“Toprak bedenleri alır; bir annenin duası evladını Rabbine emanet eder.”
Her sabah evin içi, baharın ilk günü gibi şenlenirdi. Çocuklarımın gülüşü odalara yayılır, ince ayak sesleri koridorda birbirine karışırdı. Süt kokusuna sabun, oyuncağa güneş sinerdi. Bu ev, insanın içine usul usul umut dolduran bir yuvaydı.
O sabah da ötekilerden farksız görünüyordu. İnsan, günün ağırlığını daha kapıdan çıkmadan sezemiyor.
Bir arkadaşımın annesi ölmüştü; cenazesine gidecektim. Mezarlıkları oldum olası sevmezdim. Uzaktan bakınca bile içime serin, ağır bir duygu çökerdi. Yolum yanından geçse başımı öne eğer, dudaklarımın arasından sessizce bir Fatiha geçirir, yine de kapısından içeri adım atmak istemezdim.
Şimdi o kapının karşısındaydım. Yıllarca uzaktan bakıp ürktüğüm yer, ilk kez başka bir yüzünü gösteriyordu bana. Sandığım kadar sessiz değildi burası. Mezar taşlarının arasında alçak sesle konuşanlar, toprağa su dökenler, dua ederken avuçlarını yüzüne kapatanlar vardı. Rüzgâr servi dallarını usulca eğiyor, taşların dibinden uzayan otları birbirine sürtüyordu.
Bir köşede güller açmış, mor zambaklar güneşe dönük bekliyordu. Ölümün eşiği sandığım bu yer, geride kalanların sesiyle ve hatırasıyla ayakta duruyor gibiydi. O an, korkumun yalnızca mezarlığa değil; insanın sona verdiği isme de ait olduğunu düşündüm. Ellerim rüzgârla birlikte hafifçe titrerken, gözlerimde biriken yaşın sebebini sessizce anlamaya çalıştım.
Ağır ağır yanaşan cenaze aracına bakarken göğsüm daraldı, nefesim boğazımda düğümlendi. Araç yaklaştıkça içimdeki o eski ürperti yeniden kabardı; çünkü bu kez toprağa verilecek olanlar, bir zamanlar evimi umutla dolduran kendi yavrularımdı. Işıl ışıl bakışları, odalara yayılan tıkırtıları, heyecanla peş peşe sıraladıkları istekleri, merak dolu soruları bir bir içimde yankılandı. O an anladım ki toprak, yalnızca bedenleri değil; bir annenin yüreğinde ömür boyu yaşayan sesleri, kokuları ve hatıraları da sessizce bağrına basıyordu.
Bunca canlılık toprağın altında yok olup gidemezdi; sanki oradan filizlenen, bizi bekleyen sonsuz hayatın sessiz bir müjdesiydi.
Gökyüzüne bakmanın, ölümü düşünmenin ve heybeyi tükenmeyecek olanla doldurmanın taşıdığı anlam, omuzlarıma yavaş yavaş inen sessiz bir ağırlık gibi içime çöküyordu. O ağırlığın içinde, acının ötesine uzanan derin ve sessiz bir hakikat saklıydı.
Benim yuvam artık mezarlıktı. Bundan böyle yolum nereye düşerse düşsün, içimde hep o sessiz kapının eşiğini taşıyacaktım. Uğrayamadığım her ziyareti dualarımla tamamlayacak, her hasreti Rabbimin rahmetine bırakarak yaşayacaktım. Çünkü bazı anneler evlatlarını toprağa değil, sabrın ve duanın en derin yerine emanet eder.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder