reklam

reklam

28/06/2026

BAKARKÖRLÜK

"İnsan,hızıyla övündüğü bu çağda ancak durduğu anı hatırlar;çünkü hakikat aceleyle gelmez."

 Sabah alarmı çaldığı andan itibaren başladı o tanıdık yarış. Ayşe, metrodaki kalabalığın arasından sıyrılıp plazanın döner kapısından geçerken gözü sürekli saatindeydi. Bir elinde kahvesi, diğer elinde hiç susmayan telefonuyla asansörün gelmesini bekliyordu. İçinde anlam veremediği, ama hiç de yabancı olmadığı bir telaş vardı. Sanki bir an yavaşlasa arkasından gelen biri elindeki her şeyi, kariyerini, geleceğini, ekmeğini alıp kaçacaktı. Sürekli bir şeyleri kaçırma korkusu, bitmeyen toplantılar ve "en iyisi olma" yarışı...



Asansörün çelik kapıları kapandığı an, dışarıdaki uğultu bıçak gibi kesildi. Kat göstergesindeki rakamlar yukarıya doğru hızla tırmanırken, Ayşe o parlak, soğuk aynada kendi yorgun yüzüyle baş başa kaldı. Gözlerindeki o sönük ışığa, omuzlarındaki görünmez yüke baktı. Tam o sırada asansörün içindeki o hafif yerçekimsiz his, sanki zamanı ve mekânı da askıya aldı.

İçinden bir ses, her gün bastırdığı, maillerle ve sunumlarla susturduğu o kadim ses, aynadaki yansımasının arkasından fısıldadı:

"Biz bu dünyaya gerçekten sadece daha yüksek bir unvan almak, bir kartvizite sığışmak ya da sonu gelmeyen bir geleceği garanti altına almak için mi geldik?"

Derin bir nefes aldı. Akciğerlerine dolan o havada bile bir durup düşünme çağrısı vardı. Bize sunulan bu hayat, her sabah telaşla içinden geçtiğimiz bu dünya, her şeye rağmen aldığımız her nefes; aslında o en baştaki cennette kaybettiğimiz o saf masumiyeti hatırlamamız için birer çağrı değil miydi? Kendimizi, kim olduğumuzu ve nereye ait olduğumuzu keşfetmemiz için önümüze serilen birer ipucuydu hepsi. Bir plazada, aynalı bir kabinin içinde yukarı tırmanırken, ruhunun ne kadar aşağılarda, o derin boşlukta kaldığını ilk kez bu kadar net hissetti.

Fakat biz modern insanlardık işte...

Ama modern insan olarak bizler, bu vesileleri asıl kaynağa, yani Hakka ulaşmak için birer araç yapmak yerine, o araçların bizzat kendisine tapınır hale gelmiştik. Rızkımızı da güvenliğimizi de çoktan üstlenmiş olan Rabbimize güvenip ruhumuzu sakinleştireceğimize; gelecek kaygısı ve doymayan bir başarı açlığı yüzünden modern hayatın içinde oradan oraya savruluyorduk. Gerçekliğin bir parçasıyken, plazaların, projelerin esiri olmuştuk.

Tam o esnada, telefonun ekranına bir ayet bildirimi düştü. Sanki Yaradan, tam da bu kaosun ortasında ona şefkatli bir mola verdiriyordu:

"Gerçekliğinde hiçbir şüphe bulunmayan, her şeyin mutlak sahibi olan Allah yüceler yücesidir. Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumada aceleci davranma ve hep şöyle dua et: 'Rabbim, benim ilmimi artır!'"(Tâhâ, 114)

Ayşe ofisindeki masasına oturduğunda derin bir nefes aldı. Büyüklerin her zaman söylediği o söz geldi aklına: "Acele işe şeytan karışır." Modern dünyada hız bir meziyet gibi pazarlansa da aslında bizi "bakarkör" yapıyordu. Ekranda hızla akan e-postalara, sosyal medya akışlarına bakarken, hayatın ardındaki o dingin hakikati, sessiz güzellikleri kaçırıyorduk. Bakıp da göremeyince kalbimizle idrak edemiyor, idrak edemeyince de o doğruları hayatımıza yansıtamıyorduk. Belki de bugün modern insanın hayatı, doğruları ve değerleri bu kadar çok tartışıp hiçbirinde huzur bulamayışının sebebi, tam olarak bu ruhsal aceleciliğiydi.



Pencereden dışarıya, plazaların arasındaki küçük yeşil parka baktı. Baharda açan o ağaçları aylardır fark etmediğini anladı. Oysa onun geleceğe dair kaygılandığı, gece uykularını kaçıran her şeyin kefili, her şeyi koruyup gözeten El-Kefîl'di.

"Neden buradayım?" diye sordu kendine. Kendi nefsinin o bitmek bilmeyen küçük dertlerini, kariyer basamaklarını bir kenara bırakıp; O'nun sevgiyle yarattığı bir yaprağın, pencerenin camına konan bir kuşun, toprağın ve rüzgârın derin hikmetini görmeliydi insan. İşte o zaman anlam kazanıyordu her şey. O zaman daha yüksek makam kapılarını aşındırmak yerine, içten bir tövbe kapısının eşiğine bırakıyordu kendini.



Ayşe telefonunu sessize aldı. Hayatın koşturmacası içinde savrulmak yerine duruldu, sakinleşti ve yeni bir günü anlamlandırabilmek için kalbinden şu duayı geçirdi:

"Rabbim, benim ilmimi, ufkumu ve anlayışımı artır..."

Ayşegül Karkın

 

05/06/2026

Bir Annenin Mezarlığı

“Toprak bedenleri alır; bir annenin duası evladını Rabbine emanet eder.”

Her sabah evin içi, baharın ilk günü gibi şenlenirdi. Çocuklarımın gülüşü odalara yayılır, ince ayak sesleri koridorda birbirine karışırdı. Süt kokusuna sabun, oyuncağa güneş sinerdi. Bu ev, insanın içine usul usul umut dolduran bir yuvaydı.

O sabah da ötekilerden farksız görünüyordu. İnsan, günün ağırlığını daha kapıdan çıkmadan sezemiyor.

Bir arkadaşımın annesi ölmüştü; cenazesine gidecektim. Mezarlıkları oldum olası sevmezdim. Uzaktan bakınca bile içime serin, ağır bir duygu çökerdi. Yolum yanından geçse başımı öne eğer, dudaklarımın arasından sessizce bir Fatiha geçirir, yine de kapısından içeri adım atmak istemezdim.

Şimdi o kapının karşısındaydım. Yıllarca uzaktan bakıp ürktüğüm yer, ilk kez başka bir yüzünü gösteriyordu bana. Sandığım kadar sessiz değildi burası. Mezar taşlarının arasında alçak sesle konuşanlar, toprağa su dökenler, dua ederken avuçlarını yüzüne kapatanlar vardı. Rüzgâr servi dallarını usulca eğiyor, taşların dibinden uzayan otları birbirine sürtüyordu.

Bir köşede güller açmış, mor zambaklar güneşe dönük bekliyordu. Ölümün eşiği sandığım bu yer, geride kalanların sesiyle ve hatırasıyla ayakta duruyor gibiydi. O an, korkumun yalnızca mezarlığa değil; insanın sona verdiği isme de ait olduğunu düşündüm. Ellerim rüzgârla birlikte hafifçe titrerken, gözlerimde biriken yaşın sebebini sessizce anlamaya çalıştım.

Ağır ağır yanaşan cenaze aracına bakarken göğsüm daraldı, nefesim boğazımda düğümlendi. Araç yaklaştıkça içimdeki o eski ürperti yeniden kabardı; çünkü bu kez toprağa verilecek olanlar, bir zamanlar evimi umutla dolduran kendi yavrularımdı. Işıl ışıl bakışları, odalara yayılan tıkırtıları, heyecanla peş peşe sıraladıkları istekleri, merak dolu soruları bir bir içimde yankılandı. O an anladım ki toprak, yalnızca bedenleri değil; bir annenin yüreğinde ömür boyu yaşayan sesleri, kokuları ve hatıraları da sessizce bağrına basıyordu.

Bunca canlılık toprağın altında yok olup gidemezdi; sanki oradan filizlenen, bizi bekleyen sonsuz hayatın sessiz bir müjdesiydi.

Gökyüzüne bakmanın, ölümü düşünmenin ve heybeyi tükenmeyecek olanla doldurmanın taşıdığı anlam, omuzlarıma yavaş yavaş inen sessiz bir ağırlık gibi içime çöküyordu. O ağırlığın içinde, acının ötesine uzanan derin ve sessiz bir hakikat saklıydı.

O ağırlığın içinde anladım ki hasret, yalnızca gözyaşıyla değil; insanın içinden geçen en küçük hatırayla da büyüyordu. O sıcacık gülüşleri rüzgârla yanağımı okşayacak, mis kokuları çiçek kokularıyla sineme karışacak; yumuşacık tenlerini mezarlardaki toprağı okşayarak hasret giderecektim. Rabbim, cennetinde vuslata erdirene dek emanetin asıl sahibine şükredecektim.

 

Benim yuvam artık mezarlıktı. Bundan böyle yolum nereye düşerse düşsün, içimde hep o sessiz kapının eşiğini taşıyacaktım. Uğrayamadığım her ziyareti dualarımla tamamlayacak, her hasreti Rabbimin rahmetine bırakarak yaşayacaktım. Çünkü bazı anneler evlatlarını toprağa değil, sabrın ve duanın en derin yerine emanet eder.

01/06/2026

SÖYLEMEM


Düşmüşüm bu derde bir kere

Bulunur mu sanırsın bi çare

Lokman hekime gittim; kaç kere

Bana bu derdinle gez dedi.


Benim derdim dermansız çile

Vurulmuşum beyaz güle

Açtı garip bir yara gönlüme

Susarım söylemem derdimi


Kalbim yaradır.

Sevda ile yanan çıradır.

bana eski günlerimi aratır.

Yinede söyleyemem derdimi,


Susarım söylemem derim.

Bu dert içimi yakar,

İçimi birine dökmek isterim.

Ama korkarım söyleyemem derdimi,


Bir dost çıkar; ben anlarım der

Anlatırım mel mel yüzüme bakar

Ne benim bu derdimi anlayan çıkar

Nede deli gönül bu derten bıkar.


Belki bir gün biri çıkar,

Bende unuturum bu derdimi

Ama sanmam ne ondan güzeli var.

Ne deli gönlüm bu sevdadan bıkar.


Artık unutmak ister

Bir kenara atmak ister,

Hayatından silmek ister,

Yinede unutamaz gönlüm seni


Unuttum dedigim an içim yanar

Dudaklarım unuttum der ama

Kalbim için için kanar,

Gönlüm unutamaz ki seni,


Bir gün biri gelecek

Sevdanı içimden söküp alacak.

Ama sevdanla birlikte bir şey daha gidecek,

Geride cansız bedenim kalacak.


Taki o gün gelene dek,

Ne gönül senden geçecek.

Nede ömür senle geçecek.

Yinede bir umutla sevecek gönlüm seni…