reklam

reklam

08/04/2025

Çok Yakında


     Dervişe sormuşlar
---"Bu dünyada insanın başına gelebilecek en güzel nasip nedir."
    Derviş cevap vermiş
---"Herkesin bir şeyler anlatmak istediği su yalan dünyada seni dinlemek isteyen birine rastlamaktır."

     Çok yakında "peygamberler tarihi" ile birlikte olmak ümidi ile

İstemsiz Vazgeçişler


Hayatımızın her evresi bir dönüm noktası niteliğindedir. Başlangıçlar kadar vedalarda bilinçsel tarihimizin hazinesinde saklı kalacaktır. Duygusal belleğimizin hafızası tüm yaşanmışlıklarımızı muhafaza edecek ve gün gün, an an, vakti saati geldiğinde bize servis edecektir. Hayat devam ediyor hiç şüphesiz. Başlayan her yolculuk, atılan her adım, söylenen her söz, yapılan her eylem, verilen her karar öyle kendiliğinden bitip tükenmemektedir. Belki de değişim göstermektedir sadece. Başlangıçlar olmadan hiçbir şey başlamamakta ve uğurlanmamaktadır. Sonlara gidebilmek ve uğurlanmak için dahi merhabalar, karşılamalar, beraberlikler ve yaşanmışlıklar şart olduğu kadar kıymetlidirler de...

Bazen şartların kovalaması kimi zaman da ümitlerin yok olmasıdır vazgeçişleri hazırlayan. Gün olur ölümüne mücadele verdiğiniz her ne var ise yön değiştirebilir. İnsan, gelişen şartlar karşısında kendisini de değiştiren bir varlıktır. Siyasi, ticari, idari veya duygusal anlamdaki beklentiler karşılık bulmadığında büyük bir kırgınlık yaşarsınız. Haksızlığa uğradığınız olur. Sözler yerine gelmez. Koca koca insanların, aklı başında tecrübelerin ya da mevki sahiplerinin yeminlerle verdiği sözleri yerine getirmediklerine şahit olursunuz. Duygu adına sözlerinden cayanlara ve vefasızlık edenlere rastlarsınız. Bütün bunlar insanoğluna karşı güveninizi aşındırır. Kalbî bir kırgınlıkla birlikte amentünüzde değişiklik meydana gelir. Onlar için bir anlam ifade etmese de insanlara karşı inancınız yara alır.  

Köprülerin altından nice sular akmıştır. Her yaşanmışlık bedeli ödenerek size iyi kötü tecrübeler kazandırmıştır. Hak hukuk tanımazlık ve binbir surat insanların maskeli yüzleri ve itici riyakarlıkları karşısında insan adına kırılırsınız. Umutlarınız yara alır ahlaki erozyon karşısında. Gözünüzün içine baka baka yalan söyleyenlere kerhen evet dersiniz. Yalancılıklarına inanmış gibi yaparsınız. Artık güven iklimi bozuktur. Vefa seyahate çıkmıştır. Sadakat tatildedir. Sözlerin sahteliği, bol keseden atmasyonlar kendilerine normal gelmeye başlar. Bıyık altından gülersiniz insanların gözünüzün içine baka baka söyledikleri yalanlara ‘evet’ der gibi yaparken. Çiğ süt meselesinden helal lokmaya kadar gider işin sonu. O yüzden fazlaca kurcalamazsınız gerisini. Masum ebeveynlerin hakkına girmemek için!  

Öyle ya, vakit ahir zamandır. Aramadığınız kadar dejenere, seküler bir güvensizlik var. Alabildiğine bencil, acımasız, menfaat düşkünü, fiili ve sözlü saygısızlık, her türlü fütursuzluk ve ahlaken yanlışların normalleşmesi karşısında çaresiz kalırsınız. Gönlünüz razı olmasa da mâni olamazsınız insanların kendisini ve etrafını değersizleştirmesi karşısında. Böylesi hallerde istemeden sessizliğe bürünmeniz ve suskunlaşmanız bir kabulleniş gibi görünse de bir bakıma vazgeçiştir aslında. Bıkkın bir usancın kıskacında olumsuzluklarla mücadele etmek istemezsiniz. Çünkü ‘Saman pazarında inci satmak’ bir heba anlamı taşır. Kadir kıymet bilmeyene gül ikram edilmez. Böyle durumlarda atalarımızın “Su testisi su yolunda kırılır.” kuralı bir miktar teselliniz olur. 

Olumsuzlukların sayısındaki artış yaşınızın da ilerlediğini yüzünüze çarpmaktadır. Nice emekler ve ne denli çabaların heba oluşuna tanıklık ettiren dünya, güven iklimine de nem düşürmüştür. Yiğitliğe değen gam, kaybedişler karşısında “Değmezmiş!” dedirtir size. Uğradığınız haksızlıklar karşısında savunma ihtiyacı hissetmeyecek kadar eminsinizdir kendinizden. Vazgeçersiniz insan odaklı her şeyden. Sağlıksız iletişimler, saygısız üsluplar, bozuk ölçüler, patolojik vakalar, çiğnenen sözler, harcanan duygular ve değersizleştiren her ne varsa uzaklaşırken tüm bunlardan kendi sakinliğinize çekilirsiniz. Faydasız kalabalıklar, sürü psikolojisi, çarpık davranışlı insanlar ve hak gaspına girdiği halde vicdanı titremeyenler vakit kaybıdır artık bir saatten sonra. Sessizliğin gür sesiyle konuşursunuz anlamasını bilenlerle. Anlamak isteyenlere ne demeli mi dediniz? 

Bazı helalleşmeleri ahiret yurduna bırakarak, tenezzülsüz bir umursamazlıkla  suskun bir veda yaparsınız vazgeçişler eşliğinde…

Perakendede Müşteriyi Karşılama

 

Müşteri karşılamak ve uğurlamak, hangi alanda hizmet verilirse versin bütün işletmelerde verilen hizmetin kalitesini ortaya koyan en önemli göstergelerden biridir. Müşteriyi doğru bir şekilde karşılayıp uğurlama ne kadar kaliteli olursa müşteri memnuniyeti de o ölçüde artacaktır. Bu yazımızda bu kadar hassas bir konuda nelere dikkat etmeliyiz üstünde duracağız.

Öncelikle mağazanıza gelen müşterilerinizi, mutlaka fark etmeli ve onu fark ettiğinizi ona hissettirmelisiniz. Bu, hafif bir baş hareketiyle, bir gülümsemeyle ya da bir karşılama sözcüğü ile olabilir. Böylelikle müşteri, varlığı kabul edildiği için rahatlayacak ve alışverişe daha yakın olacaktır.Böyle yapmadığınız zaman, büyük olasılıkla kendisiyle ilgilenilmeyen müşteri, mağazayı terk edecek ve satış yapma olanağınız ortadan kalkacaktır.
 
Müşteriyi karşılarken karşılama sözcüklerini iyi seçmeli ; Hoşgeldiniz efendim, İyi günler efendim hoşgeldiniz,İyi akşamlar efendim, Günaydın efendim, gibi cümleler kurmalıyız. Hatta müşteriden gelen hareket üzerine karşılarken ve uğurlarken tokalaşabiliriz. Tanıdık müşterilere yaşı fark etmeksizin …hanım ve …bey diyerek ismiyle hitap edebiliriz. Bu onlara samimiyet oluşturup kendini rahat hissetmesini sağlatacaktır.

Mağazamıza gelen müşteriyi karşılarken şu cümleleri kullanmamakta fayda var.
Nasıl yardımcı olabilirim?
Nasıl bir şey bakmıştınız?
Nasıl bir şey düşünürsünüz?
Nasılsınız, iyi misiniz? (doğrudan)
Ne bakmıştınız?
Neye bakmıştınız?
Buyrun,
Ne istemiştiniz?
Ne istersiniz?
Ne aramıştınız?
Yardımcı olabilir miyim?
Uzun zamandır nerelerdesiniz?

Çünkü bu tarz karşılamalar geri bildirimlerinde iletişimi kesecek sonuçlar doğurabilir.
Örneğin ;
-Neye bakmıştınız?
-Sanane
..ya da
-Bakıyorum öyle

Yukarıdaki örnekte olduğu gibi müşteri size verdiği cevapla dialoğu kesip sizden rahatsız olabilir. Çünkü bu sorular kapalı sorulardır. Kapalı sorular müşterinin alışveriş yapıp yapmayacağını bilmek adına yaptığımız planlamadır da diye biliriz.Araştırmalar bize, müşterileri planlı alışveriş yapanlar ya da plansız alışveriş yapanlar diye sınıflayamayacağımızı, plansız alışverişin bir gerçek olduğunu ve her an olabileceğini gösteriyor. Bu nedenle iyi satıcılar olarak yapmanız gereken; mağazadan içeri giren müşterinin alışveriş yapmayı planlayıp planlamadığını anlamaktan çok, onun gereksinimlerini ortaya çıkarmaktır. Ortaya çıkarttığınız bu gereksinimler müşterinin önceden planladığı ya da planlamadığı bir şey olabilir. Önemli olan gereksinimleri anlamak ve ona uygun ürün sunabilmektir. Yani iyi bir karşılama akabinde iyi bir iletişimi getirip satışla sonuçlandırabilir.

Karşılamada müşterinin ihtiyacını anlamaya yönelik soru örnekleri şöyle olabilir; örneğin müşteri ceket reyonunda ise ,kaç yaş için arıyorsunuz? spor bir ceket mi düşünürsünüz yoksa klasik mi? nerede giymeyi düşünüyorsunuz? Yada müşteri buzdolabı bakıyorsa ,enerji tasarruflu modellerde var efendim ! gibi. Yemek takımlarıyla ilgilendiğini düşündüğünüz bir müşteriye ise giriş cümlesi olarak ,yemek takımını günlük mü, davet için mi düşünüyorsunuz? gibi sorularla karşılayabilirsiniz.
 
Müşteri karşılanırken kesinlikle size hayır cevabını verebileceği sorular sormamalıyız. Bu sayede iletişimi başlatmış ve müşteriye hizmet etmek istediğinizi ortaya koymuş olursunuz.
Şüphesizki müşteriyi iyi karşılamak ve iyi uğurlamak firma ve bizim için kalıcı müşteri portföyüne ulaşmamızı sağlayacak büyük bir etkendir. Güçlü iletişimler dileğimle.

07/04/2025

Kalbim Kimin

                             

Ebrehe ve ordusu; kocaa koca filler, önüne çıkanı eze eze devasa bir güç ile geliyorlarmış Kabe’ye doğru. Öyle ki onların geldiğini duyan herkes korkudan kaçmaya, bulunduğu yeri terk etmeye başlıyormuş. hem gelenlerin haşmeti ile hem kaçanların tantanası ile daha da devleşen endişe daha ordular gelmeden büyük bir kaos yaratıyormuş.
Haber Kabe'ye Peygamber Efendimizin dedesi Abdulmuttalib'e kadar ulaşmış.

Kabe'nin anahtarı ondaymış çünkü. Sulh yolu ile halletmek istemiş önce Abdulmuttalib, vazgeçirmek geri döndürmek istemiş ancak Ebrehe öylesine azgın, öylesine savaş yanlısıymış ki önüne çıkan her şeyi ezip geçebileceğine inanıyormuş.

Abdulmuttalib 'o halde ben develerimi alır çıkarım' demiş

Ebrehe şaşırmış 'Kabe için karşımda durmayacak mısın, yalvarmayacak mısın?'

demiş ki Abdulmuttalib 'Kabe'nin sahibi gerekeni yapacaktır. Benim O'na olan imanım tam!'

Biz bunları neden öğreniyoruz?

Gidip Kabe'yi mi koruyacağız taşla tüfekle? 

Belki fiili olarak Kabe ile değil ama Kalbimiz ile imtihan olacağız.

Kalbimize Ebrehenin orduları gibi saldıracak vesveseler, kibir, kıskançlık, cimrilik, hasetlik biz onlarla savaşacağız. Kendimizi bir bütün olarak cennette konumlandırmanın peşine düşmektense belki, önce sorumlusu olduğumuz tekamül yolculuğumuzdaki evreleri tamamlamaya gayret edeceğiz. Biz tane tane kendimizi düzeltirsek Allah'ın da Kalbimizi ve ruhumuzu bir bütün olarak koruyacağına iman edeceğiz. 

Nasıl ki Ebrehe ve ordusu Kabe’ye doğru gelirken peygamberimizin dedesi ben kendi develerime sahip çıkayım Kabe’nin sahibi Kabe’sine nasıl olsa sahip çıkar dedi. E Kabe Allah’ın evi de Kalp  Allah’ın evi değil mi? O halde biz kendi hareketlerimize dikkat edeceğiz, elimizi dilimizi koruyacağız,   Allah bizi zaten  koruyacaktır. Kabe’yi nasıl yıktırmadı ise bizi de ziyan etmeyecektir. Öyleyse yaşadığımız şeylerin hiç biri Allah'tan daha güçlü değil bu yüzden hiç biri beni yok edemeyecektir. Her ne olursa olsun Allah’a yüzünü dönen daima galip gelir. Nasıl Allah Kabe için kuşları fillere galip getirdi senin için de mucizeler olup durur.

 Korunduğumuz için farkında değiliz sadece nasıl mucizelerle korunduğumuzun. Korunmayı sadece iyi şeylerin başımıza gelmesi olarak düşünürsek içinden çıkılmaz bir sarmala düşeriz elbette. Oysa bazen yolumuza çıkan küçük bir engel bizi bir felakete ilerlemekten alıkoyuyor olabilir. Ya da kırılan bir dal koca bir ağacın kesilmesine sebep olacak bir sonu engelliyordur. Biz bilmeyiz Allah muhakkak bilir. biz sadece bilmeliyiz ki Allah'a yüzünü dönen O'nun nuru ile aydınlanır.  

05/04/2025

Eylemsel Düşünce (Yönetim)

                                     


İslam alimlerimiz derki "Kendi nefsini yönetemeyen başkalarını yönetemez". İşte bu islamın yöneticilere koyduğu ilk desturdur. Yaptım oldu tarzındaki yönetim şekilleri hiçbir zaman devamlı olamamıştır ve kendisi de hayır ile yad olmamıştır. Yönetim şeklinin ismi her ne olursa olsun bu böyledir.

Yönetim halk için vardır. Kibriya'dan sıyrılmış bir benlikle bütün kurum ve kuruluşlarıyla halka hizmet eder. Bütün bu kurum ve kuruluşlar da da kibriya ya da diğer nefs hastalıklarının bulunmaması gerekir. Çünkü devlet insan , devlete bağlı olan diğer her şey ise organlardır ve bir organdaki hastalık diğer organları da etkiler.

Halkın emrine sunulan bir yapı halkın rızası olmadan yapılabilir mi? Burada mesele halkın pek tabiî olarak çoğunluğu dur. Bu çoğunluğa yapılan hizmet diğer kesimi rahatsız ediyorsa toplum olma bilincinde bir sıkıntı var demektir. Devlet yönetiminin kibrinden bahsederken fertler kendi kibriyalarını da yapıcı eleştirmelidir. Yoksa toplum toplum olmaktan çıkar. Bakınız Ulu Cami ortasındaki havuzun yapım hikayelerinden biri kısaca şöyledir.

Cami arazisi alınır ancak bir vatandaş satmak istemez. Konu sultana kadar gider ve sonunda vatandaş orada namaz kılınmaması şartıyla araziyi verebileceğini söyler. Tabi burada vatandaştan orayı alabilmek için devlet her yolu denemiştir. Peki sonuç ;hala mimarların yapımına kafa yorarak üzerinde tartıştığı muhteşem bir yapı. Ve yönetimsel olarak dahiyane bir fikirle topluma fert fert dokunma güruhu. Orada namaz kılınmaz ama abdest alınır.

Ayrıca birde su hikayeye bakiniz; Selimiye Cami'nin yapımının bittiği sabah Mimar Sinan, bütün ustalarını, isçilerini, ırgatlarını avluda topladı. Hepsi de elbirliğiyle gerçekleştirdikleri yapıyı övünçle seyre koyuldular. O sırada, oradan, mahallenin çocuklarından biri geçiyordu. Birçok adamın meraklı meraklı camiye baktığını görünce, o da onlar gibi ellerini arkasına bağlayıp durdu. Aynı yerde bakmaya başladı. Çocuğu gören Sinan, yanına yaklaştı.
E, sen ne dersin bakalım küçük ,diye sordu.
Camimizi nasıl
buldun, güzel olmuş mu?

Çocuk, gözlerini kısarak baktığı minareyi parmağı ile gösterdi
Bak, o minare eğri olmuş dede , dedi Sinan’a.

O ana kadar sesi çıkmayan bütün ustalarla isçiler, Nasıl olur, parmak kadar çocuk nereden bilirmiş ,diye homurdanmaya başladılar. Sinan, elini kaldırarak, konuşanları susturdu.

Ustalar, çocuk doğru söyledi , dedi koca Sinan.

Hepsi Sinan’ın yüzüne şaşkınlıkla bakıyordu.
Sinan aldırmadı. Kalfalardan birini yanına çağırdı. Kalfaya, palanganın kalın ipi alıp çocuğun gösterdiği minareye çıkmasını söyledi. İpin ucunu şerefenin üstünden minareye sıkıca bağlattı. Ucunun aşağı sarkıtmasını istedi. İpin ucu aşağı ulaşınca adamlarına tutturdu.

Simdi var gücünüzle ipe asılın, dedi.

Adamlar, bir anlam veremedikleri bu isi Sinan’ın buyruğu ile yaptılar. Sinan, adamları ipe asılırken küçük çocuğun saclarını okşayarak sordu:
Nasıl küçük? Minarenin eğriliği düzeldi mi dersin?

Çocuk, dikkatle minareye bakıyordu. Adamlar, var güçleriyle ipe asılıyordu. Neden sonra çocuk,
Tamam, simdi düzeldi, dedi.
Sinan, adamlarına ipi bırakmalarını söyledi. Çocuk minarenin düzeldiğinden emin olarak yanlarından
uzaklaştı. Çocuk gider gitmez kalfalarla ustalar Sinan’ın çevresini aldılar. Yaşlı mimara biraz da kızmışlardı.

Bu nasıl istir? diye sordular.
Minarenin dümdüz olduğunu bizim kadar siz de biliyorsunuz. Kendi elinizle ölçüp biçtiğiniz minareyi ne diye iple çektirdiniz bize? Böyle gülünç bir şey görmedik şimdiye dek. Ak sakallı koskoca bir mimar bir çocuğun sözüne uyar mi hiç?
Sinan, gülümseyerek, baktı yüzlerine.

Minarenin doğru olduğundan ben de eminim. İple çekilerek düzeltilemeyeceğini ben de biliyorum. Ama bir çocuğun gözünde bile, Selimiye’nin özürlü sanılmasını istemem. Onun için yaptım bunu. Bundan böyle hiç kimse Selimiye’nin herhangi bir özrü olduğunu söyleyemeyecektir. Yüzyıllar boyunca eksiksiz bir yapı olarak anılacaktır.

Ustalar o zaman, Sinan’a hak verdiler. Bu bilgece davranışını yasadıkları sürece, unutmayacaklarını söyleyerek saygıyla elini öpüp kucaklaştılar. Ve hep birlikte oradan uzaklaştılar.

O nasıl bir sabır ve güven duygusudur. Gelin bir düşünün. Ve bunun sonunda Hangi devirde olursa olsun Bu denli ferde dokunabilme kaygısı olan bir yönetimin içerde ya da dışarıda olan vatandaşlarının hakları için ne denli çalıştığını düşünün.

İşte hangi adı bilmem ne olan demokrasilere bile söz söyletemeyecek, en çocukça ve en cahilce muhalefetlere bile dokunup zekice yönetebilecek bir yönetim anlayışı imkansız değildir. Daha önce yaptık, yine yapabiliriz.



22 Temmuz 2013


04/04/2025

Müşteride İlk İzlenimi Oluşturan Etkenler


Hepimizin bildiği gibi insanların iletişiminde ilk izlenimin önemi büyüktür. Mağazanıza gelen müşterilerde ilk izlenimi genelde oluşturan etken mağaza dış görünüşü ve personeldir. Mağazanızın teşhiri ne kadar göz alıcı, dış görünüşü de ne kadar temiz ve düzenli olursa müşterilere o kadar çekicilik ve güven sağlar. Mağazanıza gelen müşterilerin ilk izlenimlerine neden olan bir diğer hususta personelinizin mağaza içindeki durumudur. Çünkü bir müşteri ilk başta kendine yardımcı olacak bir personel arar.

Peki reyonda müşteri yokken personelleriniz neler yapmalı?

• Yaka kartlarının yerinde ve düzgün olduğunu kontrol etmeli. Yaka kartı müşterinin personelinize yaklaşımında seviyeli bir samimiyet oluşturacaktır.
• Ürünlerin (özellikle yeni gelen ürünlerin) kullanma kılavuzunu, dokusunu, kumaşını, cinsini, içeriğini ve yıkama-bakım talimatlarını kontrol ederek çalışmalı. Bu sayede müşteriye servis verirken ürün bilgisi konusunda zorlanmayacaktır.
• Mağazada reyon ve kasa noktasının temizliği ve düzeniyle ilgilenmeli. Böylelikle dağınıklıktan doğan sorunların çözümünü sağlamış olacaktır.
• Fiyat konusunda bilgisizlik müşteriye güvensizlik sağlar. Bu nedenle ürün barkodlarını kontrol etmeli fiyat etiketsiz-barkodsuz ürün bulundurmamalı.
• Ürünlerin alarm eksiklerini kontrol etmeli. Alarmlı ürünlerin alarmlarının ürünün doğru yerinde takılı olup olmadığına bakmalı.
• Eksik ürünleri tespit edip, depodan çıkarmalı. Yeni gelen ürünleri ise reyona yerleştirmeli.
Reyonda müşteri yokken personelleriniz neler yapmamalı birde bunlara bakalım.
• İş dışı grup oluşturarak, özel sohbetler yapmamalı.
• Birbirine el şakası yapmamalı
• Birbiriyle aşırı samimi şekilde konuşarak hoş olmayan diyaloglarda bulunmamalı.
• Dalıp sabit bir yere bakmamalı.
• Yöneticisine bilgi vermeden ortadan kaybolmamalı.
• Özellikle kasa noktasını terk etmemeli.
• Sabit bir şekilde durmamalı.
• Yöneticisinin bilgisi dışında ürün denememeli yada üründe oynamalar yapmamalı.
• Ayna karşısında kendini izleyerek vakit geçirmemeli.
• Reyonda yemek yiyip içmemeli.
• Kesinlikle Sakız çiğnememeli.
• Kollar bağlı, standa yada başka bir yere dayalı şekilde durmamalı.
• Eller cepte dolaşmamalı.
• Mağaza içerisinde yüksek sesle, bağırarak konuşmamalı.

Voltaire’in dediği gibi ; Çalışmak bizi şu üç beladan kurtarır; can sıkıntısı, kötü alışkanlıklar ve yoksulluk. Onun için tüm bu yöntemler kişinin boş vaktini
en uygun şekilde değerlendirebileceği yöntemlerdir denilebilir. Müşteri mağazamızda olsun olmasın bu maddeler bizimde ilk karşılaştığımızda tepki gösterebileceğimiz durumlardır. Unutmamalıyız ki; iyi bir satış iyi bir iletişimle gerçekleşir ve ilk izlenimlerde iyi bir iletişimi ciddi oranda etkiler.


Sözden Hal Diline

İnsanın yüreği en mahrem hazinesidir. Kelimeler dile gelir ancak gönlün derinliklerine yalnızca halin dili erişir. Söz, zihni ikna eder; hâl ise kalbi fetheder. Her insan kelama aşinadır. Fakat hâlin lisanını çözebilenler nadir bulunur. Bu yüzden söz, dost meclislerinde paylaşılır. Gönül ise, sırra ortak olabileceklere emanet edilir.

Dilin hükmü sınırlıdır. İnsan ne kadar güzel konuşursa konuşsun, kalpten geçmeyen bir söz, kuru yaprak gibi savrulur. Yunus Emre’nin de söylediği gibi;
"Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı." Yerinde ve kıvamında söylendiğinde yaraya merhem olur. Yanlış bir ağızdan dökülürse zehir gibi sızar. Söz, bir kapıdır. İnsan sözünü birine teslim edebilir.  Ama hâl böyle midir? Hâl, sessizdir. Gözlerde biriken yaşta, zamanla çatlayan ellerde, sırtında hayat yükünü taşıyan bir bakışta dile gelir. O kapının ardında yatan derinlik, hâlle açığa çıkar. Allah dostları boşuna söylememiş; “Sükût, hikmetin başıdır." diye. Zira hâl, lafzın sığ sularında değil, sükûtun derin deryasında kendini gösterir.

Gönül, öyle rastgele birilerine emanet edilmez. Anlaşıldığını hissettiği yere varır. Diliyle seni teselli eden çoktur, ama hâliyle yarana merhem süren azdır. Yolda yorgun düşene, halden anlayan bir çift göz yeter. Derdi kelimeyle anlatan değil, gözlerin buğusundan okuyan dost az bulunur. İşte bu noktada insan, kalbini taşıyacak elleri seçer. Çünkü bir gönlü anlamak, yükünü taşımakla mümkündür. Ve yük, dile gelmeyen sızıların sessizce taşınmasıdır. Halden anlayan insan, toprağa düşen yağmur gibidir. Gözükmez ama gıdadır. Anlatılmaz ama hissedilir. Böyle insanlar, suskunluğun kaç harf olduğunu iyi bilir. Bir sözle teselli edenler gelir geçer. Ama gönlünü bir hâl ile saranlar, ömür boyunca hatıradır. Çünkü onlar, sözleriyle değil varlıklarıyla konuşur. Bir dostun sıcak bakışı, bazen bin cümleden daha fazla merhem olur yaraya. 

Bu yüzden olmalı ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Mümin, müminin aynasıdır." Ayna, neyi görüyorsa onu yansıtır. Halden anlayan dost da gönlünün yükünü sırtında taşır. Gözlerinin içine baktığında, sana seni anlatır. Kimi insan gözlerin içine bakar, sadece göz rengini görür. Kimi ise gözlerin ardında saklı çırpınışları fark eder. İşte bu yüzden, her sır herkese teslim edilmez diyoruz. Gönül, dilin süslediğine değil, halin taşıdığına emanet edilir. Söz kulağa ulaşsa da hâl kalbe değer. Kulağa değen unutulur, kalbe dokunan kalıcı olur... 

Bu yüzden dostum, hayat yolunda gönlünü kime emanet ettiğine dikkat et. Çünkü gönül, bir kez kırıldığında ne söz merhem olur ne de zaman. Öyleyse sen, sözden öteye geç. Gönlünü, halinden anlayan dostlara bırak. Unutma! Söz, ağzın içindedir.  Hâl ise yüreğin derinliğinde ve davranışın temsilinde... Ve gönül, yalnızca hak edene emanettir.

03/04/2025

İman ve Sevgi

 




İnsan ruhunun derinliklerinde birbirini besleyen ve tamamlayan iki kavramdır sevgi ve iman. Biri olmadan diğeri eksik, biri sönük kaldığında diğeri de güçsüzleşen bir ilişki içindedirler. Sevginin kaynağını anlamak, imanın özüne inmek demektir.  İmanın hakikatini kavramak ise sevgiyi en saf ve yüce hâline ulaştırır.

Kalbe iman tohumlarının ekilmesi, ancak sevgiyle filizlenebilir. Bu yönüyle sevgi kişinin; Rabbine, yaratılmışlara ve hakikate yönelmesinin en güçlü vesilesidir. O yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda bir kulluk bilincidir. Teslimiyetle birleşirse imanı güçlendirir. Amentünün kemale ermesindeki rolü oldukça önemlidir. Bu hakikat, duygusal bağın ötesinde, Allah’a ve Resûlü’ne duyulan muhabbetin insanın iç dünyasını şekillendiren en güçlü etken olduğunu gösterir.

Sevgi olmadan iman, kuru bir bilgiye, soğuk bir itikada dönüşebilir. Sadece şekilsel ibadetlerle, ruhsuz bir teslimiyetle yaşanan iman hayatı, insanı beklenen düzeyde ne yüceltebilir ne de huzura erdirebilir. İmanın özü, Allah’a olan sevgiyle ve O’nun yarattıklarına olan merhametle beslenir. İhsan kavramı da bunu destekler.  İbadetlerimizi Allah Celle Celalühü görüyormuş gibi yapmak, O’na duyulan sevgiden kaynaklanır. İnsanın ruhundaki Allah sevgisini keşfetmesi ne muhteşem bir nimet ve duygudur. Kul olmanın hazzı ile ilahi muhataplığın tatmin düzeyindeki iman ve şuur hali, şekilden kurtulup hakiki mümin olma seviyesine ulaşmanın altın anahtarı değil midir?

Peki diğer yönüyle konuya baktığımızda karşımıza ne çıkar? Yani iman olmadan sevgi nasıl bir şeydir? Bu durumda da sevgi, pusulası olmayan bir gemiye benzemez mi? Aslında pek çok insan sevgiye dair güçlü hisler besleyebilir. Birbirini çok sevdiğini de iddia edebilir. Ancak bu sevgi, Allah’ı ve O’nun hakikatini tanımadan beşerî ve nefsani ölçülerle yaşandığında, bir süre sonra çıkar ilişkisine dönecektir. Bencillik veya dünyevi arzular daha galip gelecektir. Sonuçta üzülen ve kaybeden bir taraf muhakkak olacaktır. 

Öyle ise, iman her konunun yegâne ölçüsüdür. Sevgide de denge unsurudur. Sevgiyi hak edene ve hak ettiği şekilde vermek gerektiğini bize hatırlatır. Hakiki sevgi ise, Allah’a duyulan muhabbetten doğmalıdır. O’nun rızasına uygun olarak yönlendirilmelidir. Kaynağını imani referanslardan alan bir duygu anlam kazanmış bir sevgidir. Ancak böylesi bizi mutluluğa taşıyabilir. Rol modelimiz Peygamber Efendimiz ’in örnek hayatıdır. Sevgi ve iman ilişkisinin en güzel tezahürüdür. O, Rabbine olan sevgisini; ibadetlerinde, insanlara olan yaklaşımında, eşine olan muamelesinde, yaratılmışa şefkatinde, merhametinde, ümmetine olan duyarlılığında ve ömrüne sığdırdığı hayat mücadelesinde ne güzel göstermiştir. Vesileyi inkara yeltenenlere de bir cevap niteliğinde değil midir bu örnek hayat? Velhasıl sevgi, imanın bir göstergesi, kişiyi Allah’a ve Resûlü’ne yaklaştıran en büyük vesiledir diyoruz…

Öyle ise sevginizin imanınızı besleyen bir ateş, imanınızın da sevginizi koruyan bir zırh olmasını diliyorum.  

11/05/2018

CENNET

   
Bugün; Resulullah’ı düşündüm. Taiften dönüşünü , uğradığı saldırıyı , hakareti. Bir peygamberden daha fazla kibirlenmesi gereken kimdi bunu düşündüm. Allah’a en yakın değil miydi ? Dilemesi yetmez miydi bir kavmin helakı için. Üzüldüm...
Kendimi düşündüm kızgın bir çölün ortasında yapayalnız , reddedilmiş. Sığınmasız ve savunmasız , hem haber beklenen hem de haber bekleyen. Yaralı bir kuş gibi. 
Sonra bir sevdim bir daha sevdim Resulullah’ı. Aslanlar gibiydi yaşadığı olay karşısında. Bir aslan kadar kuvvetli , çevik ve kendinden emindi. Allah’ın her zorluğun arkasından bir kolaylık vereceğinden zerre şüphesi yoktu çünkü.  Acizliğe kapılmadı hiç , muhatabı Allah iken Allah’tan yüz çevirip , gaflet içinde olanları muhatap görmedi kendine. Yanmadı , yakmadı , yakılmadı. Dedesi İbrahim’ de öyle yapmamış mıydı ? Ne yanmıştı kavmimden ayrılıyorum diye ? Ne yakmıştı peşimden gelmiyorsunuz diye ? Ne de yakılabilmişti haşa ilahlık taslayan zalimler tarafından. Sonunda zulüm zalimde kalmıştı , mükafat İbrahim’de. Allah sırtındaki yükü almış ,  şanını yüceltmiş İslamın atası yapmıştı. Allah ondan razı olsun. Şimdi de Resulullah yapıyordu aynısını. Çünkü hanif olmak bunu gerektirirdi. Bir orduya ihtiyaç yoktu kanında  islam orduları akarken. Aklın Allah’ın yönelttiği şekilde çalışırken imkan yoktu nefsin çukurlarına düşmeye. 
Ve şanını yüceltmişti Allah. Almıştı sırtından yükünü. Medine’yi vermişti.  Kalplerimizi halden hale çeviren Allah , Yesribi Medine’ye çevirmişti. Medine’ye giden yola binbir türlü kolaylıklar nasip etmişti. Durmadı Resulullah ; kibirlenmedi , kapılmadı rehavete , kendini garantide hissetmedi hiç bir zaman. Bir işten diğerine koştu. Yoruldu fakat vazgeçmedi , duraksamadı. Mükafaatını hep Allah’tan bekledi. İnsanlara ahireti Medine yapmanın yollarını anlattı. Eylemde bulundu eyleme sevk etti. 
Sonra Taif’teki Resulullah canlanıyor gözümde. Namaz vakti geliyor. Tüm cennet ahalisi Resulullah’ın arkasında saf tutmak telaşında. Kadın erkek kim varsa. Sonra teker teker toplanıyor herkes. Hz Ebubekir ile birbirlerine bakıp gülümsüyorlar. Hz Ömer geliyor bir taraftan genç ve çevik , ve hz Osman naif ,sıkılgan sonra Fatıma Alisinin yanında çiçekler açmış etekelerinde. Ve Aişesi Resulullahın , babası ve sevgilisinin ardında ilerliyor. Ve kendimi o namazda saf tutmuş hayal ediyorum. İşte benim cennet hayalim sarıyor o anda heryeri. Bembeyaz püripakız hepimiz. Yanyana omuz omuzayız. İşte bitmiş dünya telaşı ve varılacak yeri haketmişiz. Gözyaşlarımız karışıyor tebessümlerimize. 
Sonra çöl ortasında yalnız kalan kendime dönüyorum ,  cennette saf tutmak için , bırak bu dünyayı... 
Demiyor muki Allah 
Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki ahiret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız? Enam 32.  

Ayşe Avcı Aydoğan

14/03/2017

Potin Meselesi

" Haceli  obası' nı engin mi sandın ?
  Ayağında potini  var zengin mi sandın ? "

Çook severek dinlediğim,  hem hüzünlenince hem de neşelenince söylediğim  en samimi duygulara garkolduğum bir türküdür.

Aklıma da şu gelir duyunca;  ne çok öyle zannediyoruz değil mi ? Ayağında potini  var diye para zengini ,  saçında  beyaz var diye tecrübe  zengini,  sakalı başörtüsü  var diye iman zengini zannediyoruz. Yetmiyor  bu zanna göre de hareket ediyoruz. Kendimizi  paralıyoruz bazen , bazense  göle maya çalıp ,  beyhude ümit bağlıyoruz. Sahi neyin zenginliğini  arıyoruz?  Içimizde varolan  bu " bizde olmayanın  hazır olanını  bulmak  bulunca da hazıra  konmak " hissiyatı  da neyin nesi ? Neden kuru bir toprağa yağmur olmak hayalleri  mazide kaldı ? Neden toprağın altında kımıldana kımıldana hayatı taşıyan bir tohum olmak isteği uçtu sinelerimizden ? Biz gözü tokluk nimetini  ne ara silkeledik  sofra beziyle  bahçeye?  Hangi yabani kuşlara katık ettik " fakir ama gururlu  delikanlılık " ayaklarını  ?
Gerçi bunlar kahverengi mobilyalar gibi demode kaldı bu zamanda
Öyle ya komşunun  çocuğuyla olan yarışlarda  şimdi zenginlik moda.
Ayşe