reklam

reklam

Veysel Taner Uçar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Veysel Taner Uçar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16/08/2025

Dergicilik: Sessiz Bir Vefanın Hikâyesi


 

Dönemsel, aylık, iki haftalık ya da haftalık periyotlarla yayınlanan dergiler; içerik zenginliği, reklam derinliği ve sınırsız fikir üretim potansiyeliyle, diğer basılı mecraların ötesinde bir kimlik taşımaya hâlâ devam ediyor.

Evet, hâlâ… Çünkü internetin ve görsel medyanın baş döndürücü yükselişi karşısında, geleneksel medyanın silinip gideceğini düşünenlerin sayısı az değil. Oysa veriler, bu kanaatin aksini haykırıyor. Dergiler, hayatın tam ortasında; sessizce ama derinden iz bırakıyorlar. Öyle ki yaşamın neredeyse her evresi için bir dergi mevcut. Türkiye’de yerel ve ulusal düzeyde yayımlanan yaklaşık üç bin dergi olduğunu biliyor muydunuz?

Ofisimizin köşesinde, kitaplığımızın rafında, arabamızın torpido gözünde... mutlaka bir yerlerde bir dergiye yer ayırıyoruz. Bir satır, bir fotoğraf, belki bir makale uğruna saklıyoruz onları. İçindeki bir reklamın estetiği, bir yazının zihnimizde bıraktığı iz ya da bir görselin taşıdığı anlam, bu yayınları evimizin bir köşesine konuk ediyor. Reklamlarının kalıcılığı sebebiyle dergilere yönelen şirketler var. İlk masalını dergilerden okuyan bir anne-baba ise bu sessiz dostlara ayrı bir sevgi besliyor.

Yazarlar bilir en iyi; fikirlerinin tam anlamıyla ulaşabileceği, yankı bulabileceği mecradır dergiler. Çünkü hepimizden bir parça taşır onlar. Belki bu yüzden “dergicilik vefadır” demişti bir dostum. Ne de doğru demiş… İlk metinlerini dergi sayfalarına dökenler, çocuklarına okuma alışkanlığı kazandırmak için dergi alanlar; nasıl olur da bu dünyaya vefayla bakmazlar?

Dergiler, çığırtkan tezgahtarları olmayan sessiz bir pazardır aslında. Bilgi arayan bilgiyle, fikir isteyen düşünceyle, ticaret peşinde olan fırsatla buluşur bu kıymetli sahnede. Öyle ya, dergiler yaşamın her evresine dokunur; kimi zaman bir katalog olur, kimi zaman bir danışman, kimi zaman da bir minyatür kitaba dönüşür bir yazarın elinde.

Lâkin bu kadim mecranın da yeni nesil sancıları yok değil. İlme ve fikre olan vefanın gölgesinde, tiraj kaygısıyla yapılan yüzeysel tercihler, okunmuyor endişesiyle kısaltılan metinler, görsellerle abartılarak içeriği sığlaşan sayfalar... Dergiyi yaşatmak adına yapılan müdahaleler, zaman zaman özünden uzaklaştırabiliyor.

Ama yine de ayaktalar. Ve iyi ki ayaktalar… Bütçe sıkıntıları nedeniyle kapananların yerini alan yeni dergiler, bu alana gönül verenlerin vefasını temsilen doğuyor.

Yazılı basının kalıcılığına olan inancımızı yitirmeden; bu mecranın sorunlarına çözüm aramak, yapısal yenilikler sunmak bizlere düşen bir sorumluluk. Çünkü belki yarın, bir dostumuzun kütüphanesine koyduğumuz bir dergi; bir fikir tuğlası olarak yükselir.

Selametle,
Veysel Taner Uçar

09/08/2025

Ya Hayy’a Hayasızlık: Ruhun Hatırlayışı ve Kalbin Sessiz İsyanı

 


İnsan, yaratıldığı günden beri Yaratıcısını tanımaya gayret etti. Allahu Zülcelâl, Hz. Âdem (a.s) ile başlayan beşerî serüvende, her devirde gönderdiği peygamberlerle kullarına kendini hatırlattı ve tanıttı. Ne var ki biz bu süreci yalnızca “fizikî insanlık yolculuğu” olarak görürüz; çünkü ruh zaten Bezm-i Elest’te Yaratıcısını tanımıştı. Ancak bedenle tanışan ruh, bu bilgiyi unuturken, hakikati hatırlamak için içten içe bir özlemle yanmaya başladı.

🌌 Zira ruh için hayat, bizim bildiğimiz gibi bir yaşam tarzı değil; Yaratan’a dönüşe vesile olan ezelî bir arayıştır.
Tutsak bedeninde kıvranan ruh, asıl hayata özlem duyar; bir başka âlemin hatırasını kalbine kazıyan ruh, bedene rağmen diri kalmak ister. Ne hazindir ki, aklıyla övünen insan bu özlemin farkında değildir; ruhunu unuturken Yaratan’ı dışarıdan tanımaya çalışır.

Ama Rabbimiz, Son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) vesilesiyle Kur’ân-ı Kerim’i inzal buyurdu; kendini 99 güzel ismiyle tanıttı. Böylece inananlar, tanımaya çalışmaktan anlamaya ulaşan bir hâl ile dirildiler. Elhamdülillah…

Ya Hayy... Diriliğin İsmi

“Hayy” ismi, hayat sahibi, ezelî diri olan, her an varlığıyla var eden anlamlarına gelir. Kelam ilminde Allah’ın sübûtî sıfatlarından “hayat” bu anlamı taşır. O, ölülerin değil dirilerin Rabbi’dir.

💫 Peki ya “haya”?
Haya, diri kalmaktır; utanmaktır. Allah korkusundan günahtan sakınmaktır. Haya edep demektir; incelik, mahremiyet ve insaniyetle örtülüdür. İnsan hayatına anlam katan, toplumun ruhunu diri tutan en yüce ahlâkî hasletlerden biridir.

İslâm’ın ahlâkı hayadır. Çünkü İslâm, ölülerin değil dirilerin dinidir. Haya, Allah’ın Hayy isminin tecellisi olarak, kalpte yaşayan bir aydınlıktır. Kim bu diriliği yaşarsa, onu taşıyan ruh da mahcup olmaz.

İlk Haya, İlk Utanç

Hz. Âdem ve Hz. Havva'nın cennetten dünyaya hicretine sebep olan nedir? Haya…
O örtünün aralanmasıyla baş gösteren utanç, onları yeryüzüne indirmiş; bir ömür pişmanlıkla tövbe etmelerine vesile olmuştur. Bu utanç, hayanın en kadim tezahürüdür.

Bugün Ne Haldeyiz?

Bu satırları utanarak yazıyorum. Ya Hayy olan Allah’a sığınarak… Çünkü:

  • Fuşiyatın arttığı bu çağda edep ve hayadan bihaber yaşadık.
  • Cebrail’in (a.s) bile haya ile süzüldüğü vahyi unutup, peygamberleri yok saydık.
  • Sağlığa ve varlığa kavuştuğumuzda unuttuğumuz Allah’ı, yoklukta hesap sorar gibi hatırladık.
  • Özgürlük adına bedenlerimizi; fikir adına zihnimizi ulu orta açtık.
  • Açlığın yaşandığı coğrafyaların dibinde, gösterişli iftar sofralarında zikir çekerken İslam’ı bir “moda”ya çevirdik.
  • Hakkı ödemeyip nasihatle geçiştirdik.
  • Bir annenin gözyaşını görmezden gelip aldığımız spor ayakkabıyla sosyal medyada nefsimizi şımarttık.
  • Zeytinle iftar eden, hatta onu bile bulamayanları hiç saymıyorum bile…

Dirilik Mi, Hayasızlık Mı?

Ar damarımız çatladı. Edep duvarlarımız yıkıldı. Haya yerini hayasızlığa bıraktı.
Ve biz, ölmek üzereyiz…
Ruh çırpınıyor, özgürleşmek istiyor. Ama biz ona alem sunmaya çalışıyoruz. Oysa ruh Allah’ı biliyor; biz onun bildiğini unutturmakla meşgulüz.

🕊️ Ya Hayy... Bize diriliğin iksirini sunuyor.
Haya sahibi olun diyor. Çocuğumuza, eşimize, insanlara ve en mühimi Kendisine…

Peki nasıl mı haya sahibi olunur?
Bakınız peygamberlerin ve âlimlerin hayatlarına…
Onların edebi, bizim diriliğimizin hatırasıdır.

Selametle,
Veysel Taner Uçar

02/08/2025

Kim Köle


Zaman zaman, sistem köleliği üzerine yapılan yüzeysel tartışmalar ve bu tartışmalarda kullanılan yakışıksız benzetmeler insanı derinden düşündürür. "Reddet, diren, hayır de" gibi sloganlarla şekillendirilmeye çalışılan çıkmazlar, kişiliksiz ve şekilsiz mecralarda sempati bulsa da, biz bu çıkışların sonunu tecrübe etmiş bir duyarlılıkla hareket ediyoruz. Amacımız, ihtirastan değil, ihtimamdan yana bir duruş sergileyerek kimsenin zarar görmemesini sağlamak.

Ancak asıl meseleye dönelim: Kendi kusurlarını görmezden gelen, iç disiplinini sağlayamayan ve ahlaki zaaflarını aşmakta başarısız olan kişilerin, samimiyetsiz bir insancıllık maskesi takarak sahneye çıkmalarıdır. Bu kişiler, misyonlarını tamamladıktan sonra her şeyi unutup, balık hafızası misali yokluk denizinde kaybolmaya devam ederler. Bu sadece bireysel bir zaaf değil, aynı zamanda toplumsal bir körlüktür.

Şimdi asıl soruyu sormanın zamanı: Kim neyin kölesi? İnsanlar, ellerindeki iPhone’un mu kölesi, yoksa fikir çilesi çekenler mi köle? Teknolojinin esiri olmak, sadece bir cihazın değil, tüketim kültürünün de kölesi olmaktır. Oysa fikir çilesi çekenler, hakikati arayan özgür ruhlardır. Bu kişiler, zihin ve ahlak özgürlüğünün sembolü olarak topluma bir ayna tutar.

Gerçek özgürlük, yalnızca fiziksel zincirlerden kurtulmakla sınırlı değildir; zihinsel ve ahlaki bağımsızlığa ulaşmak, insanın içsel huzurunun ve toplumsal uyumun temelidir. Nefse ve şeytana direnebilmek, bireyin kendi değerlerini koruma ve geliştirme yolunda attığı en önemli adımdır. Bu bağlamda, özgürlük yalnızca bireyin yaşamında değil, toplumun geleceğinde de belirleyici bir rol oynar.


29/07/2025

Demokrasinin Kırılganlığı Üzerine Tesbit


Platon'un zamanın yönetim sistemleri üzerindeki eleştirisi, insanlık tarihinin en önemli siyaset tartışmalarından birine ışık tutar. Onun görüşüne göre, hiçbir sistem kalıcı bir mükemmellik taşımayacak ve demokrasi de bu kaderden muaf olmayacaktır; çünkü Platon, demokrasinin yozlaşarak despotizme dönüşebileceğini öngörür. Bu vizyon, yönetim sistemlerini salt bir güç merkezi olmaktan öteye taşıyıp, etik ve adaletle çevrilmiş bir yapı haline getirme ihtiyacını ortaya koyar.

Demokrasi, kimi zaman bir kurtarıcı olarak algılansa da, Aristo’nun eleştirisiyle farklı bir perspektife oturur. Aristo, demokrasiyi "dejenere bir siyaset" olarak tanımlayarak, sistemin içinde barındırdığı tehlikelere dikkat çeker. Ona göre, gücü elinde bulunduranlar kendilerini sınırlamadıkça, yetkilerini kötüye kullanma riski kaçınılmazdır. Toplum, iyilik ve ahlak (Aristo’nun felsefe olarak tanımladığı bu değerler) üzerine temellenmedikçe, demokrasi sakıncalı bir rejim haline gelir. Bunun sebebi, insanın doğasında yer alan bencillik ve çıkarcılığın, dürüst bireyleri manipüle edebilme gücüdür. En çok bağıran ve en yüksek sesle yalan söyleyenlerin zirveye ulaşması, bu sistemin en büyük kırılganlığı olarak öne çıkar.

Bu görüşler, bugün hâlâ geçerliliğini koruyan soruları beraberinde getiriyor: Demokrasi mükemmel bir çözüm değilse, nedir çözüm? Güç sahipleri kendilerini nasıl sınırlayabilir? Toplumun etik değerlerle harmanlanması nasıl sağlanabilir? Bu soruların cevapları, yalnızca sistemin değişmesinde değil, toplumun bireylerinin değişiminde de yatmaktadır. İyilik ve felsefe, toplumların köklü dönüşümünde anahtar rol oynar. Çünkü bir toplumun en güçlü kalesi, yönetim sistemlerinden önce bireylerin erdemidir.

Demokrasi obsesiflerini düşündüren bu kavramlar, hem bireysel sorumluluğa hem de toplumsal ahlaka çağrı yapıyor. İnsanlık, yalnızca seslerin değil, değerlerin hâkim olduğu bir dünya için mücadele etmek zorunda. Gücü yalnızca adalet ve iyilikle sınırlandıran bir anlayış, hem demokrasiyi hem de diğer yönetim biçimlerini aşan bir vizyonun kapısını aralayabilir. Bu yazının amacı ise soruları çoğaltmak, cevaplara yönelmekten önce düşünceyi derinleştirmek. Çünkü düşünce, değişimin ilk adımıdır.

08.05.2015

26/07/2025

Dünyayı görmek için kalbe bakmak



Ariel Winter in iri göğüsleri kendisine çok sorun olduğu için bıçak altına yatmış. toplum olarak çok mutluyuz. Acununda Fb yi alma dedikoduları asparagas birçok haberle çıkmaz bi şekil alıyor. Doğru bir kaynak arıyoruz.

Bu arada;
-AFAD'ın ‘Şefkat Gemisi' Yemen’nin geçici başkenti Aden ' e ulaşır,
-Suriye de sözüm ona ateşkes başlar,
-Stockholm'deki Botkyrka Türk Kültür Derneği'ne yapılan saldırının Ankara patlamasıyla aynı döneme gelmesi önemsenmeyerek haberi dahi duyulmaz,
-Durduk yere Mogadişu'da insani yardım faaliyetlerinde bulunan Türk sivil toplum kuruluşu çalışanlarına yapılan saldırıyı kimin düzenlediği hakkında bilgimiz olmasın diye yılbaşı haberlerini ön plana çıkartılır,
-Siper saldırılarla ilgili Türki Cumhuriyetlerden oluşan bir tim kurulur ve bunun Amerika ve Rusyayı endişelendirmesi önemsenmez,
-Nato ve Ab sözcülerinden "Türkiye haklı kardeşim" çatlak sesleri çıkınca skandal sex kasetleri ortaya çıkar,
-Ukrayna eurovision da Türkçe nakaratlı şarkıyla 1944 zulmünü dünyaya kapak olarak verir ve kimse mesajı anlamaz,
-Türklerle yapılan anlaşmalar yüzünden arabistana amborga haberleri ajanslara düşer,
-Somalide hala Abdulhamit adına okutulan cuma hutbeleri kimseyi değilde vatikanı rahatsız eder,
-Papaz ve patrik hangi dağda kurt öldüyse 800 yıl aradan sonra tekrar buluşup birlik mesajı verir, bu arada ağızlardan 3. dünya savaşı cümleleri dökülür,
-Mısır da darbe demokrasisi 7 yaşındaki çocuğa müebbet verir, bunu sadece İngiltere alkışlar,
-Avrupa da müslüman artışı batıyı din faşizmine sürükler.
-Bu arada laikliği öne atan yahudiler Kabalayla yönetilir söylemleri hala gazaete dahi okumayanlarca reddedilir.

Çoğundan bi haberiz değilmi?
Değişime kendinizden başlayın. Dünya ne halde biz ne haldeyiz diye sorgulamaz ve bu sorguya evimizin içinden başlamazsak
"...Bir toplumu oluşturan fertler kendi iç dünyalarındakini değiştirinceye kadar, Allah onların oluşturduğu toplumu değiştirmez" (R'ad, 11) uyarısını anlayamaz ve sadece toplumu eleştirmekten öteye gidemeyiz.
Dünya uyumuyor ey müslüman sende uyan uyan artık.

27.02.2016

22/07/2025

Dimağımda Parlayan Şua ve Empati





Empati; hepimizin bildiği bir kelime. Karşındaki kişiyi daha iyi anlayabilmek ve ortak bir algı oluşturmak için yaptığımız şey. Karşındakini anlayabilmek için onun gibi düşünebilmek.
Geçen bir sohbet meclisinde bazı tasavvuf kitaplarının bizim üstümüzde neden bir etki oluşturmadığından bahsettik. Acaba neden.?

Konuyla ilgili bazı felsefecilerin ve psikologların yazılarında şu algılara denk gelmiştim;
"Bir kitabi anlayabilmek için yazar gibi düşünmek ve hatta onun gibi yaşamak gerek. "
Aynı zamanda bu yöntem bazı cinayetlerin çözümünde cinayet ekiplerinin kullandığı yöntemlerden de biridir. Katili bulabilmek için onun gibi düşünmek...Yani karşındakini anlaman için onun gibi davranman şart.

Konu empati değil aslında. Farklı bir versiyonu.
Yazara empatimi yapmıyoruz, yazar gibi mi yaşamıyoruz yoksa onlar gibi davranmak işimize gelmiyor da, istemeden de olsa bilgi yüklü merkep konumuna girmek için mi okuyoruz. Konu bu. Biz bu konuda tartışırken
Üçüncü konumu düşünmek dahi istemiyor ve kimseye yakıştıramıyor olduğumuzdan es geçtik.

Peki ya diğer iki kısım? Acaba yazara empatimi yapamıyoruz. Çünkü onlar gibi yaşamak için empati gerek.
Örneğin Risale-i Nur külliyatının ağır dilinden, yani anlaşılamamasından mustarip olan tanıdıklarım oldu. Mesele yabancı kelimeleri Türkçeleştirmek değil. Anlamı manayı idrak edebilmek. Manayı idrakte zorlandıklarından bahsettiler.

Tam bu konuyla alakalı olarak Seyda Muhammed Konyevi (k.s) Hz. nin yaşadığı bir olay geldi aklıma.
Seyda Muhammed Konyevi (k.s) Hz. ne (sözde O'nu talebelerinin yanında rencide etmek amacıyla) bir "Kalbim Temiz" ci insan gider. Seyda Hz. ne sorar.
-"Yahu siz çok mu lazımsınız. Siz olmadan da bu din olmaz mı. İlla bu kitaplarınızı okuyup bu işlerde size biat etmek zorunda mıyız" der. "Nedir yani benden İmam Gazali (k.s) olmaz mı?" diye de çıkışır mübareğe. Mübareğin verdiği cevap mübarekliğinin kerameti niteliğinde tabi.
"Biz demiyoruz ki çıkmaz. İmam Gazali(k.s) gibi olmak için onun yaptıklarını yapman gerek . Bizde o ne yaptıysa onu yapıyoruz. Yapmadan olanı görmedik".

Şimdi risaleleri, İmam Rabbani(k.s)ın mektubatlarını , İmam Gazali(k.s) nin kitaplarını okuyan kişiler, onların yaptığını yapmadan nasıl o kitapları idrak etmeyi düşünürler ki.
Anlamak başka. İdrak başkadır. Tatbik başkadır.
İdrak için tatbik gerekir.
Sen İmam Rabbani(k.s) gibi derslenip zikir çekmezsen, kitabında anlattıklarının idrakine nasıl varacaksın. Sen İmam Gazali gibi bir yaşantı seçmezsen O'nun " Bedenine değil kendine değer ver, ve gönlünü olgunlaştır ! Çünkü kişi; bedeni kadar değil, ruhu kadar insandır" sözünü nasıl idrak edip yaşantına koyacaksın.

Sohbet meclisinde hunharca geçen tartışmaların sonucunda vardığımız sonuç:
Allah; hepimizin dimağında kodlanmış olan şuaların, mübareklerin sözlerini idrak ederek, kuran-ı anlama ve uygulama tatbikiyle islam nuruna varmasını nasip etsin.


2016
 Sözleri
http://www.neguzelsozler.com/ozlu-sozler/imam-el-gazali-sozleri.h


19/07/2025

Eylemin Hikmeti


Ariflerin "Önce usül sonra vusül" sözleri, insanı bir yolculuğa çıkmaya davet eder: düşünceden eyleme, niyetten amele. Bu anlayış, bir fikrin sadece zihinde hapsolup kalmasının yetersiz olduğunu, ancak harekete geçtiğinde gerçek anlamını bulduğunu açıkça ortaya koyar. Ameller niyetlere göre şekillenir, ancak niyetin sadece düşüncede var olması yeterli değildir. Gerçek niyet, hayata geçirildiğinde sahih olur; işte bu yüzdendir ki eylem, niyeti taçlandırır.

Aliya İzzetbegoviç’in "Dünyayı dua değil eylem kurtaracaktır" sözü de bu bağlamda derin bir anlam taşır. Dua, insanın niyetiyle Rabbine yönelmesidir; ancak dua, eylemle birleştiğinde tam bir inanç tablosuna dönüşür. Kur’an’da geçen "İnandık demekle hesaptan kurtulacaklarını mı sandılar?" ayeti, insanın sadece inanarak değil, inancını eylemleriyle ortaya koyarak kurtuluşa ereceğine dair bir hatırlatmadır. Bu ilahi vurgu, bizi niyetten somut bir adım atmaya, harekete geçmeye davet eder.

Bir niyetin eyleme dönüşmesi için hikmetle hareket etmemiz gerektiği aşikârdır. Rabbimizden, ilmiyle amel edenlerden olmayı ve niyetlerimizi hayata geçirip eylemlerimizle hakiki bir kulluk yolculuğuna çıkmayı nasip etmesini dileriz. İlmi artırmak, eylemi sağlamlaştırmak ve niyeti amele dönüştürmek, insanın varoluşunun merkezindeki erdemlere açılan kapıdır.

Dostlar gelin beraber fikirden eyleme giden yolun önemini bir kez daha düşünmeye ve yaşamımızda bu ahlaki perspektifi rehber edinmeye çalışalım. Çünkü asıl hikmet, niyeti amel ile buluşturarak anlamın zirvesine ulaşmaktır.

Selametle

15/07/2025

SABIR



“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek Müslüman ca yaşayan kimse avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.” diyor efendimiz. O devir bu devir midir acaba. 
Kim bilir…

Bu devirdeki en zor şey sanırım imanı muhafazadır. Kanımca imanı muhafaza etmek iman etmekten daha zor bir hale gelmiştir. Düşünsenize her adımımız ayrı bir batak. Her hamlemiz, yediğimiz lokmalar ve insan ilişkilerimiz. Hepsi bataklıktaki ayrı çukurlarımız. Bu bataklık gül bahçesine çıkar biliyoruz ve gül bahçesinin özlemiyle bata çıka yol almaya çalışıyoruz. Ama ya yolda karşılaşacaklarımız. Ne kadarını kaldırabiliyoruz yaşadıklarımızın. Başımıza gelen her musibette “Neden ben!” diye sormuyor muyuz. Travmalarımız , stres ve psikolojik rahatsızlıklarımız neyin sonucu acaba? Gül bahçesine ulaşmanın sırrı nedir.

Gül bahçesine ulaşacağımıza dair inancımız ne kadar? “Sizi bir imtihan olarak iyilikle de kötülükle de deneyeceğiz.” (Enbiya, 35) buyruğuna ne denlidir imanımız.

Evet iman. İmanın neresindeyiz. Yahu konu başlığı sabır, imanla ne alakası var dediğinizi duyar gibiyim. Nasıl alakalı olmasın. İmanı muhafaza sabır işi değil midir. Öyle ya. Muhafaza dirençle olur.
İman dil ile ikrardan yani sadece bir söylemden ibaret olmayıp kalp ile tasdik edilmesi ve bu tasdikin davranışlarımızı belirlemesi ve aynı zamanda hayatımıza yön vermesi değimliydi. Bu davranışlarımızdaki istikrarı nasıl daimi kılacağız. O zaman imanı muhafaza için sabretmek gerekmez mi.” Başına bela gelip de hoşnutluk ve sabır göstermedikçe hiç kimse imanın tadına varamaz " dememiş miydi Cüneyt-i Bağdadi (Rahimallahu Aleyh)

Peki nedir bu sabır? Nasıl olur, nasıl yapılır? Sabır hakkında bildiğim en önemli şey zordur. Birilerinin dediği gibi eylemsizce beklemek ya da acizlikle tahammülünü zorlamak değildir. Allah’ın vaadine güvendir sabır. O yüzden de eylem işidir. Çünkü Allah’ın vaadi, çalışanlaradır. Sabırla çalışana. Kararlılıktır, dik durmadır. Sürekli bir mücadeledir sabır. Yiğit işidir anlayacağınız. Razı olmamak değildir sabır. “Bazen bir şeyi kerih görürsünüz. Halbuki o şey sizin için bir hayırdır. Ve bazen da bir şeyi seversiniz, halbuki o şey sizin için bir şerdir. Ve Allah Teâlâ bilir, sizler ise bilmezsiniz.”(Bakara-216) ayetini referans alıp; gelene rıza gösterip isyan etmeden hayrından medet ummaktır. Mevlana hz. lerinin buyurduğu gibi sürekli yaz olsaydı bahçedeki çiçekler yanmaz mıydı.

Ahir zamandaki bataklıklardan; sabır küfemize mukaddes sır ve rıza yükünü yükleyerek imanımızı kaybetmeden çiçek bahçesine varacağımızı ümit ediyorum.

Allah iyilerin ve bu yola baş koyanların yardımcısı olsun.

Selametle

12/07/2025

Bizim Henry





1822 de Yunanistan'ın bağımsızlık mücadelesine İngilizler ve Fransızlar da destek vererek yüksek rütbeli subaylar gönderirler. Yunanistan ' daki son kale  olan Korint şehrini Osmanlı subayı Salih ağa savunmaktadır. Salih ağa savunmayı kaybedip Yunanlılar tarafından boğularak öldürülür. Eşinin de sarayda kucağında çocukla o oda bu oda kaçtığı söylenir. En sonunda Yunanlı askerler kadını bi odada sıkıştırır. Kadın cama doğru giderek belki kurtulur ümidiyle kucağındaki henüz beş yaşlarında olan oğlunu aşağı atar. Aşağıda bir Fransız subayı olaya şahit olur. Çocuğu yakalar ve kucağındaki çocukla kadının katledilişine tanıklık eder. Durumdan çok etkilenir ve tıpkı kuzey Irak a giden ve vatanlarına bir muhalif olarak geri dönen bazı Amerikan ordu mensupları gibi Yunan düşmanı olur çıkar.

Salih ağanın oğlu küçük Salihle Fransaya döner. Çocuğu nüfusuna alır. Saraya yakınlığıyla bilinen bir aileye geçici bakıcılık için verir. Bu esnada bu aile çocuğu kral ve kraliçe ye vaftiz ettirir ve ona Theophile Louis Henry ismini verirler.

Çok uzatmayalım. Ailenin zenginliği ve birazda saray desteği çocuğun işlerini kolaylaştırır ve donanmada subay olur. Bizim Henry bir görev için Yunanistan' a gönderilir. Orada daha önce yarım yamalak bildiği gerçekleri nihayete erdirir. Babasının mezarını ziyaret eder ve Fransa'ya döndüğünde Salih ismini almak istediğini krala bildirir. Kral başarılı bu subayın isteğini kırmaz. Ancak hala varmı bilmiyorum ama daha yakın günümüze kadar Almanya da dahi var olan o dilde orjinal isim koyma geleneği gereği ve Salih isminin Fransızca da yeri olmamasından ötürü ismini Saly olarak koyabileceği söylenir. Kaderin şu cilvesine bakın ki O günden sonra ismi Theophile Saly olan bizim küçük Salih; Kırım meselesinden dolayı Osmanlı-Rusya arasında çıkan savaşta,Osmanlı'nın müttefiki olan Fransa'nın donanma subayı olarak Karadenize gönderilir.

Bugün Kırım elimizden çıkmıştır belki ama Salih'in komutasında ki cephe başarı kaydetmiş,Fransa da terfi ve onur madalyasına layık görülmüştür. Çocukları ve torunlarıyla ilgilide bilgiler var. Mezar taşına soyu Türklüğünü ve islamlığını unutmasın diye çocuklarının hilal ve gemi yaptırdığı gibi.

Ama ben bu hayat hikayesinden çıkacak onlarca dersten sadece birine değinmek istiyorum. Hani Fravun'un kucağında Hz.Musa'yı büyüten Rabbim in insanlığa vermek istedği mesaj gibi. Hani 13. yy da islama savaş için gelen haçlı ordusundaki 90 bin kılıç ve ok dahi kullanamayan kimi tarihçiye göre 12 yaş altı çocuğun 45 bininin Alp dağlarında telef olup geri kalan 40 binininde islam ordusuna esir düşerek, müslümanlaşarak ilerleyen zamanlarda haçlılara karşı savaşması gibi. İşte böyle bir ders. Salih ağanın oğlu Saly kim bilir nelere daha  vesile oldu.

Siyah ve beyazın , haklıyla haksızın grift bir şekilde flulaştığı şu dönemde bu hikayelerden ders almamız ve Allah' a teslimiyet noktasında kendimizi sınamamız gerekmezmi. Çalışıp işimizi hakkıyla yaptıktan sonra Allah' ın bizi neye ve kimlere hizmet ettireceği konusunda ne kadar değiştirebiliriz kaderimizi.

Bu noktada bize düşen sanırım teslimiyet. Neredesin hırs zindanına hapsedilmiş tevekkül.

Selametle

08/07/2025

Vefa




Söyle o babana “biz satmayız koskoca sarımsak tarlasını öyle iki tokada” diye biten bir dostluk hikayesi var bilir misiniz. Bilmeyenlere okumalarınız tavsiye ederim. Bu eski hikaye de bence asıl dostluğun temeli olan vefa işlenir. 

Evet vefa…

Hani şu bugün anlamını yitiren; kiminin “Hadi canım, vefa karın mı doyurur. Geçin bunları eskide kaldı bunlar” dediği vefa. Hep herkesin vefasızlığından şikayetlenip de, biraz dürüst olsak kendimizde de bulamayacağımız vefa. Haklısın ama işim çok bahanelerinin altına sığınıp, eş-dost-akrabalarımızı ihmal ettiğimiz, ama hep de ihmal edilmekten şikayet ettiğimiz. Araf 172-173 ile bildiğimiz Elest bezmin de ki sözümüz, yani imanın temeli  olan vefa. Sevgideki sadakat, yumuşak kalpliliğin füruzatı. İnsan olmanın ve insan kalmanın mihenk taşı vefa.

Kimine göre zordur vefa. Nitekim bir yazar “Vefa cefadır” der. Cefadır elbet. Kolay mıdır kısa yoldan para kazanmak varken Rabbine vefasından helali ve zoru tercih etmesi. Kolay mıdır ahir zamanın yoğunluğunda Sıla-i Rahim i gerçekleştirmesi. Hasta ziyaretlerini telefonla geçiştirmek varken, neden vakit harcayıp ziyarete gidilsin ki zaten(!).

Vefa cefadır doğru. Unutmuyorum bir tanıdığım bir anısını anlatmıştı. İşlerinin ters gittiği bir dönem. Borç harç, icralar kapıda. Eş dost akraba, kimi aradıysa bulamamış para. Düze çıkmış sonra. Tabi gerginlik ve buhranın verdiği psikolojik yorgunlukla şehir dışındaki abisini ihmal ettiğini hatırlamış. Abisini aramış sesini duyup biraz dertleşmek için. Abisinin olaylardan haberi yok tabi. Ancak birilerinden duymuş olacak ki telefonu “Bende para yok para için aradıysan” diye açmış. O zaman için henüz yeni sayılacak derecede tanıdığım bu kişi gözleri dola dola bana bunu anlatırken şunları ekledi. “ Ben ağabeyimi dara düşmeden önce sürekli arardım. Duygusaldır diye de durumumdan hiç haberdar etmedim. Dara düşünce onu ihmal ettiğim için de, rahatlayınca arama gereği duydum. Ve  duyduğum o söz benim hayatımı değiştirdi. Vefanın önemini o zaman anladım. Vefa tek taraflı olursa insanı yorar kardeşim. Ama yorulsak da, biz vefamızı yani insanlığımızı kaybetmeyip yolumuza devam etmeliyiz. Ben hala ağabeyimi ararım. Durumu çok iyi. Aradan yıllar geçti ve hala bana o dönemi nasıl atlattın diye bile sormadı. Ama önemi yok.” dedi.

Bunun gibi ne örnekler var değimli hayatta. Tıpkı yukarıda ki dostluk hikayesi gibi. Sadakatsizliğimiz nankörlüğümüzden değimlidir. Başımıza bir iş gelse kerametini aramak yerine Allah’ a hesap sorarmışcasına neden ben diyerek  Elest bezmin de ki o sözümüz unutuşumuzun nedeni de yine bu nankörlüğümüz değimlidir. Bir kahvenin 40 yıllık hatırları nerede kaldı. Nerededir bu. Bizi yetiştiren bu insanlarla beraber bu kavramda mı gitti. Daha 2 tokat dahi yemeden birbirimize sırtımızı dönmemizin nedeni nedir. Sarımsak tarlasına gerek duymadan, yani elimizde çuval dahi yokken yüzümüze kapıların kapanmasının nedeni yalnızca ahir zamanın koşturmacası olabilir mi? Bilemiyorum. Ama sebebi her neyse. Allah bizi biran evvel bu dünyanın çilesi olan vefasızlıktan kurtarır umarım.

Vefa sadece asil ruhlu insanlarda bulunan bir özelliktir demiş şair. Asaletinizi kaybetmemeniz ümidiyle.

Selametle

05/07/2025

İstişare: Hakikati Arayışın Yolculuğu


 

İstişare... Tüm egolarından ayrılmış bir benliğin hakikati arayış serüveni. Ne hakikati demeyin. Varoluş hakikati... Eşyanın... Aklın... Aşkın... Bir elektrik devresinin hakikati belki... Bilememek girdabının içinden, bilenlerin uzattığı ipleri tutma çabası... "Nedir?" ve "Nasıldır?" öğreniminin tecrübelilerden dinlenilen cevaplar yumağıdır istişare.

İstişare, nasıl yapılır, kimlerle yapılır, neden yapılır sorularına birçok cevap bulabiliriz. Ancak bu cevaplar manzumelerinin hepsi bizim olmayan soyut ve somutluklar içerir. Ancak bir soru vardır ki direkt bizi ilgilendirir, bizi muhatap kılar: Kimler istişare eder?

Bu soru aslında kişilerin ihtiyaç ve çıkmazlarına, yani sorunlarına bizi cevap olarak yönlendirse de, asıl cevabın ilim bahçesindeki kokulu gülü şudur: “Nefsine boyun eğmeyen istişare eder”. Ya da tersten okuyalım; “Nefsine boyun eğen istişare etmez”.

Kimi insanlar vardır ki tüm hakikati kavradığını düşünür ve istişare etmezler. En sıkıntılı durum budur. Bu kişiler tüm doğruya hâkim olduğunu sandığı için, kendince yorumlamalar yani teviller yapar. Onlar için diğerlerinin bir hükmü yoktur. Hükmü olmayanın fikrinin kıymeti de yoktur. O yüzden istişare onlar için gereksizdir. Kendi akıl kırıntılarıyla yapmış oldukları tevillerle, olaylar karşısındaki sözde bazı tutum ve davranışlara giderek çözüm bulmaya çalışırlar. Onlar için kendileri tam, başkaları yarımdır. Halbuki bilmezler; yarımların beraberliğinden ortaya çıkan nice bütünler hayat kurtarır. Bu kişiler toplumda kibir abidesi olarak değerlendirilirler. Zaten bu tarz kişilerle yakınlaştığınız zaman şunu göreceksiniz ki genelde öğüt verirler.

Bazıları da bu tarz egolu kişilere yakın, ancak onlardan biraz daha farklı olarak istişare konusunda bu denli katı olmayıp, istişare eden ama istişareye kıymet vermeyen kişilerdir. Bunlar, etrafın korkusundan, sosyal baskı ya da statü çekincesinden dolayı bu yöntemi seçerler. Mesela bir kibir abidesi patronun, sırf personeline demokratik görünmek için bir proje hakkında fikir sorup gerekli istişareyi ciddiye almaması buna örnektir. İstişareye giden kişilerin, istişare sonucuna uyma zorunluluğu yoktur. Ancak uymama alışkanlığı başka bir sorundur. Bir çocuğun, anne ve babasına zaten yapmaya karar verdiği bir olayı sanki istişare ediyormuş gibi onlara duyurması da yine bu tarz kişilerin yöntemidir.

İstişare bu, kolay değil. “Ben geldim doktor” demektir. Tabi önce hastanın hastalığını kabul etmesi gerekir. İşte ilk tanımladığım kişiler hastalığını kabul etmeyen, ikinci tanımdaki kişilerse doktora sırf çevresindeki baskıdan korktuğu için gidip ilaçları almayan kişilerdir. Yani hastalığına inanmayan. Ya da doktoru yetersiz gören.

İstişareden uzak durmak bir gaflettir. Gafil olanlar, kibirli olanlar, riyakâr olanlar, itibarına zarar geleceğini düşünenler, hırslarına yenik düşenler istişareyi önemsemezler. Onlar, kimi zaman öfkeyle, kimi zaman kibirle ve dahi alaycı tavırla karşı bir duruş sergilerler.

Peki ya hakikatin peşinde koşanlar öyle midir? İstişare; tüm egolarından ayrılmış bir benliğin hakikati arayış serüveni demiştik. Onlar bu hakikat uğruna "Akıl akıldan üstündür" diyerek faziletli, akıl ve tecrübe sahibi, samimi, keskin görüşlü, insan psikolojisini iyi tahlil edebilen, sağlam fikirli, doğru ve güvenilir kişilerin peşinden koşar.

Bizler de ister mektepli olsun ister alaylı, egolu davranmayıp istişare etmeliyiz. İşin ehillerine sorup, cevap beklemeliyiz. Nasıl ehil oldularsa bırakın anlatsınlar. Onlar anlatsın biz dinleyelim. Onlar yazsın biz okuyalım. Hayrını dilediğimiz, içinden çıkamadığımız, tercihinde zorlandığımız ve rüyalarına yattığımız nice olaylar varki ehlinden başkası bilemez.

Selametle...

01/07/2025

Sadakat

 

Doğru olmak, sözünde durmak ve sözünü yerine getirmek anlamına gelen bir kelime. Herhangi bir kişisel çıkar ve garazdan uzak ve her yönüyle samimiyet içeren bu kelimenin zıttı ihanettir hıyanettir.  

Evet bahsettiğimiz bu ahlaki değerin adı sadakat. İçinde yalanı barındırmayan, hileye yer olmayan tamamen doğruluğun üzerine inşa edilmiş sadakat. İhanetler, hırslar, ihtiraslarla dolu olan şu dünyada sadakat kavramına ne kadar da muhtacız değil mi? Birbirlerini aldatan eşler, ülkesine ihanet eden vatandaşlar, işyerinde işinin hakkını vermeyen işçiler ya da işçinin hakkını vermeyen patronlar.

Diğer bir değişle işine, eşine, ülkesine ihanet edenlerle dolu etrafımız. Sadakat kelimesi üzerinde düşünürken ihanet kavramını ele almamak olmazdı herhalde. Her şey zıddıyla kaimdi ne de olsa bu hayatta. Biri varsa diğeri yoktur. Peki neydi bu ihanetlerin sebebi. Olayı aldatılan eşlerden başka, yahut aldatılan patronlardan başka başka hikayelerle dinlemek mümkün elbette. Nedir yani; genç bir adamın kız arkadaşı tarafından aldatılmasının sebebi kaç farklı tür olabilir ki özünde. En duygusalı senin iyiliğin içindi demagojisiyle bitmiyor mu? Düşünsenize "Senin için senden vazgeçtim" diye biten ilişkilerin alt yapısında dahi başka bir ego tatmini yok mudur.  Yahut bir patronun muhasebecisi tarafından dolandırılmasının kaç farklı tür sebebi olabilir ki? Lokal bazda tek tek konuşulduğu zaman başka başka hikaye yığınlarıyla karşılaştığımız ihanet tabloları. İnanın bu hikayelerden bende de yığınla var. Kendi hikayelerim içinde boğulduğumda ve şu "Neden" çıkmazında kilitlendiğimde vardığım onlarca sebepten geri kalan sadece "Tatmin" duygusu oluyor. Evet insanlardaki tatminsizlik hırslar ve sahip olma güdüsü. Aslında bir şeyi terk ederken bile başka bir şeye sahip oluyorsunuzdur. Ve bu sahiplik farkında olmasanız bile sizi tatmin ediyordur. Yahu meseleyi Ego konusuyla birleştirip toplumsal bir ders verme niyetinde değilim elbet. Ama kime dokunsak bu ahlaki terimlerin üzerindeki şikayetlerden konuşmuyor muyuz. Vefa, dostluk, sadakat, ihanet, yalan dolan v.s .

Kabul edelim kaybediyoruz ahlaki değerlerimizi. Ve hepsi sadık olamayışımızdan kaynaklı. Hırslarımız ve zevklerimiz için bulunduğumuz ihanetlerle önce kendimize saygımızı kaybediyoruz. Şeytan şeytanlığını iyi yapıyor. Önce bizi bize küstürüyor. Ve farkında olmuyoruz. Önce koca bir "kimseye ihtiyacım yok " egosuyla "ben" duygusuna giriyor, sonra kendimize düşman oluyoruz. Yani şeytan önce bizi yalnız bırakıyor, sonra bizi kendimize düşman olan bizle baş başa bırakıyor. Travmalar yaşıyor, psikolojik sorunlara düşüyoruz. Sözün özü, biz önce kendimize ihanet ediyoruz. Ego denilen tatminler için başka kazanımlar uğruna suhuleti ve selameti feda ediyoruz.

Gönül deryamızda asıl sadık olmamız gerekene sadık olsak iç huzuru bulacağız ve toplumun bize yaptığı ihanetlerin travmasını yaşamayacağız elbet. Mü'minler içinde Allah'a verdikleri sözde sadakat gösteren nice erler var. İşte onların kimi adağını ödedi, kimi de (bunu) bekliyor. Onlar hiçbir suretle (ahitlerini) değiştirmediler." (Ahzâb 23).  Ayetinde belirtilen sadıklardan nasıl olacağız. Hani vefa konusunda ahde vefadan bahsetmiştik. Eles meclisindeki sözümüze vefa göstermekti asıl olan. Yani ilk ahdimize sadık olmamız gerektiği hususunu hep yineliyoruz. Ama maalesef yapamıyoruz. Peki nasıl yapacağız. Tabiî ki sadıklarla beraber olacağız.

Gayr-i müslimler, fâsıklar ve gâfillerle beraberlik, zamanla zihnî beraberliğe, zihnî beraberlik de bir müddet sonra kalbî beraberliğe dönüşür. Bu ise, insanın adım adım helâke sürüklenmesi demektir" diyor İmam Gazali Hazretleri. Bizde bize düşeni yapıp bizi manevi buhrana sürükleyen bu ilişkilerden uzak durup "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun!" (et-Tevbe, 119) ayeti kerimesi gereği sadık olanlarla birlikte olmalıyız. Aşına, işine, eşine, ülkesine, dinine sahip olan kim varsa onları dost edinmeliyiz. Göreceğiz ki nice ihanetler ve travmaların üstesinden geleceğiz.

Selametle


28/06/2025

Kendimiz İçin Yazmak

Bir yazı yazmaya başladığınızda o yazı hakkında bazı tanımlamalar yapılır. Ne yazısı olduğu, edebi olarak nasıl yazıldığı gibi. Ölçüleri kelime zenginliği v.s Yani edebi değeri.

 Birçok yazıda bir hikâyenin okuyucuya nasıl aktarılacağı ve okuyucunun bunu nasıl daha iyi anlayacağına dair bazı kaygılar vardır. Bu kaygıların sonucu yazarlar bazı kalıplara girerler ve çok azı beceri göstererek kendisine has bir tarz oluşturur. Yani birçoğunda duygu gider şekil kalır.

 İşte ben bu kaygıların hepsine karşıyım. Bir yazıyı yazarken acaba ne anlayacaklar diye kaygı duymak yazarı duygu aktarımında kısıtladığı düşüncesindeyim. Ancak dediğim gibi beceri gösterip kelimelere raks ettirenler istisna.

 Bence ; kelimelerin duygusu okuyanın aklı kadardır. Duygu akıl süzgecinden nasıl geçer demeyin. Siz ne duygu katarsanız katın okuyan onu almak istediği şekilde alacaktır. Belki de işin güzelliği budur. Kaygı gütmeden yazmak ve ne anlatmış acaba diye düşünmeden okumak. Bir ressamın eseri gibi. Bir ressamın resmindeki İLLÜSTRASYON, o resme bakanın hayata bakışıyla da alakalı değil midir? Yani bir resmin karşısına geçip sanatçı acaba burada ne anlatmak istemiş diye sorduğunuzda herkesten farklı bir duyguyu anlatan sözler duyarsınız. Karanlık bir ormanda daldaki bir kuş resmi kimine göre o resmin sevimliliği iken kimine göre ormanın karanlıkları resmin karamsarlığıdır.

 Bence yazıda böyledir. Aynı şeyi okuyup farklı duyguyu anlayabilir insanlar. Hal böyleyken yazar niye karşı taraf bunu nasıl anlamalı yahut okuyucuya şu duyguyu nasıl vermeliyim kaygısı gütsün ki.

 Tabii ki edebiyatı, edebi renkleri reddetmiyorum ancak; yazar her duyguyu da edebiyata dökme kaygısında olmamalı. Çünkü edebi zenginliği olup ta anlaşılamayan, duyguya geçmeyen, yani yazarın duygusunu aktarmadığı yazılar boş sözler dizini oluyor.

 O yüzden; edebi zenginliği olmasa da ve anlaşılamasa da bence siz duygularınızı yazın.

 Başkaları için değil, kendiniz için yazın.

 Selametle

24/06/2025

Kardeşlik

 

Ahlak hakkında neler yazılmış diye elimize birkaç yazı alıp okumaya kalksak birçok ahlak çeşidinden bahseden yazılara rastlarız. İş ahlakı, aşk ahlakı, aile ahlakı v.s . Peki ya kardeşlik ahlakı? Birçok kişi bundan bahsetmez. Sürekli dilimizde olan, birbirimize kardeşim diye hitaplarda bulunduğumuz bu zamanda bu kelimenin gerçekten hakkını verebiliyor muyuz acaba?

Nedir bu kardeşlik. Nasıl bir ahlaka sahiptir?

İnsanlar soy sop bağı ile kardeş oldukları gibi bu bağ olmadan da kardeş olabilirler pek tabi. Çünkü kardeşliğin kolları dünyanın bir ucundan diğer ucuna kadar uzanacak kadar uzun, omuzları koca bir toplumun başını yaslayacağı kadar geniştir. Birey birey kardeş olunabildiği gibi, millet millet de kardeş olunabilir yani. Merhamet demektir kardeşlik. Birbirinin derdiyle dertlenmektir.İşte bu yüzden dünyanın bir ucunda başına bomba yağan yahut evi yanan bir mazlum için dünyanın diğer ucundaki kişiler göz yaşı döker.

Peki söyleyin şimdi; kardeş olmak, sevinçte ve kederde beraber olmayı, onu derdiyle dertlenmeyi göze almak demek ise biz bugün bunun neresindeyiz. Bence baya uzağındayız. Sadece dilimizde bir kelime olup çıkmış çoğu zaman. Toplum olarak birbirimizi sevmeden, saymadan, güvenmeden, birbirimize merhamet etmeden, yardımlaşma ve dayanışmadan uzak bir kardeşlik kavramı oluşturmuşuz.

Oysa ki; Kur'ân'ın bize anlattığı kardeşlik, bütün bu değerleri  içeren bir muhtevaya sahiptir. Kardeşinin derdiyle dertlenen, o uykusuzsa uykusuz kalan, sevincine ortak, hayatına yoldaş bir mümin anlayışı sunar bize Kuran. Bu dert hep öyle bildiğimiz tarzdan, toplumun baktığı maddesel bakış açısından olmayabilir mesela. Manevi günahlara bizleri sürükleyen hastalıklarda mümin için bir derttir mesela.  Müminler birbirlerini bu dertler ile de baş başa bırakmamalıdır. Kardeşlik bunu gerektirir.

Ama gelin görün ki kardeşim dediklerimizin manevi dertlerine gelene kadar maddi dertlerine bile o kadar uzağız ki. Bacası tüter mi, aşı kaynar mı bi haberiz. Ve dahi umrumuzda bile değil. Komşusu açken tok yatan bizden değildir buyruğuna rağmen.

Bugün bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın dediğimiz için bizden davacı olmayacak mı sanırız yılanın soktuğu.  Aman bana ihtiyaç mı var sanki diyerek nice kardeşlerimizi belkide farkında olmadan ziyan etmiyor muyuz. Ne oluyor bize de Kur-an ın bahsettiği kardeşlik muhtevasının füyuzatı yüzümüze yansıyamıyor. Kaşlarımız çatık ve birbirimize düşmanca bakıyoruz. Göz pınarlarımızdan bir damlayı dahi esirgiyoruz kardeşimiz için. En son ne zaman kardeşimizin derdiyle dertlendik ve uykumuz kaçtı mesela.

Ariflerden Serî-i Sakatî [kuddise sırruhû]bir tövbesini şöyle anlatıyor.

” Bir olay üzerine bir kere “elhamdülillâh” dedim, tam otuz yıl bu sözden dolayı istiğfar ediyor, Allah’tan affımı istiyorum. Bu şöyle oldu:Bir gece, içinde benim dükkânımın da bulunduğu çarşıda yangın çıktı. Bana, “Dükkânın yandı” diye bir haber ulaştı. Hemen gece yarısı dışarı çıkıp olayı öğrenmek istedim. Yolda bir grup insanla karşılaştım. Olay yerinden gelenler bana,“Ey Ebü’l-Hasan, birçok insanın dükkânı yandı ama seninki yanmadı” dediler. Bunun üzerine ben de,“Elhamdülillah, dükkânım kurtuldu” dedim. Sonra biraz düşündüm, hata ettiğimi anladım. “Ben, diğer mümin kardeşlerimin mallarının yandığı bir yangında kendi malımın kurtulmasına sevinip nasıl olur da ‘elhamdülillah’ derim” diye çok üzüldüm. Bunun bir kefâreti olsun diye dükkânda ne varsa hepsini fakirlere dağıttım ve sonra pazarı terkettim.”

Gelin Serî-i Sakatî [kuddise sırruhû]gibi bir tövbe edelim. Uzaklaşmış olduğumuz kardeşlik ahlakına yüzümüzü dönelim. Sosyal medya hesaplarımızdan Kudüs’te ki kardeşlerimize üzülüyor, birkaç paylaşım sonrasında başka bir kardeşimizin tatil fotoğrafına bakıp üzüntümüzü atıyoruz. Ne garip değil mi? Gelin bu dengesiz duygu psikolojisinden sıyrılalım. İmanın ve islamın vazgeçilmezi olan kardeşlik ahlakımıza sımsıkı sarılalım. Allah(cc) Kuran-ı Azimüşşan’ ın da “Şüphesiz müminler birbiri ile kardeştirler…(hucurat-10)” buyuruyor. Kardeşliğin hakkını vererek bu buyruğa amenna dediğimizi gösterelim.

Selametle

21/06/2025

Sevgi Türleri


Eski defterleri karıştırmak gibi adetim vardır. Bu âdet üzere geçenlerde yine okuduğum şeylere tekrar bi göz atıyordum. Kitaplar, altı çizilmiş satırlar, not kağıtları, sağa sola acelece alınmış notlar. Kah saman kağıt ( kaldımı yahu demeyin,hala var), kah hamur kağıt kokularıyla, eski kitap ve notlar arasında , bir eski resim albümü içerisinde anılara boğulmuş gibi dalmıştım sayfalara. Vay be bunu ne zaman yazmışım,aaa bu söz kimindi tekrarlarıyla.

Derken bir sayfanın kenarına aldığım şu nota gözüm takıldı. 

**Sevgi türleri: Eğer, Çünkü, Rağmen** 

Bir çoğumuzun belki de okuduğu Toyotome isimli zat–ı muhteremin yaptığı bir tespit. Ve adam haklı beyler dedirten bir sonuç. Gerçekten doğru tespitler üzerine yazılmış bir kitap. Seherlerin karşılandığı en muhabbetli gecelerde ki sohbet halkalarında dahi; vefasız yarlardan terk eden eski sevgililerden bahsedilirken bile "yav biz niye böyle düşünemedik" dedirtecek tarzda tespitler. Aslında herkesin bildiği ama teknik olarak ifade edemediği şey belki de Toyotome´ nin anlattıkları. Okumayanlarınızın "Yahu Sevginin türümü olurmuş" dediğini duyar gibiyim. Elbette ki olur. Dedik ya. Adam haklı beyler. 

Buyurun gelelim konunun içeriğine. 

Yazar sevginin türleri olduğunu ve bunun kendi içinde belirli değerleri taşıdığını ve sebep sonuç ilişkisi barındırdığını anlatıyor. Sevginin türlerinden ilki yazara göre "Eğer" türü sevgi. Bu türe göre sevgi anlayışı olan kişiler belli başlı beklentileri ya da istekleri karşılanmış olursa karşısındakini seviyor ve sevmeye devam ediyor. Nasıl mı oluyor bu sevgi. Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eger başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim gibi. Aslında Toyotome´nin bu anlatmış olduğu şeyin Türkçe karşılığı “Ne kadar ekmek o kadar köfte” olarak anlatılabilir. Bir şarta bağlı sevgi yani. Ne kadar sığ değil mi? Ama şöyle bi baktığımızda en çok rastlanan sevgi türünün de bu olduğu aşikar etrafımızda. Karşılık bekleyen sevgi. Özüne indiğinizde tamamen bir çıkar ilişkisi. Evet evet kesinlikle öyle. Baktığınızda etrafınıza iki aylık evlilikler de yok değil mi? Şöyle bir düşününce bu sevgi türü bir ticari anlaşma gibi sanki. 

Neyse gelelim ikinci tür sevgiye.

Toyotome´ye göre ikinci tür sevginin adı "Çünkü" türü sevgi. Bakın dostlar bu tür sevgide kabiliyet daha çok ön plana çıkıyor. Çünkü bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için seviliyor. Yani başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlı. "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin(Yakışıklısın)." "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki.." "Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki.." Diyorum ya yeteneğinize göre. Aslında ben bu sevgi türüne “ego sevgisi” dedim. Karşındakinin egosunu ne kadar tatmin edersen o kadar seviliyorsun. İlk sevgi türünde de ego var ancak bu kadar bariz değil. Ne demiştik eğer türü sevgi için “Ticari anlaşma”. Her ne kadar yazara göre “Çünkü” türü sevgi “Eğer” türü sevgiye göre daha tercih edilebilirse de ben bu kanaate katılmıyor her ikisini de kumdan kale olarak görüyorum. Bu konuyu konuştuğum birkaç kişiden “Yahu sevgi diyoruz kardeşim sevgi. Konumuz aşk değil. Elbette ki ticari sevgide olur” yorumları aldım. Cevabım şuydu; “Olmaz kardeşim, olmaz. Onun adı ilişki olur”. Ve hâlâ aynı kanaatteyim. Başka insanların o kişiyi sevmesinden beslenen ve bundan tatmin olan kişilerin ruh hali bizim bahsettiğimiz “kişi sevgiye muhtaçtır” ruh halinden farklıdır. Yani birilerinin bizi sevmesi egomuzu okşar ,o kadar okşar ki bi bakarsın Instagram'da takipçi kasmışsın. Haydiii buyur. Ayrıca benden daha fazla sevecek birini bulunca beni bırakacak endişesinin olduğu bir duruma nasıl sevgi diyebiliriz. Sözün özü yazara göre eğer ve çünkü türü sevgi benim kanaatimde sevgi değil ilişkidir. 

Gelgelelim yazara sonuna kadar katıldığım, hepimizin özlemini ve açlığını çektiği, her nerede ve ne zaman kaybettiysek bir türlü bulamadığımız, şeytanın alıp götürdüğü ama satmaya kalksa herkesin alacağını bildiği için satmadığı sevgi türüne. Rağmen türü sevgi. "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor yazar ve ekliyor “Esmeralda, Qusimodo´yu dünyanin en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sevmedi mi?” Dostlar sevgi emek ister derler. Bu emek beni daha çok sevsin yada beni bırakmasın yahut şu şekilde olmalıyım ki koşullar yerine gelsin şeklinde değil de, “...rağmen bunu yapmalıyım” cümlesinin başına ne konulursa konulsun içinde ego ve beklenti olmaksızın harcanan şeyin adıdır.

Yahu insan "Bir şey olduğu için" değil, "Bir şey olmasına rağmen" sevilir. Örf de, töre de, din de bunu söyler. İşte bahsettiğimiz “kişi sevgiye muhtaçtır” sözündeki muhtaçlığımız seven için de sevilen için de budur.

 Kendimizden fazlasına yetecek kadar sevgimizin kalmadığı bu zamanda, eğer ve çünkülerin olmadığı, içinde rağmenler barından sevgiler yaşamanız dileğiyle.

Selametle

17/06/2025

Ekmekçi Dede

 

2016 yılı idi. Ankara'da Mamak'ın Akdere semtinde henüz inşaatı yeni bitmeye yüz tutmuş Ulu Cami’nin önünde öğle namazı için durdum. Zor bir park hamlesinden sonra kışın ayazının  verdiği o kemik kıran soğuğundan olsa gerek “umarım su sıcaktır” diye dua ediyordum. Caminin henüz bitmemiş abdesthanesinde ümitsiz bir şekilde musluğa bakıp buz gibi su da abdest alma cesaretini kendimde toplamaya çalışırken bir ihtiyar girdi içeri ellerinde poşetlerle. Oranın görevlisi mi bir berduş mu bilemedim. Süzdü kısa bakışlarla beni. “ Soğuk su da zor abdest değil mi? “ dedi. Ben de “Bu su da abdest alırsam belki dökülen günahlarımın sesini duyarım amca” dedim. Ses etmedi. Döndüm “ Ya duyarsam “ dedim gülerek. “ Peşine takılırım o zaman “ dedi. İkimizde güldük.  O poşetleri yerleştirmeye koyuldu ben abdeste.

Abdest bittikten sonra nereli olduğumu sordu ihtiyar. Gençler gelmiyor dedi. Bir maşallah çekti. Allah razı olsun genç gördü beni. Ben de ona sordum nerelisin diye. Kırşehirliymiş. Halinde sanki konuşası varmış gibi bir hava vardı. Soğuk değil mi amca? Dedim.  Sormamı bekliyormuş sanırım. Daha ilk “ Ahh evladım” deyişinden anladım susmayacağını. Bir hikâye geliyor dedim kendi kendime. Başka bir hayat ve yeni öğreneceğim yaşanmışlıklar manzumesi. İyice kuruldum belediyenin cami abdesthanesine hediye ettiği kırık banka. Anlat amca dedim hava soğuk belki içimiz ısınır. Yok dedi evladım yook. İnsanlar daha soğuk, çok soğuk. Hayırdır amca dedim evlat mı? eşin mi? kimdir bu soğuk olan? Ağzından duman çıka çıka anlatmaya başladı ihtiyar.

Ekmekçi dede diye birini duydun mu dedi. Yahu o Kütahyalı değil mi dedim. Tanıdığın mı? Yok dedi o ayrı. Ben dedi Ankara’nın ekmekçi dedesiyim. Allah Allah dedim. Hiç duymadım. Ekmek mi yapıyorsun? Yok evladım yok. Sende saf mısın (burada biraz haksızlığa uğradığımı düşünüyorum) ama hürmeten “Sanırım” dedim. Ben dedi ekmek toplarım. Bizim mahallede gezerken gözüme takıldı bir gün. Baktım her bahçenin demirinde ekmek var. Alırım onları. Durdu “Süte gelirler bizim buralara bilir misin?” . Dedim amca o kadar genç değilim. Güldü. Hah dedi ben o ekmekleri toplar sütçülere veririm. Ekmek verir süt alırım. Tam 8 yıldır.

İlk başta çok sıra dışı bir hikâye gelmedi bana. Ama devamı geldikçe ilginçleşiyordu.

Malum her şeyin olduğu gibi memleketimizde ekmek israfı da hat safhada. Günde 5 milyon ekmeğin çöpe gittiği ülkemizde bakmış bizim Ekmekçi Dede böyle olmuyor el arabasıyla çıkmış sokağa, başlamış ekmek toplamaya. Tam beş mahalle geziyormuş her gün. Topladığı ekmekler evde koku yapmaya başladığı için komşular şikayet etmeye başlamışlar. Kızı ve torunu da cabası tabi. Olay evden gitmeye kadar yüz tutmuş. Şikâyetler sonunda eve gelen belediye ekiplerine durumun vehametini anlatmaya çalışmış ekmekçi dede. “Yahu israf, ekmek atılır mı?”. Ama dinleyen kim? Bir tek sütçüler durumdan memnun tabi ama haliyle onların alacağı ekmek de sınırlı miktarda oluyormuş.

Yine de yılmamış ekmekçi dede. 150 kiloya kadar süt alabiliyor muş ekmekler karşılığında sütçülerden. 150 kilo süt. Düşünün. Hem de takasla. O sütleri ne mi yapıyor? Garip gureba ve özelliklede öğrencilere dağıtıyormuş ihtiyar.

Neyse yine bir gün komşuların şikâyetiyle eve gelen belediye ekiplerinden biri çok etkilenmiş durumdan. Yetkililere haber vermiş. Yetkililerde daha çok yetkililere haber vermiş. Meclisten birkaç kişi gelmiş bu ilginç konu nedir diye. Sonra Tarım Bakanlığı’nın Türkiye geneli büyük projesi olan Türkiye’deki israf olan ekmeklerin maliyetiyle neler yapılır araştırmaları ve toplumu bilinçlendirme çalışmaları. Hatta Ankara da yaşayanlar bilir. Metrolarda afişleri ve gerekli görselleri yayınlandı bir ara. Evet işte o kampanya ekmekçi dedenin vesile olduğu proje anlayacağınız.

Ekmekçi dedeye; Ankara'da Mamak'ın Akdere semtinde namaz için durduğum Ulu Cami’nin soğuk abdesthanesinden daha soğuk gelen şey hikâyenin burasında başlıyor.

Geceleri sabaha kadar öğrenci ve fakirler nasiplensin diye tam 5 mahalle gezen bu ihtiyarı ziyarete gelen yetkililer, Türkiye genelinde büyük bir projeye sebep olduğu için sadece ve sadece 1 kutu çikolata ve bir çiçek göndermişler. Haa birde basında birkaç yazı.

Sonrası mı?

Aile ferlerine kadar terkedilme çilesi, şikayet eden komşularla sürekli mücadele ve her geçen gün daha az süt vermeye çalışan sütçü. Sonrası aynı mücadele yani.

Ne kadar israfçı bir millet olduk değil mi? Sadece malı yahut günde 5 milyon ekmeği değil, emeği, vakti, fikri, nesilleri de israf etmiyor muyuz?

Somut ya da soyut her kıymetli şeyi dinin ve vicdanın uygun görmediği yerlere dağıtmaya israf denmez mi? Tabi ki cömertliğin fazlası da israftır ancak toplum ve birey olarak israfın ve cömertliğin neresindeyiz düşünmemiz gerekir. Paylaşmanın verdiği eşsiz mutluluk platolarına cömertliğin solunduğu hangi tepeden bakıyoruz. Birkaç hayır yapıp bunu reklam edip hem karşı tarafın duygularını hem de yaptığımız hayrın ecrini israf etmiyor muyuz? Yani beklediğimiz cömert toplum algısı bir tarafa dursun, toplum olarak sadece ekmeğimizi değil, duygularımızı, emeklerimizi, niyetlerimizi de israf ediyoruz aslında.  İnsanlarımızı ve insanlığımızı...  İşte bu yüzden soğuk geliyor Hakkı amcaya insanlar. Bu mücadeleler ise hala devam ediyor Hakkı amca için.

Vakit daraldı. Ağzından duman çıka çıka hadi namaz kaçacak dedi Hakkı amca. Kalk. Bende şu ekmekleri eve bırakıp geleyim.

Duyguların, fikirlerin, zamanın, sevgilerin israf  olmadığı günler dilerim.

Selametle 


14/06/2025

Yokluk

 


Yokluk nedir?

Paranın olmayışı, sağlığın olmayışı, aşın olmayışı...?

Bir insan için bunların hepsi yokluk tanımı olarak kullanılabilir pek tabi. Ve hepsi birbirinden zor ve hepsi acı. 

Bugün bu tanıma başka bir açıdan baktım Ankara Hacı Bayram–ı Veli Camisi´nde, bir öğle namazı sonrası. 90´ına merdiven dayamış ihtiyar bir adam sayesinde. Komşumuz olan Hacı amcayı kaldığı gelininin evinden izinle alıp, O’na biraz hava değişikliği olsun diye geldiğim bu cami avlusunda ihtiyarlığın ne kadar zor olduğunu tekrar anladım. Renkli kareli gömleğinin üstüne giyilmiş, biri yeşil biri lacivert iki süveter ve üzerine biraz alışkanlıktan birazda şubat soğuğundan korur ümidiyle giyilen solmuş kahve renkli ince ceketi ve kafasında beresi ile bu ihtiyar adamla sadece öğle yemeği yemeyi nasip etmedi Allah bana, yokluğun ihtiyarlıktaki kavramsal değişimini de idrak etmem için bir yol açtı belki de. İhtiyarlığın yokluğu çok başka vesselam. Yaşlılıkta en çok ihtiyaç duyulan kavramların yani İnsanın ve vefanın yokluğu bu yokluk.

Paranın pulun var olmasına ve etrafının insan dolu olmasına karşı nasıl da yokluk içinde olur bir insan onu öğrendim. Olur dostlar olur. Yaşlanınca olur. İhtiyar olunca sen, kimse çekmez seni. Evladın başından atmaya çalışır, torun da mümkünse haftada bir yarım saat görünüp kaçmanın derdine düşer. İhtiyarsındır ve kimsenin seninle oturup geçmişi konuşmaya, ölmüş eşini yaad etmeye vakti yoktur. Nasıl olsa haftaya unutacağın için etrafı gezdirip sana şurası şöyle burası böyle demeye, bir park bankında o eski ören yerlerinin nasıl o hale geldiği ile ilgili sohbetlerine katılmaya etrafındakilerin vakti de sabrı da yoktur. Unutur genç torun, orta yaş ve dahi orta yaş üstü evlat, kendinin de yaşlanacağını. Bir gün bu muhabbetleri , bu duygu paylaşımlarını kendisinin de arayacağını ve belki bulamayacağını.

Yokluk kötü şey be dostlar. Hele ki insan yokluğu.

-Bir duygu paylaşımı hoş bir kelam olmadıktan sonra neye yarar ki bağ–bahçe, tarla–tapan.

İşte ihtiyarın bugün bana söylediği tamda buydu. Ve ekledi..

-Ben kaybolsam belki aramazlar bile...

İşte bu yüzdendi belki de yürürken elimden sırf kaybolmamak için sıkıca tutuşu.Hayata tutunuşu belki de. Şaka değil "Ben kaybolsam belki aramazlar bile" sözü. Bu denli yakınlarına güvenini yitirtmiş bir hayat. Sol elinde taşıdığı baston dahi umurunda değildi zaman zaman. Caminin kalabalıklığında beni kaybetmemesi gerekiyordu. Baston nasıl olsa bulunurdu. Dedim ya, O´na göre onu kaybedersem aramayabilirdim. Ve o evini bulmak için çok yaşlıydı. 

Vefaya ve insanlara güvenini yitirmiş bu ihtiyarı bu hale getiren nemiydi? İnanın bu yazıya sığdıramadım.

Belki başka bir yazıda. 

Kalabalık kelimeler içinde, insanın yokluğu, vefa kavramının ihtiyarlara ve ihtiyarlığa hayırsızlığını anlatan yalnızlık cümleleriyle anlatırım belki de.

Selametle.

Veysel Taner Uçar 


10/06/2025

Hangimiz Daha Yalnız?


  

Hayat yalnızlar ve yalnızlıklarla dolu. Kimimizin kalabalık ortamlarımızla gizlemeye çalıştığı, kimimizin ise açıktan açığa yaşadığı şey yalnızlık. En azından hayatımızın bir döneminde ve bence hayatımızın her evresinde iç dünyamızda yaşadığımız ancak üzerini kapattığımız bu kavram kimimize derin sarsıntılara yol açarken kimimize ise onunla yaşamayı öğretiyor. Yalnızlık… Tarih boyunca adına sınırsız şarkılar yazılmış sözler söylenmiş şiirler okunmuş. Kiminin düşmanı. Kiminin ise tek yoldaşıdır. Bir tanım isteseniz yalnızlık için dünyadaki yalnızlar kadar şahsına münhasır tanımlar çıkar yalnızlık üzerine. Ve milyarlarca hikâye.

Kim bu yalnızlar söylesenize bana. Kimden dinlemeli yalnızlığı.

Sosyal medyada binlerce arkadaşı olan ama kimsenin onu anlamadığını iddia eden, bir takım doktorların tanımına göre sosyal şizofrenler den mi ?

Bir tren istasyonunda yıllarca görmediği asker babasını elbette gelecek diyerek bekleyen 60 yaşındaki Mehmet amcadan mı?

Gece ayazında sabaha kadar onu terk eden sevgilisinin iş dönüşü indiği otobüs durağında bekleyen adamdan mı?

Kendisinin tanımıyla ifade ediyorum “Aynı şehirde aynı havayı soluduğum için her nefeste ciğerim yanıyor” diyen akrabası tarafından tecavüze uğramış ve bunu töre diye ölmemek için gizlemek zorunda kalmış genç kızdan mı?

Yüreğindeki kalabalıklarla ve heyecanla bir köyde yahut taşrada okumak isteyip de maddi imkânsızlıklar yüzünden babasının okutamadığı zeki çocuk çoban Ali´den mi?

Aşık Veysel misali karısının kendisini sevmediğini düşünen ve bunu şairliği, şiirleri ve yazılarıyla paylaşanlardan mı?

Kim bu yalnızlar söylesenize bana. Kimden dinlemeli yalnızlığı?

Tarla başında çocukları için çalışan kocasız kadından mı?

Koca bir ülkenin kaderi omuzlarında olanlardan mı?

Çalışmak zorunda olup ihtiyar anne-babasına bakmak zorunda olanlardan mı?

Geçmişi pişmanlıklarla dolu olanlardan mı?

İmkânsızlıklar içerisinde çırpınanlardan mı?

Yahut her şeyi olup da bir türlü aradığı huzuru bulamayanlardan mı?

 

Kim anlatsın bize kimden dinleyelim bu yalnızlığı. Hepimizde var olan bu duygu, bu gönül ıssızlığı nasıl dökülür kelimelere. Yok mudur bunun çaresi peki. İnsanlarla olan çatışmalarımız, anlaşmazlıklarımız, yitip giden duygularımız ve gönül dünyamızda açamadığımız açsak ta anlatamadığımız hallerimiz gibi birçok nedenin sonucu olan bu yalnızlıkların nedir çaresi ve neden etraf bu kadar yalnız dolu.

Sanırım bizlerin atladığı bir şey var. Asıl soru şu. Kimdir yalnız? Ve tanımı nedir?

Allah´ı tanımamak en büyük yalnızlıktır oysa. Gönlümüzün ummanın da ki derinliklerde kimimizin derin sarsıntılar yaşayıp kimimizin üstünü örttüğü duyguları ve hislerimizi kim bilebilir. Tabiki Allah. Peki en derin duygularımızı bilen Allah varken, bizi bizden çok seven ve bilen yaratıcı varken kim yalnızım diyebilir ve kim yalnızlığı tanımlayıp ona bir hak verebilir ki?

Birçok soru ve tek cevap Yalnızlık Allah´a mahsustur.

Yalnızlık içe yöneliş değil midir? Hani Yunus Emre demiyor mu içe yöneliş Hakka açılıştır diye. Kul için yalnızlık en büyük dosta ulaşmaktır.

Allah varken kim yalnızım diyebilir dostlar. Dünyevi derin acılar yalnızlığa nasıl sebep olabilir. Kim tanımlayabilir. Kıyamette Allah bize “Ben varken neden di bu kadar ümitsizlik” derse ne cevap veririz. O yüzden bence Hangimiz daha yalnız sorusuna cevap Allah tan değil de dünyadan medet umanlardır olmalıdır.

Allah´la beraber olanlardan olmamız duasıyla.

Selametle

07/06/2025

Kabağın Sahibi



          Siz kabağın sahibi hikayesini bilir misiniz? Geçen hafta içi haberlerde Tatlıcı Ali olayını izlerken bu hikayeyi hatırladım, yüzümde hafif bir tebessümle. Sofi kardeşlerimin iyi bildiği bir hikayedir bu. Bir kıssadan bin hisse tadındaki kabağın sahibi vakası. Hani şu zamanında Necip Fazıl’ın ressam arkadaşına “ Artık her şey o kadar ters gidiyor ki, bu yoldan nasibimiz kesildi diye korkuyorum” dediği ve “Hayır sen yola girdin bir kere , yol öyle bir yoldur ki seni sahipsiz koymaz “ diye karşılık bulduğu olayın günümüz versiyonu tadındaki hikaye.
           Hikaye şöyledir;

          Vaktiyle tasavvuf yoluna girmiş bir derviş, nefsle mücadele makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonraki makamı gereği her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir. Saç, sakal, bıyık, kaş, ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
-Vur usturayı berber efendi, der.

Berber başlar dervişin saçlarını kazımaya. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak : - Kalk bakalım kabak, kalk da traşımızı olalım, diye kükrer.

Dervişlik bu. Sövene dilsiz, vurana elsiz gerekmiş ya. Kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahçup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber traşa başlar. Fakat küstah kabadayı traş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder: ‘Kabak aşağı, kabak yukarı.’

Nihayet traş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz bir kaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar. Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayrıihtiyari sorar :
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki bu kabağın bir de sahibi var. O gücenmiş olmalı!......

İşte yüzümdeki tebessümün nedeni beklide bu. Sofi Ali'nin sahibi. Yani kardeşim; Ali seni affeder hakıınıda helal eder de ya sahibi gücendiyse?

Selametle

03/06/2025

Dostluk

Çocuk olmanın verdiği saflık ve doğruluk. İhtiyacımız olan şey belki de budur hayatta. Hep çocuk kalabilmek. Geçen hafta oğlumla girdiğim bir diyalog bana bazı kavramlara bu yönde bakmam gerektiğini hatırlattı tekrar. İşte o yüzden yazıya çocuk kalabilmenin önemi diye başladım. 

Geçenlerde bizim oğlan okulda arkadaşıyla kavga etmiş. Duyunca çok şaşırdım. Pek kavgacı bir ruhu yoktur oysa. “Onu buna sürükleyen bir şey olmalı” diye düşündüm. Düzeltiyorum “Onu buna sürükleyen çok çok önemli bir şey olmalı” diye düşündüm. Çünkü başkasının canını yakmanın günahını iyi bilirdi oğlum. 
“Ne oldu?” diye sordum. 
“Baba o çocuk kankamın canını yaktı, bende onun canını yaktım”. 
“Oğlum” dedim “Canını yakanı affedecektin hani, öyle konuşmuştuk”. 
“Baba” dedi “Anlamıyor musun kankamın canını yaktı. Ve biz haklıydık. Ben onu koruyorum oda beni koruyor”. 
“Hmm! Tam anlayamadım” dedim “bu kanka nedir?. Arkadaş gibi bir şey mi acaba?”. 
“Evet” dedi, “Ama daha samimisi”. 
“Kardeş mi?” 
 “Olabilir”. 
Baktım kelimeyi hatırlayamadı, “Ha sen dosttan bahsediyorsun” dedim. 
“Evet” dedi. 
“Tamamdır iyi yapmışsın çok hırpalamasaydın” dedim. 
“Yok! Ben sadece kankamı korudum, aldım çocuğu yere attım onunda canı yanmış” dedi. “Kızdın mı” dedi, 
“Hayır dedim oğlum tam tersine haklısın aferim hep böyle yap”.

Kızmıştım ama oğluma değil. Bize! Ve toplumun aklının dağınık odalarında bir kavram daha düzene girmeli diye düşündüm. Kendi aklım gibi. 
Dostluk! 
Bu kavramlar da diğer kavramlar gibi çocukken saf halini koruyor ve büyüdükçe üstü ihanetler, ihtiraslar, çıkarlar, menfaatler yani kısaca olumlu olumsuz tecrübelerle kaplanıyor. Yosun tutmuş elmas gibi. Keşke tecrübelerimizi bu kavramların önüne geçirmeden yaşayabilsek. Ne ala. Ama çok zor.
Hani geçen gün vefa üzerine hasbihal ettiğimiz kişi vardı hatırlayan olursa. Ne demişti? “Vefa tek taraflı olursa insanı yorar kardeşim. Ama yorulsak da, biz vefamızı yani insanlığımızı kaybetmeyip yolumuza devam etmeliyiz”. Ve bunu söylerken hiçte gocunur bir tarafı yoktu. “Bana bunu nasıl yapar” lar la şişmiş bir benlik kazanıp, ama bir yandan da kaybettiğimiz insanlar. İşte dostluk; yalnızlığı göze alıp koca yürekli olabilmektir çoğu zaman. Çünkü vefa göstererek yaptığınız dostluklar beklediğimiz oranda geribildirim göstermeyebilir. İşte o yüzden ancak koca yürekli insanlar gerçek dost olabilirler. Çünkü onlar sadece kendileri için değil, ülkesi ve başkaları için yaşamayı becerebilenlerdir. Gerçek dostlar dostunu düşünendir. İyi gününde kötü gününde varlığını hissettirendir.

İnsan kardeşini, ailesini, akrabalarını seçemez. Ancak dostunu seçebilir. İşte bundandır ki hepimiz kendimiz gibi olan, kendimize yakın gördüğümüz kişileri dost ediniriz. Yine bundandır ki; başkalarının dostluğu üzerinde konuşurken kendi dostluğumuzu yani yüreğimizin büyüklüğünü de teraziye koymalı, bizim oğlan gibi dostunun canı yandığında neleri alıp yere çarptığının muhasebesini de hakkaniyetli bir şekilde yapmalıyız.

Üzeri yosun tutmuş, manadan kopmuş bu değer de diğer ahlaki değerlerimiz gibi kafamızın içinde dağınık bir oda misali. Hayatımızda ki yerinin tecrübelerimizin kötü örnekleri ile refere edildiği ve manasının kaybolup sadece lafızının zikredildiği bu değerlere sahip çıkmamız ve sürekli “Nerede o eskiler” diyerek yakınmak yerine, kendi yaşantımızda değer atfetmemiz ümidiyle.

Dostunuz bol olsun.

Selametle