reklam

reklam

24/01/2026

Sonu Başlangıç Olan


İnsan; başarısızlıktan, korkulardan, özlemden, sevmekten, hatta aradığını bulmaktan kaçar. Ama günün sonunda, her şeyiyle başladığı yerdedir.

İnsan, çoğu zaman kaçtığı ve unuttuğu hakikate geri döner. Zira kaçış, insanı özgürleştirmez; yalnızca yüzleşmeyi erteler. Ertelenen her hakikat ise zamanı geldiğinde daha güçlü bir çağrıyla geri döner.

Su, zamanla yeryüzünden buharlaşır.

Toprak yarılıp çatlayana kadar, kimse bunun farkına varmaz.

Dönmeyeceğini sanır insan; sabırsızlıkla bekler ama her şeyin bir dönüşüm süreci vardır.

Su da, yağmur damlasına dönüşerek başladığı yere geri döner.

Ay, evre evre eksilir ve çoğalır; görünür olur, kaybolur. Sonunda ise başladığı yere, aynı döngünün başına geri döner.

Gelgitlerle coşan dalgaların aynı sahile vurması…

Güneşin doğup batması…

İnsanın fizyolojik döngüsü de bu akışın bir parçasıdır. Mevsimler bile başladığı yere döner.

Bittiği gibi mi döner?

Eksilerek mi, artarak mı?

Rengiyle, ısısıyla, şiddetiyle değişerek mi?

Yoksa dönüş dediğimiz şey, insana bırakılmış bir imkân mıdır?

İşte bu yüzden dönüş, yalnızca bir hareket değil; ilahî bir vaattir. İnsan, bu vaadi fark ettiğinde yolun kendisinden çok yönünü sorgulamaya başlar.

“Hepimizin dönüşü O’nadır. Bu, Allah’ın gerçek vaadidir.”

Yunus sûresi 4. ayette Allah, tam olarak bize bunu seslenir.

Peki bu sesleniş yerini bulabilir mi?

İnsan başladığı yerden uzaklaştığında, gerçekten ilerlediğini mi sanır? Kaçtığını, unuttuğunu, görmezden geldiğini yol zannedenler için bu çağrı ne ifade eder? Her şeyin başladığı yere döneceğinin sayısız örneği gözler önündeyken, yok olacağımızı düşünmek bir avuntu değil midir?

İnsan görmeli; bir dönüşün dönüşümü için burada olduğunu idrak etmeli. Gözüne perde indiren dünya zevklerinden arınıp başladığı yeri hatırlamalı. Çünkü hatırlamak, sadece geçmişe bakmak değil; insanın kendine yeniden yön vermesidir.

AYŞEGÜL KARKIN

(24.01.2026)

12/01/2026

Mevsiminde Açmak

İnsan neyle mutlu olur?

Çok mala sahip olmakla mı, arzularının tamamına ulaşmakla mı, yoksa eksiksiz bir hayata dokunduğunu sanmakla mı?

Gözünün gördüğü her şeye sahip olmak, ölümsüz olmak, biricik olmak yetseydi insana, mutluluk bu kadar ulaşılmaz bir arayış olmazdı.

İnsan, çoğu zaman mutluluğu sahip olamadıklarında arar. Oysa kalbi yoran şey eksiklik değil, verilmiş olanın kıymetinin yitirilmiş olmasıdır. Sahip olduklarını sıradanlaştıran bir zihin, daha fazlasına ulaşsa bile huzura yaklaşamaz. Çünkü küçümsemek, insanın nimete düşürdüğü ilk gölgedir.

Sonsuz nimetleri vaat eden Yaratan’ın derdi, gerçekten meyvenin yenmesi miydi?

Asıl imtihan; inanca karşı teslimiyetin, emre karşı itaatin, sadakatin eksik kalışı değil miydi?

Âdem ile Havvâ’yı sınayan şey, meyvenin kendisi değil; “yaklaşma” buyruğunun hafife alınmasıydı. Cennetin ortasında verilen onca nimetin içinde tek bir sınır vardı. İnsan ise çoğu zaman sınırla meşgul olur; nimeti görmezden gelir. Verilenleri sıradanlaştırır, verilmeyene göz diker.

İnsan, açgözlülüğüyle dağdaki kovanların ardına düşerken, bahçesine konan arıların farkına varamaz; ta ki elindekini de yitirene kadar. Küçük gördüğü nimet zamanla gözünden silinir; sonra kayboluşuna hayret eder.

İnsanın hâli, kendi rengiyle, kendi kokusuyla ve kendi mevsiminde açmaya çalışan bir çiçeğin hâline benzer. Vaktinden önce açmaya zorlanan her çiçek gibi insan da başkasının mevsimine özenirken kendi hikmetini incitir.

“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”

(Ra’d, 13/28)

Oysa insan, kendisine sunulanı teslimiyetle kabul ettiğinde huzur çoktan yolunu bulur. Elindekini küçümsemekten vazgeçen bir yürek için mutluluk, artık ulaşılması gereken bir hedef değil; sessizce ardına düşen bir yol arkadaşıdır.

AYŞEGÜL KARKIN

(12.01.2026)

02/01/2026

KENDİNE AÇILAN PENCERE

Bazen insan sadece bir satır okur, birkaç cümle karalar. Fakat aslında hayatı kazananlar, işte o satırların kıymetini bilenlerdir. “Seher vakti göz gezdirdiğin iki satır, sahilde karaladığın birkaç cümle bile aklının rotasını yeniden çizer.”Kendi benliğini yıpratan yüklerin peşine düşenler değil… Başkalarının beklentilerini taşıyıp kendi yolundan uzaklaşanlar hiç değil.

Ölüm geldiğinde anlamını yitirecek dertlere tutunmak insanı yorar.

“Gün doğduğunda kaybolacak gölgelerin, eski ve ağır valizlerini ardında sürüklemek gibidir; insan bazen kendi karanlığını bile yanında taşır.” Çünkü bir ömür, geçip giden gölgelerle harcanmayacak kadar değerlidir. Kimi insanlar ürettikleriyle, sevdikleriyle, iyilikleriyle yaşar; kimi ise yanında merhameti, sevgiyi ve hasreti taşıyacağı yerde geçici lezzetlerin peşine düşer. Oysa geçici lezzet, çölün ortasında görülen bir serap gibidir; insana umut verir ama sonunda yalnızca hüsran bırakır. Böyle olunca da ruhlarını beslemek yerine sadece nefsini oyalamış olurlar. İşte bu da hayatlarını zamanla yaşanmaz hâle getirir.

İnsan çoğu zaman en ağır yükünden bir hamlede kurtulmak ister. Oysa yolun sırrı, en basit olanla başlamaktır; çünkü insan önce başarabildiğini gördükçe diğer yükleri de hafiflemeye başlar.

Oysa biraz durup bakınca şunu görür insan: Sırtındaki yükleri bırakmak, sanıldığı kadar ağır değildir. Bu farkındalık, içte yeni bir pencere açar.

İnsanın içinde, hem Âdem’i hem âlemi görebileceği bir pencere vardır; o pencere açıldığında insan hem kendini hem de varlığı yeniden okumaya başlar.

Gönlün o pencerenin önünden esen rüzgârla ferahlar. Çünkü insan, kalbini Yaratıcının sözlerine açtığında ruhu hafifler; heybeleri ise güzelliklerle dolmaya başlar.

Gözlerinizi kapatıp bir anlığına dinleseniz, değişimi hissedersiniz. Kederin, kırgınlığın, neşenin ve sevincin içinizde bıraktığı izlerin artık daha ince olduğunu fark edersiniz. “Keder artık sizi genişletmeye, kırgınlıklar zayıf taraflarınızı güçlendirmeye; neşe ise sınırlarınızı korumanıza vesile olur.”

Çünkü hafiflemişsinizdir. Ve hafifleyen kalp, hayata bambaşka bakar.

Artık biri sizi güldürdüğünde de, incittiğinde de “hoş geldin” diyebilirsiniz.

“Güldürenin de incitenin de Yaratan olduğunu bilirsin; böylece kalbine dokunan her histen sana düşen bir hisse olduğunu anlarsın.”

Çünkü içinizde şükürle genişleyen bir ruh vardır. Bu ruh, her duyguyu kabul edecek kadar olgun; her anı kucaklayacak kadar güçlüdür

AYŞEGÜL KARKIN

(02.01.2026)