reklam

reklam

30/10/2026

İÇİMİZİN RÖNTGENİ ÇEKİLMEZ



  

Uzun zamandır, kimsenin beni gerçekten anlamadığına inandığım bu hayatın içinde, en azından mide ağrımı anlayabilecek birini bulma umuduyla doktora geldim. İnsanın en yakınındakiler, yüzüne bakıp da içinde kopan fırtınaları göremezken, beyaz önlüklü bir yabancı beni nasıl anlayabilirdi? Yine de doktor, sevdiklerimden daha dikkatliydi; sözlerimi yarıda kesmeden dinliyor, acımın yerini bulmak istercesine sorular soruyordu. Belki de insan, anlaşılmaya dair umudunu önce yakınlarında tüketiyor, sonra onu hiç tanımadığı kişilerin mesleki merhametinde arıyordu.

Ne olduğunu anlayabilmeleri için içime bakmaları gerektiğini söylediler. Bu cümle, bir tıp açıklamasından çok, yıllardır beklediğim bir davet gibi yankılandı içimde. “İçime bakın,” demek istedim, “yalnızca mideme değil; suskunluklarıma, yuttuğum cümlelere, geceleri göğsümün ortasında ağırlaşan o isimsiz boşluğa da bakın.” Fakat onların cihazları yalnızca eti, dokuyu, yarayı gösterebilirdi. İçimde sakladığım kırgınlıkların filmi çekilemez, bir ekranda yalnızlığımın gölgesi beliremezdi.

Bakınca görebilecekleri bir şey var mıydı, bilmiyordum; ama göremeyecekleri çok şey olduğundan emindim. İnsan bedeni, ruhun sakladıklarını ne kadar ele verirdi? Belki her ağrı, dile gelememiş bir sözün başka bir dildeki karşılığıydı. Belki mide, hazmedilemeyen hatıraları; kalp, taşınamayan özlemleri; baş ise susturulamayan düşünceleri yükleniyordu. Biz, söyleyemediklerimizi bedenimize emanet ediyor, sonra da bedenimiz konuşmaya başladığında şaşkınlıkla doktora koşuyorduk.

Bir an sağlık çalışanlarına üzüldüm. Onlar da tıpkı benim gibi, hakikatin ince ve kaygan izlerini takip ediyor; görünen belirtilerin ardındaki görünmez sebebi yakalamaya çalışıyordu. Her gün önlerine sayısız insan geliyor, herkes bir yerini gösterip “Buram ağrıyor,” diyordu. Oysa acının gerçek yeri çoğu zaman parmakla gösterilemiyordu. İnsanlar, çoktan bildikleri bir gerçeği başkasının ağzından duymak; çözemediği düğüme geçici de olsa bir isim vermek istiyordu.

Belki de bu yüzden doktora geliyorduk: İyileşmekten önce anlaşılmak, acımızın gerçek olduğuna dair bir tanık bulmak için. Bir reçetenin satır aralarında teselli, küçük bir hapın içinde kısa süreli bir unutuluş arıyorduk. Sorunun ne olduğunu çoğumuz biliyorduk; bizi tüketen insanı, içimizde büyüttüğümüz korkuyu, yıllardır kapatamadığımız yarayı tanıyorduk. Fakat çözümü bilmediğimiz için, bedenimizin açtığı küçük kapıdan yardım istemeye çalışıyorduk.

Peki herkes kendi gerçeğini az çok biliyorsa, bunca oyun neden oynanıyordu? Neden incinmediğimizi söylüyor, unutamadıklarımızı çoktan geride bıraktığımıza inanıyormuş gibi yapıyorduk? Belki hayat, sürdürülebilmek için biraz inkâr istiyordu. Belki insan, bütün hakikatlerle aynı anda yüzleşemeyecek kadar kırılgandı. Muayene odasında sessizce sıramı beklerken doktorların birazdan bedenimin içine bakacağını düşündüm. Ben ise yıllardır birilerinin yalnızca ağrıyan yerimi değil, içimde yorulan tarafı da görmesini bekliyordum. Biri gözlerime biraz daha dikkatle baksa, sesimdeki kırılmayı duysa, sustuklarımı da söylediklerim kadar gerçek saysa... Belki o zaman kendimi bu kadar yalnız hissetmezdim. Tam o sırada koridorun öbür ucunda küçük bir çocuk sendeledi. Annesi hemen eğilip onu tuttu, dizindeki tozu eliyle silerken, “Korkma, buradayım,” dedi. Çocuk ağlamayı sürdürdü ama annesinin boynuna sarılınca sesi yavaşça dindi. Bu küçücük sahne, yıllar önce başucumda oturan annemi getirdi gözlerimin önüne. Bir gece ateşler içinde kıvranırken alnıma bez koymuş, benim uyuduğumu sanarak usulca, “Allah yaptıklarınızı görür,” diye başlayan ayeti mırıldanmıştı. O zamanlar bu sözün derinliğini anlayamamıştım; yalnızca annemin sesi içimi rahatlatmıştı. Şimdi hastane koridorunda, herkes kendi ağrısına dalmış beklerken, o ayet yeniden gelip kalbimin bir yerine dokundu: “Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görür.” Belki görülmek, yalnızca birinin yüzüme bakması değildi. Kimseye anlatamadığım, kendime bile itiraf etmekten kaçındığım ne varsa Allah’ın nazarından uzak değildi. O’na kendimi anlatmak için güzel cümleler kurmam, acımın yerini doğru tarif etmem gerekmiyordu. Ben daha neye üzüldüğümü anlayamazken O biliyor; sevdiklerimin gözünden kaçan, doktorların cihazlarına yansımayan bütün kırgınlıklarımı görüyordu. Mide ağrım geçer miydi, bilmiyordum. İçimdeki yük de o anda bütünüyle kaybolmadı. Ama annesinin kollarında sakinleşen o çocuk gibi, ben de içimde görünmez bir yere yaslandım. Görünmeden kalmadığımı bilmek, ruhuma sessizce dokunan bir el gibi beni teselli etti.

11/10/2026

Geceyle Gündüzün Kesiştiği Durak

"Güneşin doğduğu coğrafyanın ruhu ile battığı ufkun zihni,bu tek kıyıda birbirine sarılır."

Saat akşamın yedisiydi. Metro, kalabalığın uğultusu ve yorgun adımların gürültüsüyle kentin kalbine doğru süzülüyordu.

Işıkları yanıp sönen kompartımanda iki insan duruyordu, aralarında sadece birkaç adımlık mesafe ama dünyalar kadar fark vardı.


Sağ tarafta, elinde tesbihi, gözlerinde yılların sakinliğiyle bir amca oturuyordu. Yüzündeki çizgiler, mütevazı ve inançlı bir ömrün sessiz imzasını taşıyordu. Sol tarafta ise, siyah kapüşonlusunu çekmiş, kulaklıklarından dışarı taşan sert müzik ritimleri ve yorgun gözaltlarıyla genç bir adam ayakta duruyordu. Dışarıdan bakan biri için ikisi tamamen zıt iki kutuptu; biri "salih", diğeri ise toplumun etiketlemeye can attığı "yoldan çıkmış" biri...


Derken metro aniden fren yaptı. Işıklar bir anlığına söndü. O karanlık saniyede, ikisinin de yüreğinde aynı insani korku belirdi. Kimse kimsenin ne kadar inançlı, ne kadar günahkâr olduğunu sormadı; herkes aynı nefesi tuttu.

İşte tam o an, kulaklığından hayatın ağırlığını dinleyen o genç adam, cebinden çıkardığı mendille yaşlı amcanın elinden düşen gözlüğü eğilip aldı. Göz göze geldiler. Yaşlı amca tebessüm etti, "Eyleyen de O, tutturan da O evladım, sağ olasın," dedi.

O an metronun camına yansıyan siluetlerinde bir şey fark edildi: Hayat sadece sabahın doğduğu, akşamın battığı fiziksel bir coğrafyadan ibaret değildi.

İnsanın içinde de doğular ve batılar vardı. Biri hayatının baharında, aydınlığında, doğusunda yürürken; diğeri belki de kendi içindeki karanlıklarla, günahlarıyla, batısıyla yüzleşiyordu. Biri tevazu ile salih bir yolda ilerlerken, diğeri kendi hatalarının gölgesinde bocalıyordu.

Ama kuralları koyan kâinatın sahibi, sadece kusursuzların ya da hep aydınlıkta yürüyenlerin değil; kendi batısında kaybolmuşların da, doğusunda huzur bulanların da Rabbidir.

Geceye batan Güneş’i ertesi sabah yeniden doğuran irade, insanın içindeki en derin karanlığa da tek bir merhamet ışığıyla yeniden doğuyu gösterebilir. Çünkü yönümüz ne olursa olsun, kapısı herkese açık olan tek bir hakikat vardır.

Metro bir sonraki durakta durdu. Kapılar açıldı. Biri sağa yürüdü, biri sola. Farklı yönlere gitseler de, ikisi de aynı gökyüzünün ve aynı sonsuz merhametin altındaydı... “O iki doğunun da Rabbidir, iki batının da Rabbidir.” (Rahman,17) ayetinin anlatmak  istediği mesajlardan biridir belkide.

01/10/2026

CELLAD

Ben senin yüzüne hasret

gözlerine mahkum yaşadım da yılları

Şimdi nefesin darağacım,

Gözlerin cellâdım olur.