da çözüm de insanın yine kendindedir. Sıkışmışlığını başka sığınaklara yönelerek rahatlatmaya çalışmak nafile bir uğraştır. Kendinden kaçan insan, kime kaçacak ki? Gittiği yer ve yörede kendi olmaktan uzak mı ki kendi duygularından kaça bilsin? 

Görüleceği üzere zoraki duygular yaratmak ne kadar anlamsız değil mi? İstediklerimiz, bizim istediğimiz ideallikte gerçekleşmiyor diye; zorlama mutluluklar elde etmeye çabalamak, mutsuz olmak ve mutsuz etmekten başka, güzel ve başarılı sonuçlar doğurduğu nerede görülmüştür? 

Yaratılışı ve şartları fazla zorlamak ne kadar anlamsız! İnsan hayat imtihanını kabullenerek kaderine razı olsaydı, geride mutsuzluk diye bir şey kalır mıydı? İstediğiniz kadar suları tersine akıtmaya çalışın, istediğiniz kadar gönlünüzdekinin zıddına düşünün, istediğiniz kadar duygularınızı yok sayın; kaçtığınız şey bir gün gelip sizi bulacaktır! 

Hastalık, yaşlılık, sevgi, aşk, özlem veya ölüm! Zira kaçmaya çalıştığınız gerçek kendi gerçeğinizin tâ kendisidir…

Aslında hayatın her aşaması güzeldir, yeter ki rıza göstermesini ve teslim olmasını bilelim.  

Yeter ki, zorlama duygularla mutluluk oluşturmaya çalışmanın anlamsızlığını idrak edebilelim…

08/04/2025

İstemsiz Vazgeçişler


Hayatımızın her evresi bir dönüm noktası niteliğindedir. Başlangıçlar kadar vedalarda bilinçsel tarihimizin hazinesinde saklı kalacaktır. Duygusal belleğimizin hafızası tüm yaşanmışlıklarımızı muhafaza edecek ve gün gün, an an, vakti saati geldiğinde bize servis edecektir. Hayat devam ediyor hiç şüphesiz. Başlayan her yolculuk, atılan her adım, söylenen her söz, yapılan her eylem, verilen her karar öyle kendiliğinden bitip tükenmemektedir. Belki de değişim göstermektedir sadece. Başlangıçlar olmadan hiçbir şey başlamamakta ve uğurlanmamaktadır. Sonlara gidebilmek ve uğurlanmak için dahi merhabalar, karşılamalar, beraberlikler ve yaşanmışlıklar şart olduğu kadar kıymetlidirler de...

Bazen şartların kovalaması kimi zaman da ümitlerin yok olmasıdır vazgeçişleri hazırlayan. Gün olur ölümüne mücadele verdiğiniz her ne var ise yön değiştirebilir. İnsan, gelişen şartlar karşısında kendisini de değiştiren bir varlıktır. Siyasi, ticari, idari veya duygusal anlamdaki beklentiler karşılık bulmadığında büyük bir kırgınlık yaşarsınız. Haksızlığa uğradığınız olur. Sözler yerine gelmez. Koca koca insanların, aklı başında tecrübelerin ya da mevki sahiplerinin yeminlerle verdiği sözleri yerine getirmediklerine şahit olursunuz. Duygu adına sözlerinden cayanlara ve vefasızlık edenlere rastlarsınız. Bütün bunlar insanoğluna karşı güveninizi aşındırır. Kalbî bir kırgınlıkla birlikte amentünüzde değişiklik meydana gelir. Onlar için bir anlam ifade etmese de insanlara karşı inancınız yara alır.  

Köprülerin altından nice sular akmıştır. Her yaşanmışlık bedeli ödenerek size iyi kötü tecrübeler kazandırmıştır. Hak hukuk tanımazlık ve binbir surat insanların maskeli yüzleri ve itici riyakarlıkları karşısında insan adına kırılırsınız. Umutlarınız yara alır ahlaki erozyon karşısında. Gözünüzün içine baka baka yalan söyleyenlere kerhen evet dersiniz. Yalancılıklarına inanmış gibi yaparsınız. Artık güven iklimi bozuktur. Vefa seyahate çıkmıştır. Sadakat tatildedir. Sözlerin sahteliği, bol keseden atmasyonlar kendilerine normal gelmeye başlar. Bıyık altından gülersiniz insanların gözünüzün içine baka baka söyledikleri yalanlara ‘evet’ der gibi yaparken. Çiğ süt meselesinden helal lokmaya kadar gider işin sonu. O yüzden fazlaca kurcalamazsınız gerisini. Masum ebeveynlerin hakkına girmemek için!  

Öyle ya, vakit ahir zamandır. Aramadığınız kadar dejenere, seküler bir güvensizlik var. Alabildiğine bencil, acımasız, menfaat düşkünü, fiili ve sözlü saygısızlık, her türlü fütursuzluk ve ahlaken yanlışların normalleşmesi karşısında çaresiz kalırsınız. Gönlünüz razı olmasa da mâni olamazsınız insanların kendisini ve etrafını değersizleştirmesi karşısında. Böylesi hallerde istemeden sessizliğe bürünmeniz ve suskunlaşmanız bir kabulleniş gibi görünse de bir bakıma vazgeçiştir aslında. Bıkkın bir usancın kıskacında olumsuzluklarla mücadele etmek istemezsiniz. Çünkü ‘Saman pazarında inci satmak’ bir heba anlamı taşır. Kadir kıymet bilmeyene gül ikram edilmez. Böyle durumlarda atalarımızın “Su testisi su yolunda kırılır.” kuralı bir miktar teselliniz olur. 

Olumsuzlukların sayısındaki artış yaşınızın da ilerlediğini yüzünüze çarpmaktadır. Nice emekler ve ne denli çabaların heba oluşuna tanıklık ettiren dünya, güven iklimine de nem düşürmüştür. Yiğitliğe değen gam, kaybedişler karşısında “Değmezmiş!” dedirtir size. Uğradığınız haksızlıklar karşısında savunma ihtiyacı hissetmeyecek kadar eminsinizdir kendinizden. Vazgeçersiniz insan odaklı her şeyden. Sağlıksız iletişimler, saygısız üsluplar, bozuk ölçüler, patolojik vakalar, çiğnenen sözler, harcanan duygular ve değersizleştiren her ne varsa uzaklaşırken tüm bunlardan kendi sakinliğinize çekilirsiniz. Faydasız kalabalıklar, sürü psikolojisi, çarpık davranışlı insanlar ve hak gaspına girdiği halde vicdanı titremeyenler vakit kaybıdır artık bir saatten sonra. Sessizliğin gür sesiyle konuşursunuz anlamasını bilenlerle. Anlamak isteyenlere ne demeli mi dediniz? 

Bazı helalleşmeleri ahiret yurduna bırakarak, tenezzülsüz bir umursamazlıkla  suskun bir veda yaparsınız vazgeçişler eşliğinde…

04/04/2025

Sözden Hal Diline

İnsanın yüreği en mahrem hazinesidir. Kelimeler dile gelir ancak gönlün derinliklerine yalnızca halin dili erişir. Söz, zihni ikna eder; hâl ise kalbi fetheder. Her insan kelama aşinadır. Fakat hâlin lisanını çözebilenler nadir bulunur. Bu yüzden söz, dost meclislerinde paylaşılır. Gönül ise, sırra ortak olabileceklere emanet edilir.

Dilin hükmü sınırlıdır. İnsan ne kadar güzel konuşursa konuşsun, kalpten geçmeyen bir söz, kuru yaprak gibi savrulur. Yunus Emre’nin de söylediği gibi;
"Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı." Yerinde ve kıvamında söylendiğinde yaraya merhem olur. Yanlış bir ağızdan dökülürse zehir gibi sızar. Söz, bir kapıdır. İnsan sözünü birine teslim edebilir.  Ama hâl böyle midir? Hâl, sessizdir. Gözlerde biriken yaşta, zamanla çatlayan ellerde, sırtında hayat yükünü taşıyan bir bakışta dile gelir. O kapının ardında yatan derinlik, hâlle açığa çıkar. Allah dostları boşuna söylememiş; “Sükût, hikmetin başıdır." diye. Zira hâl, lafzın sığ sularında değil, sükûtun derin deryasında kendini gösterir.

Gönül, öyle rastgele birilerine emanet edilmez. Anlaşıldığını hissettiği yere varır. Diliyle seni teselli eden çoktur, ama hâliyle yarana merhem süren azdır. Yolda yorgun düşene, halden anlayan bir çift göz yeter. Derdi kelimeyle anlatan değil, gözlerin buğusundan okuyan dost az bulunur. İşte bu noktada insan, kalbini taşıyacak elleri seçer. Çünkü bir gönlü anlamak, yükünü taşımakla mümkündür. Ve yük, dile gelmeyen sızıların sessizce taşınmasıdır. Halden anlayan insan, toprağa düşen yağmur gibidir. Gözükmez ama gıdadır. Anlatılmaz ama hissedilir. Böyle insanlar, suskunluğun kaç harf olduğunu iyi bilir. Bir sözle teselli edenler gelir geçer. Ama gönlünü bir hâl ile saranlar, ömür boyunca hatıradır. Çünkü onlar, sözleriyle değil varlıklarıyla konuşur. Bir dostun sıcak bakışı, bazen bin cümleden daha fazla merhem olur yaraya. 

Bu yüzden olmalı ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Mümin, müminin aynasıdır." Ayna, neyi görüyorsa onu yansıtır. Halden anlayan dost da gönlünün yükünü sırtında taşır. Gözlerinin içine baktığında, sana seni anlatır. Kimi insan gözlerin içine bakar, sadece göz rengini görür. Kimi ise gözlerin ardında saklı çırpınışları fark eder. İşte bu yüzden, her sır herkese teslim edilmez diyoruz. Gönül, dilin süslediğine değil, halin taşıdığına emanet edilir. Söz kulağa ulaşsa da hâl kalbe değer. Kulağa değen unutulur, kalbe dokunan kalıcı olur... 

Bu yüzden dostum, hayat yolunda gönlünü kime emanet ettiğine dikkat et. Çünkü gönül, bir kez kırıldığında ne söz merhem olur ne de zaman. Öyleyse sen, sözden öteye geç. Gönlünü, halinden anlayan dostlara bırak. Unutma! Söz, ağzın içindedir.  Hâl ise yüreğin derinliğinde ve davranışın temsilinde... Ve gönül, yalnızca hak edene emanettir.

03/04/2025

İman ve Sevgi

 




İnsan ruhunun derinliklerinde birbirini besleyen ve tamamlayan iki kavramdır sevgi ve iman. Biri olmadan diğeri eksik, biri sönük kaldığında diğeri de güçsüzleşen bir ilişki içindedirler. Sevginin kaynağını anlamak, imanın özüne inmek demektir.  İmanın hakikatini kavramak ise sevgiyi en saf ve yüce hâline ulaştırır.

Kalbe iman tohumlarının ekilmesi, ancak sevgiyle filizlenebilir. Bu yönüyle sevgi kişinin; Rabbine, yaratılmışlara ve hakikate yönelmesinin en güçlü vesilesidir. O yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda bir kulluk bilincidir. Teslimiyetle birleşirse imanı güçlendirir. Amentünün kemale ermesindeki rolü oldukça önemlidir. Bu hakikat, duygusal bağın ötesinde, Allah’a ve Resûlü’ne duyulan muhabbetin insanın iç dünyasını şekillendiren en güçlü etken olduğunu gösterir.

Sevgi olmadan iman, kuru bir bilgiye, soğuk bir itikada dönüşebilir. Sadece şekilsel ibadetlerle, ruhsuz bir teslimiyetle yaşanan iman hayatı, insanı beklenen düzeyde ne yüceltebilir ne de huzura erdirebilir. İmanın özü, Allah’a olan sevgiyle ve O’nun yarattıklarına olan merhametle beslenir. İhsan kavramı da bunu destekler.  İbadetlerimizi Allah Celle Celalühü görüyormuş gibi yapmak, O’na duyulan sevgiden kaynaklanır. İnsanın ruhundaki Allah sevgisini keşfetmesi ne muhteşem bir nimet ve duygudur. Kul olmanın hazzı ile ilahi muhataplığın tatmin düzeyindeki iman ve şuur hali, şekilden kurtulup hakiki mümin olma seviyesine ulaşmanın altın anahtarı değil midir?

Peki diğer yönüyle konuya baktığımızda karşımıza ne çıkar? Yani iman olmadan sevgi nasıl bir şeydir? Bu durumda da sevgi, pusulası olmayan bir gemiye benzemez mi? Aslında pek çok insan sevgiye dair güçlü hisler besleyebilir. Birbirini çok sevdiğini de iddia edebilir. Ancak bu sevgi, Allah’ı ve O’nun hakikatini tanımadan beşerî ve nefsani ölçülerle yaşandığında, bir süre sonra çıkar ilişkisine dönecektir. Bencillik veya dünyevi arzular daha galip gelecektir. Sonuçta üzülen ve kaybeden bir taraf muhakkak olacaktır. 

Öyle ise, iman her konunun yegâne ölçüsüdür. Sevgide de denge unsurudur. Sevgiyi hak edene ve hak ettiği şekilde vermek gerektiğini bize hatırlatır. Hakiki sevgi ise, Allah’a duyulan muhabbetten doğmalıdır. O’nun rızasına uygun olarak yönlendirilmelidir. Kaynağını imani referanslardan alan bir duygu anlam kazanmış bir sevgidir. Ancak böylesi bizi mutluluğa taşıyabilir. Rol modelimiz Peygamber Efendimiz ’in örnek hayatıdır. Sevgi ve iman ilişkisinin en güzel tezahürüdür. O, Rabbine olan sevgisini; ibadetlerinde, insanlara olan yaklaşımında, eşine olan muamelesinde, yaratılmışa şefkatinde, merhametinde, ümmetine olan duyarlılığında ve ömrüne sığdırdığı hayat mücadelesinde ne güzel göstermiştir. Vesileyi inkara yeltenenlere de bir cevap niteliğinde değil midir bu örnek hayat? Velhasıl sevgi, imanın bir göstergesi, kişiyi Allah’a ve Resûlü’ne yaklaştıran en büyük vesiledir diyoruz…

Öyle ise sevginizin imanınızı besleyen bir ateş, imanınızın da sevginizi koruyan bir zırh olmasını diliyorum.