reklam

reklam

07/05/2025

HZ. ADEM A.S. (5. BÖLÜM)


 3- CENNET HAYATININ BAŞLAMASI VE EŞİNİN YARATILMASI

        Cenab-ı Allah Hz Adem a.s.’ı yarattıktan sonra ona bütün isimleri öğretti ve eşyaya isim koyma kabiliyetini öğretti. O da kendisine verilen bu kabiliyetle, karşılaştığı bütün eşyaya isimler koydu. O cismin mahiyetine göre, şekline göre, ne işe yaradığına göre farklı bir biçimde isimler verdi.        (Buraya kadar yazdığım kısımda hiç Havva validemizden bahsetmedim. Çünkü Havva validemiz henüz yaratılnadı.) 

        Bu hadiselerden sonra Allah şeytanı kovuyor. Tabii bu arada ne kadar zaman geçiyor bilmiyoruz. Biz Kur'an'ın anlattıkları üzerinden konuşuyoruz.

        Hz. Âdem a.s., Cennet'te iken Yüce Allah, ona, bir uyku verdi. Sol eğe kemiklerinden birini alıp yerine et doldurdu. Böylece Hz. Âdem a.s. daha uykudan uyanmadan, Hz. Havva'yı, ondan yarattı. Hz.Âdem a.s., uyanınca, başucunda bir kadının oturduğunu gördü. Yüce Allah, böylece, Hz.Havva'yı, Hz. Âdem a.s.'a eş yaptı.

 Kur-an da diyor ki :

---“ Dedik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz." (Bakara Suresi 35. Ayet)

        Eş nereden geldi, nasıl yaratıldı. Kur'an bunun detaylarını vermiyor bize. Ama Kur'an bize Nisa suresinin 1. ayetinde o yaratılışı ait bir bilgi veriyor :

---“ Ey İnsanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabb'inize hürmetsizlikten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'ın ve akrabanın haklarına riayetsizliktende sakının. Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir.” (Nisa Suresi 1. Ayet)

        Bu ayetten ve bu ayette benzer ayetlerden (Zümer suresinde Hücurat suresinde) bir şeyi anlıyoruz. 

- İnsanı Allah önce bir nefisten yarattı. 

- Sonra onun eşini ya o yarattığı insandan yani Ademden, ya da Adem'in yaratıldığı yerden yarattı.

        Allah-u alem. Bunun başka bir açıklamasını şu anda yapamıyorum. Ama ayetler bize bu iki Manayı da veriyor. 

        Hz. Havva’nın Hz. Adem a.s.'ın Kaburga kemiğinden yaratılma meselesi Tevrat'ta çok ciddi bir biçimde detaylı olarak anlatılan bir konudur. Tekvin babanın 2'ci kitabında Hz. Havva’nın Hz. Adem a.s.'ın kaburga kemiğinden yaratıldığına dair bilgiyi net olarak görüyoruz. Bunun yanında biz bu konuyu hadislerden, Buhari’den ve Müslim den de okuyoruz. Bakın Buhari'de de Müslim'de de hadis aynen şöyle aktarılır.

---“Her kim Allah'a ve ahiret gününe iman ederse bir şey gördüğü zaman ya hayır konuşsun ya da sussun.”

        Allah Resulü söze böyle başlıyor bu söze. Başladığı yer Müslim. Şimdi Buhari ve Müslim'in ortaklaşa rivayet ettikleri hadis-i naklediyorum size. Hadisi nakleden de Ebu Hureyre. Diyor ki Sallallahu Aleyhisselam:

---“Kadınlar hakkındaki vasiyetimi tutun. Çünkü kadın Kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburganın en eğri yeri de üst kısmıdır. Doğrultmaya kalkarsan kırarsın, hali üzerine bırakırsan eğik kalmaya da devam eder. Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz.”

        Bu hadis Müslim de “kadınlara iyi davranma ile alakalı babın altında” geçmektedir. Hadisi ne olur bir bütün olarak dikkate alın. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in burada vermek istediği mesaj net bir biçimde anlaşılıyor. Bence burada kaburga meselesine takılıp kalmanın bir anlamı yok. Mesaj çok net. Erkeğin de kendine özgü bir fıtratı var, kadının da kendine özgü bir fıtratı var. Fıtrat dediğiniz şey yaratılış yasasıdır. O yasanın dışına çıkmayın diyor. Kadını kadın olarak kabul edin ve kadının fıtratında var olanlarıda kabullenin. Ona göre onunla iletişim kurun. Erkeğinde fıtratını erkeğin yaratılma yasalarına uygun bir biçimde anlayın. Onunla da o şekilde iletişim kurun. Dolayısıyla burada aleyhisselatu vesselam efendimizin aktardığı bu rivayet, bu bilgi bize kadının yaratılışı ile alakalı bir bilgiden ziyade kadının fıtratı ile alakalı bir bilgi verir. Meseleye böyle baktığımız zaman biraz daha iyi anlamış oluruz.

        Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem, Ebu Davut da geçen hadiste de bunu söylüyor. 

---“Erkekle kadın bir bütünün iki yarısı gibidir.”

        O ikisi bir araya geldiği zaman tamamlanmış oluyor. Dolayısıyla biz Hz.Adem a.s.'ı anlamaya başladığımız andan itibaren Hava validemizi de anlamaya çalışıyoruz. Eğer mesele insanı tanıma ve onların üzerinden bazı mesajları iyice kavrama meselesi ise, bir bütünün iki parçasının beraberce ele alınarak anlaşılabilecek bir mesele olduğunu unutmamamız gerekir. Rabbimiz de Hz Adem a.s.'ı anlatırken bize bir yerden sonra sahneye Hz Havva’yı da çıkartıyor. Onun üzerinden de bazı şeyleri artık okumaya başlamamızı ve bazı mesajları ikisinin üzerinden almaya başlamamızı sağlıyor. 

        Hz Adem ve Hz Havva'yı tanımak demek ne demektir? diye bir soru sorarsak karşımıza şöyle bir şey çıkacak :

1- Hz Adem'le Hz Havva'yı tanımak aslında insanı tanımaktır 

2- Hz. Adem ve Hz Havva'yı tanımak Nübüvvet ve Risalet mücadelesini tanımaktır.

3- Hz Adem ve Hz Havva'yı tanımak anne ve babamızı tanımaktır.

4-Hz Adem ve Hz Havva'yı tanımak düşmanlarımızı dostlarımızı ve insanlarımızı tanımaktır 

5-Hz Havva ile Hz Adem'i tanımak kendimizi tanımaktır.

       Cenab-ı Allah 

---“Ey Adem sen ve eşin beraberce cennete girin.” Demişti.

Burada geçen cennet ile ilgili 2 görüş var.

1- Burada geçen cennet bizim bildiğimiz ve insanlara vadedilen cennet

2- Burada geçen cennet aslında dünyada olan cennet niteliğinde bir bahçe.

        Bununla ilgili iki tane tablo vereceğim ve bu iki tablonun ikisi de Kur-An dan delilli. 

1- “Burada geçen Cennet asıl cennettir.” diyenlerin Kur'an'dan getirdikleri deliller ve hadisler var. Bunu iddia edenler diyorlar ki 

• ---“Bunun üzerine şeytan onları(n ayağını) oradan kaydırdı, içinde bulundukları (cennet yurdu)ndan çıkardı. Biz de: "Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir nasib vardır." dedik.” (Bakara Suresi 36. Ayet)

        Bakara suresi 36. ayette "inin oradan" demek, Cennetten dünyaya inmek demektir. Oradaki ayet Bakara suresi 36 ayet te "inin oradan" ifadesini emrini, Kur'an genelde böyle şeyler için kullanır. Bunu delil olarak getirerek burada söylenen yerin Cennet olduğunu iddia eder alimlerimiz. 

• ---“ (Allah) buyurdu: "Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir." (Araf Suresi 24. Ayet)

        Bu Emir bir başka yerde daha geçer. Bakın Araf Suresi 24'te "inin oradan", dünyada yepyeni bir hayatın başlaması demektir. Çünkü orada anlatılan ayetteki ifade, Cennetten sonra başka bir hayatın ve o hayatında başka bir şeklinin ortaya çıkacağına dair mesajları içerisinde barındırır.

• ---“Biz de (Âdem'e) şöyle demiştik: "Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis) sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun (sıkıntı çeker, perişan olursun)." (Taha Suresi 117. Ayet)

        Bu ayette ki  "şeytan sizi Cennetten çıkarmasın. Sonra yorulur, sıkıntı çekersiniz. " demek cennete ait tasvirdir. “Yorulmak sıkıntı, çekmek” sonraki “oradan çıkarsanız karşılaşacağınız şeyler” diye Rabbimiz söylüyor ya demek ki orada yorulmak yok, sıkıntı yok. Nerede yorulmak sıkıntı yok. Cennette yorulmak ve sıkıntı yok. Burada ne acıkmak vardır, ne çıplak kalmak demek cennete ait vasıflardır. Yine cenneti bize anlatan ayetlerde geçen vasıfları görüyoruz burada. 

---“ "Doğrusu senin acıkmaman ve çıplak kalmaman (ancak) cennettedir. " ( Taha Suresi 118 ayet)

“Burada susuzluk çekmek ya da sıcaktan bunalmak yoktur.” demek cennette vaad edilen güzelliklerdendir.

        İşte  bu ayetler doğrultusunda meseleyi biraz irdeleyin lütfen. Dolayısıyla burada geçen “el cenne”, müminlere vaadedilen cennettir diyenlerin Kur'an'dan getirdiği deliller bunlar ve bu delillerin her birisi kapı gibi. O kadar sağlam ki üzerinde bir sürü şey konuşulur.

2- Burada geçen Cennet asıl Cennet değil, dünyadaki bir bahçedir diyenlerin de Kur'an'dan getirdikleri deliller ve hadisler var.

        Ama bu cennet o Cennet değildir diyenler de Kur'an'dan delil veriyorlar. Cenneti dünyadaki bir bahçe olarak gören bazı ulemalar diyor ki : 

---“Cennet asıl vadedilen Cennet değil Çünkü”

• Asıl vadedilen cennette imtihan yok (Zümer Suresi 74 ayet)

---“ Onlar da: "Hamdolsun o Allah'a ki, bize vaadini doğru çıkardı ve bizi cennet arzına varis kıldı. Cennette istediğimiz yerde oturuyoruz" derler. Bak ne güzeldir mükafatı o iyi amel işleyenlerin!” (Zümer Suresi 74 ayet)

• Asıl vaat edilen  cennette korku üzüntü yok (Araf  Suresi 35. Ayet)

---“Ey Âdemoğulları! Size içinizden peygamberler gelip âyetlerimi anlattıklarında, kim Allah'tan korkar ve kendini düzeltirse, işte onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.” (Araf  Suresi 35. Ayet)

Adem korktu da üzüldü de cennette. Korku ve üzüntü yoksa bu cennet o cennet değil diyorlar.

• Asıl cennete İblis giremez ama o cennette İblis var diyorlar.(Hicr suresi 34. Ayet)

• ---“Allah şöyle buyurdu: "Öyle ise oradan çık! Sen, artık kovulmuş birisin." (Hicr suresi 34. Ayet)

• Asıl Cennet ebedidir. Ama bu cennette bir şey oldu ve cennet hayatı sona ermiş oldu. (Araf Suresi 42. Ayet)

---“ İman edenler ve iyi amellerde bulunanlarki biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz işte onlar cennet ehlidir ve orada ebedî olarak kalacaklardır.” (Araf Suresi 42. Ayet)

• Asıl cennete bir kez giren bir daha çıkmaz. Ama buradan çıkış yaptı.(Zuhruf suresi 68. Ayet)

---“ Allah, takva sahiplerine şöyle nida eder: "Ey âyetlerimize imân edip müslüman olan kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz.” (Zuhruf suresi 68. Ayet)

Birbirleriyle çelişki gibi gözüken bu ayetler ciddi biçimde üzerinde durulduğunda tevili yapılabiliyor. Yani bu ayetleri diğer alimler görmedi mi sanki. Cennetin asıl Cennet olduğunu söyleyen alimler bu ayetlerin hepsini tek tek ele alıyorlar ve hepsi için de ayrı ayrı  yorumlar var. 

        Diyorlar ki eğer asıl cennet Hz Adem a.s.'ın hayata başladığı yer orası değil de dünyadaki bir bahçe ise, o bahçe neresi? Yemen'de bir yer mi? Irak ta bir yer mi? Biz biliyoruz ki Hz Adem a.s. Cennetten dünyaya gönderildiği zaman Hindistan'a gönderildi. Anamız Hz Havva'da Cidde'ye indi ve onlar beraberce birbirlerini aradılar. Arafat'ta Cebeli Rahme de buluştular. Oraya Arafat denmesi de bundan dolayıdır zaten.

        Eğer dünyadaki cennetse burası Yemen'de bir bahçe midir, Irak'ta bir bahçe midir, tartışılan bir mesele. 

        Tevrat'ta yani Kitab-ı Mukaddes'te  bir bilgi okuyoruz. O bilgiye göre Hz Adem ve Hz Havva'nın yerleştiği Cennet, Eden diye bir bölgede. Aden ile karıştırmayın lütfen. Aden başka bir yer. Burada bahsedilen Eden Bölgesi. Bu bölge Suriye - Irak bölgesinin adıdır ve bu bölgede birçok insanlık tarihi açısından önemli olaylar olmuş. Tevratın verdiği bu bilgiyi islam alimleri ve tarihçiler arasında kabul eden de var etmeyen de var. Ama netice itibariyle böyle bir bilginin olduğunu bilmemizde de bizim için fayda var. Artık bu bölge gerçekte neresi Allah-u alem. 

        Biz biliyoruz ki Allah Adem ile Havva’ya gidin beraberce cennete yerleşin dedi. O yerleşme emrini verdiği an bir şey de söyledi. Ne dedi :

---“Sakın şu ağaca yaklaşmayın.” (Bakara suresi 35. Ayet)

        Bir ağaç var orada ve o ağacı yaklaşmayın dedi. Allah bu uyarıyı ve daha başka uyarıları da yaptı. Yaklaşmayın uyarısı bizim zihinlerimize bir şey getirmesi gerekir. İkisine Emir geliyor. Emre dikkat edin. O ağaçtan yemeyin değil, o ağaca yaklaşmayın. Biz yaklaşmayın emrini başka yerlerde de okuyoruz : 

• Bakara Suresi 187 ayette Rabbimiz diyor ki “itikafta iken kadınlara yaklaşmayın.”

---“Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız, size helâl kılındı. Onlar, sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtü durumundasınız. Allah, nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için müracaatınızı kabul buyurdu ve sizi bağışladı. Şimdi onlara yaklaşın ve Allah'ın sizler için yazdığını isteyin. Ta fecrin beyaz ipliği siyah iplikden size seçilinceye kadar yiyin, için. Sonra da ertesi geceye kadar orucu tam tutun. Bununla beraber siz mescitlerde îtikaf halinde iken onlara yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ınsınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlara böyle açıklıyor ki sakınıp korunsunlar.” (Bakara Suresi 187 ayet)

• Enam suresi 152 de diyor ki “yetimlerin mallarına yaklaşmayın.”

---“ Yetimin malına yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar (malına) en güzel biçimde (yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz). Ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın. Biz kimseye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa âdil olun ve Allah'a verdiğiniz sözü tutun. Öğüt alıp düşünesiniz diye Allah bunları size emretmiştir.” (Enam suresi 152. Ayet)

• İsra suresi 32 de diyor ki “zinaya yaklaşmayın.” 

---“ Zinaya da yaklaşmayın, çünkü o pek çirkindir ve kötü bir yoldur.“  (İsra suresi 32. Ayet)

  Çünkü yaklaşmakta risk var Yaklaşırsan bir mıknatıs var orada, o mıknatıs seni kendine çekiyor. O mıknatıstan kurtula da bilirsin, Allah korusun o mıknatıs seni o harama doğru sevk de edilebilir. Dolayısıyla burada büyük bir riskin varlığını haberdar ediyor Rabbimiz bize. Ve biz bu riski Kur-an vasıtasıyla Hz. Adem A.s. üzerinden öğreniyoruz. İşte peygamberler tarihinin ve kur-an da ki kıssaların bizim için ne kadar önemli olduğunu. buradan daha iyi anlayabiliyoruz. 

        Demek ki 

• Yaklaşma yanılırsın. 

• Yaklaşma yorulursun. 

• Yaklaşma yıkılırsın. 

• Yaklaşma yakarsın. 

• Yaklaşma Yanarsın. 

  Yaklaşma, kafan karışır, başına iş açarsın, kafanda şüpheler oluşur. Seni zorlar, seni meşgul eder. zihnini alır götürür. Senin duygularını karıştırır. Senin harama karşı direncini bozar. Çünkü yorulmuş adam yorulmuş Pehlivan gibidir. O anda, o yorgunlukla pehlivan olarak mindere çıksan bile, güreşi kazana bilirsin de, kaybedebilirsin de. Ayrıca Karşıda da bir insan var. Onu da yakarsın, onun da zihnini karıştırırsın, onun da duygularını karıştırırsın, ona da zarar verirsin. Bu yüzden yaklaşma, bu riski almaya hiç gerek yok

        Aleyhisselatu vesselam efendimiz ne dedi :  

---“Haram belli, helal belli. Ortasında kalan şüpheliler ise kişinin dininin güzelliğindendir.” 

        Eğer kişi şüpheli şeylerden kendini korursa iffetini korumuş olur. Dolayısıyla burada yanılırsın diye bir mesajı var. Allah yaklaşma dediyse yaklaşılmamalı. Allah'ın bir bildiği vardır. Allah sana sınırlar koyduysa o sınırlarını korumaya çalış. Kendi kafandan başka şeyler uydurma. Allah sınırları koyduysa o sınırlara riayet eden insan ol.

  Peki niye rabbimiz bu sınırı koysun da Hz Adem a.s. ile Hz Havva ya Cennette o kadar ağaç varken sadece bir ağaca neden yaklaşma desin. Çünkü o ağacı belli etmesi ve ona yaklaşma demesi bir sınır koymaktır. Eğer cenab-ı Allah o ağaca dikkat çekmeseydi Adem ile Havva o ağacın farkına varıp ondan sakınmaları gerektiğini bilemez ve anlamazlardı. Konulan her sınır insanın insan kalması ile alakalıdır. İnsan sadece yaptıklarıyla insan değildir, yapmadıklarıyla da insandır. Bizi diğer canlılardan ayıran da o. Varlık alemi içerisinde insanı farklı bir konuma taşıyan da o. İnsana secde ettiren şey de bu zaten. İnsan yaptıklarıyla insan olduğu gibi bir de yapmadıklarıyla da insandır.? Elbette ki bunun da bir hikmeti var.

        Allah’ın yasakladığı o ağaç hangi ağaç diye kime sorarsak soralım, insanların çoğunluğu elma ağacı diyecekler. İşin garibi ise İsraliyat dahil hiçbir kaynakta o yenilen meyvenin elma olduğunu kimse söylemez. Elma sadece zihinlerimize kodlanmış. Birileri bizim algılarımızı böyle yönetiyor. 

        Hristiyan ilahiyatına göre ilk günah diye bir şey oluşturuluyor. Onun için doğan çocuklar vaftiz ediliyor, yıkanıyor. Çünkü her doğan çocuk onların inancına göre günahla doğuyor. Biz ise tam tersini söylüyoruz. Çocuğun ne suçu var. Çocuğun annesi babası hangi dinden olursa olsun, hatta ateist bile olsa doğan her çocuk islam fıtratı üzere doğar. Bir kere bilelim ki bu işin Elma ile yada ilk günah ile falan alakası yok. Bakın bizim kaynaklarımızdan bazıları diyorlar ki

- İlim ağacıdır. Yani hayrı ve şerri bilme ağacı. 

- Bazıları buğday ağacıdır diyorlar. Bizim kaynaklarımızda bu buğday öne çıkan bir ağaçtır. Ama bu buğday Cennet buğdayı. Ağaçta yetişen bir şey. Taneleri büyük bir şey. Meyvesi farklı. Ondan dolayı zaten ağaç diye isimlendiriliyor. 

- İncir ağacı, 

- Üzüm ağacı, 

- Hurma ağacı, 

- Sümbül ağacı, 

- Zeytin ağacı, 

- Kafur ağacı, 

- Şşarap ağacı 

        (Taberi- Mecmaü’l Bayan, C.1 – S.1087) Gibi bir sürü şey söyleniyor. Bütün bunların hepsini ibn-i Kesirde bulabileceğiniz gibi Taberanin de de rastlayabilirsiniz. Ama İmam Taberi bunların hepsini anlattıktan sonra kendisinin dediği söz şu?

---“Ne olduğu konusunda Kur'an'da ve sünnette isnadı kesin olmadığı için böyle lüzumsuz bilgilere gerek yok.”

        İmam Maturidi de aynı şeyi söylüyor.

---“Eğer önemli bir şey olsaydı zaten Rabbimiz bize bildirirdi. O zaman bu noktada kendimizi farklı şeylerin altına sokmaya gerek yok.”


ANLA

 “ Dizildi yine cesetler, birbirine yapışmadan

Bağlandı yine eller, tek bir putu kırmadan

 

Eğildi yine beller, dava yükünü taşımadan

Söylendi yine sözler, vakvaklara bulaşmadan

 

Okundu yine metinler, mana anlaşılmadan

Kör oldu yine gözler, güneşe yaklaşmadan

 

Atıldı yine fesler,kurtuluşa yanaşmadan

Verildi yine nefesler, gerçeğe ulaşmadan

 

Yazıldı yine kitaplar, harflere dokunmadan

 Yırtıldı yine sayfalar,yazıları okunmadan

                

                                     Aktı yine yaşlar, bir kalbe damlamadan

Alındı yine ah’lar mazlumlara bakmadan

 

Çekildi yine yuh’lar zalimleri kırmadan

Yenildi yine ruhlar, nefisle savaşmadan

 

Döndü yine başlar, Hak yolunu bulmadan

Biter yine başlar, okursan anlamadan “

Asaf Sarraf

06/05/2025

Sekülerizmin Gölgesinde: Birey ve İnanç

 

Modern dünyanın hızla değişen dinamikleri, gençlerin hayatında derin izler bırakıyor. Sekülerizm de bunlardan biri. Sekülerizmin günümüzdeki yükselişi, dinin ve manevi değerlerin gençler üzerindeki etkisini zayıflatırken, onları yalnızlık ve anlamsızlık duygularıyla baş başa bırakıyor. Bu süreç, gençlerin kimlik arayışlarını ve ruhsal dengelerini olumsuz yönde etkiliyor. Genç olsun yaşlı olsun fark etmeksizin bireyler kültürlerinden ve dini inanışlarından uzaklaşıyor.

Etrafımıza baktığımızda; tarihine küsmüş, kültürden uzaklaşmış insanların çoğalmış olmasının ayrıca toplumsal bağların zayıflaması ve toplumsal erozyonun yaşanmasındaki nedenlerinden biri de, dinin hem kamusal alandan çekilmesi hem de toplum kültürlerinden uzaklaştırılması ve bireylerin manevi rehberlikten yoksun kalmasıdır. İnsanlar bu boşluğu doldurmak için farklı arayışlara yönelirken, çoğu zaman yüzeysel ve geçici tatminlerle yetinmek zorunda kalıyor. Nedir bu geçici tatminler? Maddi başarılar ve tüketim kültürü tabiki. Manevi değerlerin yerini işte bu geçici tatmin olarak nitelendirebileceğimiz maddi başarılar ve tüketim kültürü aldığında, insanlar içsel huzuru bulmakta zorlanıyor. Bu durum, onların ruhsal sağlığını ve genel yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor. Çünkü bu tatminlerin ucu bucağı yok.

Peki dinin bu payede bireyde ve kültürde yeri nedir? Din, bireylerin kimlik oluşumunda önemli bir rol oynar. İnanç, bireyin kendini ve dünyayı anlamlandırma sürecinde bir rehberlik sunar. Ancak, sekülerizmin etkisiyle, insanlar bu rehberlikten mahrum kalıyorlar. Dinin sunduğu ahlaki ve etik değerler, insanların doğru ve yanlış arasında sağlıklı seçimler yapmasına yardımcı olurken, seküler bir dünyada bu değerler giderek silikleşiyor. Bu da kişilerin ahlaki pusulalarını kaybetmelerine ve toplumsal normlardan uzaklaşmalarına yol açıyor. Akşam evde televizyon karşısında izlediğimiz haberlerden de belli değil mi zaten. Haberlerde izlediğimiz o kadın cinayetleri, haklı haksız arasındaki adaletsizlik, taksim edilen ölçülerdeki dengesizlik hep insanların ahlaki ve etik değerlerindeki şiraze bozukluğundan değil midir? Hedefe ulaşan her yol mübahtır halini almış ve hırslarla maddeleşmiş bir toplum yok mu sizce de dünyada. Maddeleşmiş toplumda maddenin kimyası gereği sert ve güçlü olan kazanıyor. Hâlbuki ki din ve dini kültürler; bireyler arasında güçlü bir bağ kurar ve toplumsal dayanışmayı pekiştirir, bireysel kimlikleri güçlendirir. Örneğin; Ramazan ayının bereketi, dini bayramların sevinci ve kandil gecelerinin manevi huzuru, geçmişin ve günümüzün kültürel kimliğinin ayrılmaz parçalarıydı. Çocukların bayram sevinci, gençlerin ata ziyaretleri, büyüklerin ise bitmeyen evlat özlemleri bu günlerde birkaç günlüğüne de olsa birlikte yaşanırdı. Ancak sekülerleşme rüzgarları bu gelenekleri de silip süpürdü. Yerini daha seküler ve yüzeysel olan hafta sonu tatilleri, bayram tatilleri gibi kavramlar aldı. Yani dini ve kültürel ritüellerin toplumsal yaşamdan çekilmesi, insanları yüzeysel ilişkilerde derin bir anlam ve bağlılık bulmakta zorladı. Zaten de bulamadı. O yüzden toplumsal bağları zayıflayan insanoğlunun yalnızlık ve izolasyon duyguları arttı.

Görünen o ki sekülerizmin gölgesinde insanoğlu içsel huzuru ve anlamı bulmakta zorlanıyor. Dinin ve manevi değerlerin yeniden hayatımıza entegre edilmesi, hepimizin ruhsal sağlığını ve genel yaşam kalitesini artıracaktır. Bu süreç, sadece bizlerin değil, aynı zamanda toplumun da huzur ve refah içinde yaşamasını sağlayacaktır. Çünkü, manevi değerlerle donatılmış bir toplum bizden sonraki nesillere bırakmayı hayal ettiğimiz geleceğin teminatıdır.

 

Selametle

 Hatıra Olanlar

Elden kaçan mutluluklar mı daha çok muhafaza edilir yoksa elde ettiklerimiz mi? Burası bir muamma! Kişisine ve önem atfetmesine göre değiştiğini sanıyorum. Kimi tüketim insanıdır, yaşamak istediklerine ait hatıra biriktirir. Kimileri de tasarruf insanıdır, yaşanmışlıkların özel hatıralarını sahiplenir. Bir sır gibi yüreğinde taşırlar. Bir dua gibi tutunurlar. Ne zaman ki bizim için değerli olan insanları kaybederiz. İşte o zaman başlar büyük acılarımız da. Onlarla birlikte geçmiş, kıymetli her bir hatıra yüreklerimizi burkar. Gelip dokunsalar da yüreğimizin en hassas yerlerine, acıtsalar da en sızılı tarafından, garip bir duyguyla yine de sahipleniriz yaşanmışlıklarımızı. Oysa bir doygunluk vardır kaybettiklerimize karşı. Ama yine de hatırlanılasıdırlar her nedense! 

Bir yakınımızı, bir sevdiğimizi ya da kıymetli bir eşyamızı kaybettiğimizde nasıl acı duyarız? Sattığımız bir arabayı trafikte gördüğümüzde garip bir tebessüm kaplar yüzümüzü. Eski bir dostumuzu gördüğümüzde içimiz coşar. Sevmediğimiz kötü bir hatıranın sahibi ile yüz yüze geldiğimizde de sevimsizleşiriz bir anda. Yani hatıralarımız gelip bizi yoklar, haberli habersiz. Uzun yolculuklar yaparız zamanın içinde “an” denilecek bir süreye sığdırdığımız…

Şöyle bir düşünelim isterseniz. Gündelik hayatın içinde yaşarken, günübirlik bir kanıksamışlık da söz konusudur içinde bulunduğumuz güzelliklere karşı. Sahip olduklarımızın farkındalığını kendimize hiç hatırlatmayız. Bir aldırış etmezlik havası, bir umursamazlık doygunluğu...  Bazen de bunalmışlık ifadeleri söz ve duruşumuzu kaplar. Geride bıraktığımız her ne varsa hepsini de binbir emekle ve azar azar biriktirerek mülk edindiğimizi unuturuz. Sıkılırız içinde bulunduğumuz şartlardan. Yılların örsünde ustasının elinde dövüle dövüle şekillenen demir gibi olsalar da hatıralar, o hoyrat doygunluk nedeniyle kıymetsiz gibi görünürler. Bu umursamaz ve alakasızlık nedendir? 

Belki de aşırı sahiplik duygusunun eminliğinden kaynaklanıyordur.  Nasıl olsa “benim” dersiniz. Azar azar biriktirmenin, teker teker kazanmanın haklı gururu ile. Belki de bu emin olma edası kayıpların başlangıcını oluşturuyordur, ne dersiniz? Bütün hayatımız o azların birikimiyken, sadece çok küçük bir anın büyülü, coşkun, aldatıcı cazibesine yenik düşmek akıl işi midir? Mazinize yakışır mı hiç? Hatıralara sırt dönerek, bir anda coşup, koştuğunuz tek bir duygu, olay, insan ya da bir başka şey. Sadece tek bir anın ihtişamına yenik düştüğünüzün fotoğrafıdır. Parçaya odaklanarak bütünü kaybetmenin aldatıcılığıdır. Gözünüzde büyüttüğünüz ışıltılı bir an, tüm anlarınızı alıp götürmüşse şayet, bütünlüğünüz parçalanmaya başlamıştır bile. Geçmiş olsun! 

Güz mevsimindeki tek bir çiçeğin etkisi ilkbahar çiçeklerine ihanettir. Yeni bir arkadaşlık, eski dostlukları öldürüyorsa maziye vefasızlıktır. Yeni bir nimetle karşılaşmak şımartmışsa nefsinizi, yokluk zamanlarınızın sabrına vurulan ölümcül darbedir. Yıllardır kullandığınız bir eşyayı atarken içinizde bir hüzün oluşmalıdır. Hz. Osman’ın (ra)  abdest ibriği eskidiği için ondan ayrılırken sarf ettiği sözler, hep manidar gelmiştir bana. Yıllardır kullandığı aracını hurdaya ayırırken ondan ayrılan babamın hüznü, hep gözümün önündedir. Ortaokula başladığımda amcamın bana hediye ettiği ağaçtan kalem kutusu ve arkadaşlarımın hediye ettiği kalemler halen özeldir benim için. Her kavuşma sevincinin ardından geçirdiğimiz kıymetli vakitler bittiğinde, mazi olup hatıralarımız arasına karışırlar. Sılamızdan gurbete dönüş başladığında; anne, kardeş, eş, dost ve sevdiklerimizin ardımızdan bıraktığı veda bakışlarını hiç unutamam.  İçim parçalanır... 

Hatıralarınızın kıymetli olması ve hep hatırlanan olmanız dileğiyle. 

05/05/2025

HZ. ADEM A.S. (4. BÖLÜM)

        Bu yazımızda Hz. Adem a.s.'ın yaratılmasının 5 devresini anlamaya ve anlatmaya devam ediyorum. Geçen yazımızda Hz. Adem a.s.'ın Yaratılmasının planlanması ve meleklere duyurulması maddesini açıklamıştık. Bu yazımızda 2. maddeden devam ediyorum.

2- HZ. ADEM A.S.'IN YARATILMASI, SECDE İSTENMESİ VE İBLİS’İN KARŞI KOYMASI

        Hz. Adem A.S’ın yaratılışına başlamak istersek ilk müracaatımız Bakara suresi 30. Ayet olacaktır. Cenab-ı Allah bu ayetinde konuya şöyle başlıyor :

---“Hatırla ki Rabb'in meleklere “Ben Yeryüzünde bir halife yaratacağım dedi.” Melekler dediler ki; “Bizler hamd ederek seni tesbih ve takdis edip dururken sen yeryüzünde fesat çıkartacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın.” Allah da onlara dedi ki : “sizin bilmediğinizi herhalde ben bilirim." (Bakara Suresi 30. Ayet)

        Yüce Allah; Hz. Âdem a.s.'ı yaratmak istediği zaman yere: 

---“Ben, senden bir halk yaratacağım ki, onlardan, bana itaat edenler de olacak, onlardan, bana isyan edenler de olacaktır. Onlardan, bana itaat eden kimseyi, Cennet'e koyacağım. Bana isyan eden kimseyi ise, Cehennem'e sokacağım”

        Diye Vahiy etti. Sonra da, Cebrail a.s.’ı, yerden, bir avuç toprak, çamur getirmesi için, gönderdi. Yer, Cebrail a.s.'a :

---"Ben, senin, benden bir şey eksiltmenden, beni, yaramaz hale getirmenden, Allah'a sığınırım! Ben, senin, beni eksiltmeni, istemiyorum. Çünkü, Allah, benden bir halk yaratacak. Bu halk ta, Allah'a âsi olacak. Allah, onlardan dolayı beni bir ceza ile cezalandırır!" dedi.

  Bunun üzerine, Cebrail a.s. ondan bir şey almadan geri döndü. 

---"Yâ Rabb! Yer, sana sığınınca, onu, sığındırdım. Onun üzerinde durmayı, kendisini zorlamayı uygun görmedim." dedi. 

        Yüce Allah, bundan sonra, Mikâil a.s.’ı gönderdi. Yer, ona da, Cebrail a.s.’a söylediği gibi söyleyince Mikail a.s. da eli boş döndü. Bunun üzerine Cenab-ı Allah yeryüzüne Azrail a.s.’ı yolladı. Ama yer yüzü kararında netti. Bir avuç toprak vermemeye kararlıydı ve Azrail a.s.’ın talebini geri çevirdi. Fakat bu sefer Azrail a.s. 

---"Ben de. Allah'ın emrini, yerine getirmemiş olarak dönmemden Allah'a sığınırım!" 

        Diyip bir miktar toprak alıp yer yüzünden ayrıldı. Ve nihayetinde bir Cuma günü Hz. Adem a.s. yaratılarak cennete kondu. Yüc Allah Hz. Adem a.s.’a 

---“ben kimim”

        Diye sorunca oda 

---“Sen, senden başka ilâh bulunmayan Allahsın”

        Cevabını verdi. Yüce Allah 

---“Doğruyu söyledin”

        Diye buyurdu. Ardından Yüce Allah Meleklere Hz. Adem a.s.’a secde etmelerini emretti. Meleklerin hepsi, hemen secdeye kapandılar. İblis ise, secde etmeğe yanaşmadı. İblisin kini ilminin ve takvasının önüne geçmişti. 

---"Ben, ona secde etmem! Ben, ondan daha hayırlıyım! Yaşça, ondan daha büyüğüm. Yaratılışca da, ondan daha güçlüyüm! Beni ateşten, onu ise, çamurdan yarattın!" dedi. 

---“Ateş, topraktan daha güçlüdür. Ben, yer yüzünde Halifelik vazifesinde çalıştırıldım. Ben, kanatlıyım. Nur göğüslüklü ve keramet taçlıyımdır. Ben, senin yerinde ve göğünde Sana, ibadet etmişimdir" dedi. 

        Bu noktada yaratılış sürecine biraz ara vermek ve dikkatinizi bir noktaya çekmek istiyorum. Biraz önce ne dedim : 

---“Yüce Allah meleklere hitaben ademe secde edin dedi”

        Dedim. Allah meleklere emrediyor. Adem'e secde edin diyor. Meleklerin içerisinde cinlerin olmuş olması o hitapta haşa bir eksikliğin olduğuna mı işaret eder, yoksa başka bir şey mi var orada. Sakın buradan “Allah meleklere emretti. iblise ve cinlere emretmedi” sonucu çıkmasın. Şimdi biz merceği Araf Suresinin üzerine tuttuğumuzda Araf suresinde iblise de doğrudan emredildiğini görüyoruz. Ama Bakara suresinde meleklerin üzerinden anlatıldığı için orada mercek meleklerin üzerinde. Tabii bir de şöyle bir hakikat var. Arapçada bir emir verilecekse karşıdaki muhatapların çoğunluğu kimde ise hitap onun üzerinde şekillenir. Çoğunluk meleklerde olduğu için Bakara suresinde de meleklere karşı bir hitap var. Aslında  karşıdaki bütün muhataplar kast ediliyordu. 

        Yüce Allah meleklere secde emrini veriyor ancak iblis bu emre karşı geliyor. Hz. Âdem a.s.’ın balçıktan, kendisinin ateşten yaratıldığına bakıp "Ben, ondan hayırlıyım, ben bir çamur olarak yarattığın kişiye secde eder miyim hiç? Diyerek kâfirliğini açığa vurdu. Yüce Allah'ın emrini dinlemedi. Hz. Âdem a.s.’a secde etmedi. Ancak Araf suresinin 12. ayetinde Allah iblise dedi ki :

---“Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan şey nedir.” 

        Cenab-ı Allah bu sözü doğrudan iblise söylüyor. Onun için bizim bazı tarihi rivayetlerimizde geçen gereksiz bilgilerle çok fazla uğraşmanıza gerek yok. Yani “Adem Aleyhisselam'a secde etmeyen o cinler ve onların başında olan, sonra adı İblis olarak  Kur'an'da geçecek olan o varlığın aslı melekti. İsyan ettiği için ondan sonra cin oldu. Aslında onun daha önceki ismi Azazil idi. Sonra isyanından dolayı ismi İblis oldu." gibi detaylarla uğraşmanıza gerek yok. Kur'an zaten bize gereken bütün bilgiyi net bir biçimde veriyor.

İblis Allah’ın emrine karşı geliyor ve Hz. Adem a.s.’a secde etmiyor. Bundan sonrasını Cenab-ı Allah bize  Hicr, Suresi 28-40 ayetlerde şöyle bildiriyor :

--- “Hani Rabbin meleklere demişti ki: ‘Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım.” (Hicr Suresi 28. Ayet)

---“Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!’ demişti.” (Hicr Suresi 29. Ayet)

---“Bunun üzerine meleklerin hepsi de hemen secde ettiler. “(Hicr Suresi 30. Ayet)

---“Fakat İblis hariç! O, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” (Hicr Suresi 31. Ayet)

---“Allah (c.c) buyurdu ki:“'Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?' dedi.” (Hicr Suresi 32. Ayet)

---“İblis; “'Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın. Balçıktan, işlenebilir kara topraktan yarattığın insana secde edemem.” (Hicr Suresi 33. Ayet)

---“Allah şöyle buyurdu: “Öyle ise çık oradan! Sen artık kovulmuş birisin!” (Hicr Suresi 34. Ayet)

---“Muhakkak ki hesap gününe kadar lânet senin üzerine olacaktır.” (Hicr Suresi 35. Ayet)

---“"İblis:“Ey Rabbim! Bana hiç olmazsa, tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver.’ dedi.” (Hicr Suresi 36. Ayet)

---“ Allah (c.c); ‘Sen bilinen gün gelinceye kadar mühlet verilenlerdensin.’ buyurdu.” (Hicr Suresi 37.38 Ayet)

---“Ey Rabbim! Beni saptırdığın için, yemin olsun ki yeryüzünde fenalıkları onlara güzel göstereceğim, halis kıldığın kulların hariç, onların hepsini saptıracağım.' (dedi)” (Hicr Suresi 39.40 Ayet)

Â'raf Suresi 16-17 Ayetler

---"Yemin ederim ki, senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım, sonra önlerinden, artlarından, sağlarından ve sollarından onlara sokulacağım. Çoğunu sana şükredenlerden bulmayacaksın.” (Â'raf Suresi 16-17 Ayetler)

İsra Suresi 63-65 Ayetler

---“Allah buyurdu: Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki hepinizin cezası cehennemdir. Hem de tam bir ceza! Onlardan gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol, kendilerine vaatlerde bulun. Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey vaat etmez. Şurası muhakkak ki, benim (hâlis) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.”   (İsra Suresi63-65 Ayetler)            

        Allah  secde edin dedi ama İblis etmedi ve isyan edenlerden oldu. Bir şekilde secde etmeyince ve gerekçelerini de söyleyince Rabbimiz iblise 

---"Öyleyse in oradan" dedi. Demek ki iblis'in bir makamı var ve Allah ona "o makamdan in. Orada büyüklük taslamak senin haddin değil çık Çünkü sen aşağılıklar dansın." buyurdu. 

        Bunun üzerine İblis Rabbimize karşılık veriyor. Diyor ki 

---"Bana insanların tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet veri rabbimizle diyor ki Haydi sen mühlet verilenlerdensin buyurdu Allah aşkına Şuraya bir bakıyorum bir dikkat edin bakın ne diyor Biz İblis dedi ki öyleyse beni azdırmana karşılık (Allah ona yazdırmış) Yemin ederim ki ben de onları yani Adem'i ve çocuklarını saptırmak için, doğru yolun üstüne oturacağım." 

        Şeytan haşa Allah'a kafa tutuyor, haşa "Sen beni azdırdın" diyor. Bahanelere sarılıyor, suçu üstüne almıyor, "o topraktan oldu ben ateşten oldum" diyerek kendini haklı göstermeye çalışıyor. Şeytan Allah'tan mühlet istedikten sonra diyor ki :

---“Sonra elbette onlara önlerinden arkalarından sağlarından sollarından sokulacağım. Ve sen onların çoklarını çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın” (Araf Suresi 17. Ayet)

         Bunun üzerine Rabbimiz dedi ki

---“Haydi yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık şeytan bu işte yenilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık andolsun ki onlardan kim sana uyarsa sizin hepinizi cehenneme dolduracağım” (Araf Suresi 18. Ayet)

        Allah bizleri muhafaza buyursun. Bu kadar detaylı anlatılır işte Kur'an'da. Neden şeytan isyan etti, isyanından sonra neler yaptı. Bütün bunların hepsini Kur'an detaylı bir biçimde bize anlatır.

        Bu esnada melekler bir şeye şahit oluyorlar. Demek ki Hz. Adem a.s.kendileri gibi değil. Hz. Adem a.s.'ın farklı bir özelliği var. Allah'ın "sizin bilmediğiniz ama benim bildiğim" dediği şeylerden bir tanesi de bu olsa gerek. Onun Arkasından da zaten Rabbimiz Hz. Adem a.s.'a o yeteneğini sergilemesini istedi. O yeteneği sergilendiği anda orada bulunanlara Rabbimiz Adem'e secde etmelerini istedi. Zaten ne olduysa da ondan sonra oldu. Secde bir saygı ifadesidir. Zaten istenilen Adem içindir. Ama isteyen Allah'tır.  İsteyen Allah olduğu için itiraz edilmemesi gerekir. Peki karşıda kimler var. Melekler var, Cinler var. Başka bir varlık yok. Zaten iki tane varlık türü var. Ve Allah onlardan secde istiyor ama isterken meleklere doğrudan hitap ederek istiyor Neden meleklere hitap ettiğini Kehf suresinin 50. ayetinde de bu bilgi okuyoruz.

---“Yine o vakti hatırla ki biz, meleklere: "Âdem'e secde edin!" demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz beni bırakıp da İblis'i ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne kötü bir değişmedir.” (Kehf suresi 50. Ayet)

        Görüldüğü gibi İblis'i ayrı bir sınıf olarak değerlendirmeye gerek yok. İblis cinlerden, cinlerin içerisinde bir varlık. Kuran zaten bunu net bir biçimde ortaya koyuyor. Peki iblis neden secde etmedi. Onu secde etmemeye iten şey neydi. Öyle bir kitabımız var ki İnanın ki Kur'an'a hayran olmamak mümkün değil. Bakın bir şeyi söyleyip sözü bitirmiyor. Neden İblis secde etmemiş Kur'an'dan okuyoruz. 

• Büyüklendiği için. Bakara sure 34. ayet 

---“ Meleklere, "Adem'e secde edin" demiştik, İblis müstesna hepsi secde ettiler, o ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkar edenlerden oldu.” (Bakara sure 34. Ayet)

• Kendisinin daha hayırlı olduğunu düşündüğü için (Araf Suresi 12 ayet )

---“ (Allah) buyurdu: "Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten alıkoyan nedir?" (İblis): "Ben, dedi, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın." (Araf Suresi 12 ayet )

• Ateşten yaratılmasının üstünlük alameti olduğuna inandığı için (Araf Suresi 12 ayet) 

---“ (Allah) buyurdu: "Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten alıkoyan nedir?" (İblis): "Ben, dedi, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın." (Araf Suresi 12 ayet )

• Adem'in kuru bir çamurdan şekillenmiş Kara bir balçıktan yaratıldığına inandığı için (Hicr suresi 33 ayet )

---“İblis şöyle dedi: "Kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın bir insana secde edemezdim." (Hicr suresi 33 ayet )

• Rabbi’nin emrinden dışarı çıktığı için (Kehf Suresi 50 ayet) 

---“Yine o vakti hatırla ki biz, meleklere: "Âdem'e secde edin!" demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz beni bırakıp da İblis'i ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne kötü bir değişmedir.” (Kehf suresi 50. Ayet)

  Kur-an ayrıntıyı bize ne kadar güzel veriyor. İşte mufassal kitap bu. Hiçbir başka yere ihtiyaç bırakmayacak şekilde bize bütün detayları veriyor. Ve dikkat edin her birini bir başka ayetten okuyoruz. İşte kıssalarda ki o ayrıntıların bize faydası bu. Bir yerde okuyamadığımızı bir başka yerde okuyoruz. Her okuduğumuz bilgi de o meselenin gerekçesini sebebini mesajını daha net bir biçimde anlayabilmemizin imkânını bize veriyor. Bunlar iblisin gerekçesi. (Daha İblisteyiz. Şeytan olmasına şimdi geleceğiz.)

        Kur’an’ın bizim nazarımızda verdiği başka bir ayrıntıda şu: İblis'i Allah'a İsyan sürükleyen 2 tane temel hastalık var. Bunlardan bir tanesi “Irkçılık”, bir diğeri de “kibirdir”. Şeytanın ocağını batıran da aslında budur. Şeytanın yaptığı da bir nevi ırkçılıktır. Kendini ve içinde bulunduğu durumunu üstün görmesi. Bu iki hastalık da şeytani hastalıktır ve eğer bu hastalıkların önü alınmazsa, şeytanın ocağını batıran bu hastalıklar, onlara bulaşanların da ocağını batırır.

        İşte İblis kendi yaratılışındaki bazı şeyleri ileri sürüp, karşıdaki insanı yani beşer olan Adem'in de yaratılışındaki bazı şeyleri ile kıyaslayınca, ona burun kıvırması onu kendinden aşağı görmesi kendini daha üstün olduğuna dair söylediği sözler, Aslında bu iki tane şeytani hastalığın ne boyutta olduğunu gösteriyor ve bugün bizim de bu hastalıklara karşı çok ciddi bir biçimde dikkatli olmamız gerektiği konusunda da bir mesaj veriyor. Tabi biz bu mesajı ne kadar anlıyoruz bilmiyorum.

        İblis ne demek, şeytan ne demek? İblis dil alimlerine göre Ümit kesmek, pişman olmak, söyleyeceği bir şey olmayıp şaşırıp kalmak anlamındaki İblis kökünden türetilmiş bir isim. Manalara dikkat edin Ümit kesmek, pişman olmak, bir şey olmayıp şaşırıp kalma. Şeytan da uzaklaşmak, haktan ve hayırdan ayrılmak, muhalefet etmek, Bu muhalefet etmenin içinde şu da var. Hem haktan uzaklaşma, hem de uzaklaştırma. Bu tarz anlamların hepsi ile beraber öfkesinden dolayı yanıp tutuşmak gibi anlamlara da geliyor Şeytan. Ayetleri dikkatle okunduğunda şöyle bir noktayı yakalıyoruz. İblis kovulana kadar iblis ismi ile isimlendirildi. Kovulduktan sonra şeytan oldu. Dolayısıyla şu anda bizim mücadelemiz şeytanla Şeytan’la biz mücadele ediyoruz ve bu mücadelemizde şeytanın amansız bir düşmanımız olduğunu Rabbimiz bize bildiriyor 


 

04/05/2025

Obsesif Dışavurum




Uyandım mı?
Uykuda mıyım?
Yoksa uyumadım mı?
Yinemi!

Bilirim bu Şeytanın bana bir oyunu
Belkide Anılarımın kabusu
Nefsimin mantığımı ikna kurgusu
Bilinç altımın obsesif dışa vurumu

Sonuçta akıl sağlığım ve iştahımdı kaçan
Belki "Tahminimden kolay oldu" diyor şeytan
Kaçarı yok aynanın karşısında on parmaklı bir surattan
Şişmiş göz kapakları, kan oturan gözler ve morarmış dudaktan.

Bu anlarda Öldürürüm Asım'ı , Mahfi olur hemen bana.
Onuda alt ederim , Azap çıkar karşıma.
Nasıl bir mahlas sa uğraşamam onunla
Şeytan düşmandır, kendine meşbu Azap'a.

Bu gecede kurtuldum yarına Allah kerim
Bilmem ne zaman biter bu gece nöbetlerim
Yok yok bileğini kesmem ümitlerin
Gerekirse İmkansızlığın sınırsızlığında beklerim.


2016

03/05/2025

Muhasebe



İmam-ı Â'zam'ın bal hikayesini bilir misiniz? Ne büyük dersler vardır mübareklerin kıssalarında.

Şöyledir bu kıssada;

Adamın birisi İmam-ı Â'zam'a gelmiş ve demiş ki:
 
-"Benim oğlan çok bal yiyor. Başka da bir şey yemiyor. Buna da paramızın yetmesi mümkün değil. Siz sevilen sayılan birisiniz. Ona söyleyin de bal yemesin."

İmam-ı Â'zam biraz düşünmüş ve:
 
-"Şimdi gidin. 40 gün sonra gelin" demiş onlara.

Aradan 40 gün geçmiş. Tekrar İmam-ı Â'zam ' ın yanına gitmiş çocuk ve babası. Demiş ki adam :

-Ya İmam! Geldim işte nasihat et hele şu çocuğa.

İmam-ı Â'zam çocuğa dönüp bakmış bakmış .... 
Ve sadece :

_“Oğlum, bal yeme!” demiş.

Çocuğun babası bu duruma sinirlenmiş ve kızarak:

-“Sadece 3 kelimelik bir cümle demek için mi bizi 40 gün beklettin? Bunu o zaman da söyleyebilirdin!” 

İmam-ı Â'zam sakinliğini bozmamış. İbret alınması gereken cevabı vermiş hemen: 

-“Ben de bal yemeyi çok severim. O günde bal yemiştim. Nasihat etmek için o günden beri 40 gün boyunca hiç bal yemedim. Demek ki bal yememe işi yapılabiliyormuş. Ben bunu kendi nefsimde başardım. Demek ki çocuk da başarabilir diye düşünerek, ona bir cümlelik bu nasihati verme hakkını kendimde gördüm.”

Neymiş; "Adam ol" demek için önce adam olmak lazımmış.

İşte o yüzden nasihatin tesirinde nasihat edenin hali mühimdir derler. Gidersin birinin yanına bir söz söyler sana oturur yüreğine. Kiminden de yıllardır dinlersin aynı nasihati, tesir etmez kalbine. Kabahat sözü söyleyende mi yoksa dinleyende midir bilinmez bazen. Ya da nasihat veren mi yoksa alan mı daha nasiplidir ? Benim bildiğim; kabahat aramaksızın herkesin payına düşeni alacağını bilmesi gerektiğidir. Kalpler samimiyse her ikisine de nasip vardır zaten . Nasihat edileni Allah sevmese , gönderir mi hiç nasihat verenin yanına. Nasihat edende samimiyse zaten de sözü nasihat diye demez elbet. Kendi kalbine konuşur o. Aynı İmam-ı Â'zam gibi. Önce kalbine bakar.
Böyle bir devirde ne kadar da zor değil mi? Ee kolay mıdır Â'zam olmak. Yada kalpleri azam yapmak. Hepimiz bir düşünsek başkasına nasihat etme hakkı var mı bende diye samimi olarak. Sanırım çoğumuzun dili lâl olur.

Tüm nasihatleri önce kendimize yapmamız ümidiyle.

Selametle

2015

02/05/2025

HZ. ADEM A.S. (3. BÖLÜM)


         Bir önceki yazımda Kur'an'ın bize Hz. Adem a.s.'ı beş maddede anlattığından bahsetmiştik. Önce o beş maddeyi tekrar bir sıralayalım :

1- Yaratılmasının planlanması ve meleklere duyurulması.

2- Yaratılması, secde istenmesi ve iblisin karşı koyması.

3- Cennet hayatının başlaması ve eşinin yaratılması.

4- İmtihanı, zellesi, cezalandırılması ve dünya hayatının başlaması.

5- Kabe'nin ibdası, dünya imtihanları ve hayatının sona ermesi.

        Bu gün birinci maddenin açıklamasını yapmaya çalışacağım.

1- YARATILMANIN PLANLANMASI VE MELEKLERE DUYURULMASI : 

  Bu başlığı Kur’an da pek çok ayette görüyoruz ama en detaylı bir şekilde Bakara Suresi’nin 30. Ayetinde anlatıldığını görmekteyiz. Bu başlık bu surelerde Fecr Suresinde, Araf Suresinde ve Taha Suresinde de anlatılıyor. Ama oralarda ön plana başka konular çıkarılmıştır. Bakara suresi’nin 30. Ayetinde ise melekler ön plandadır. Bu ayet ne diyor bir bakalım: 

---“Hatırla ki Rabb'in meleklere “Ben Yeryüzünde bir halife yaratacağım dedi.” Melekler dediler ki; “Bizler hamd ederek seni tesbih ve takdis edip dururken sen yeryüzünde fesat çıkartacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın.” Allah da onlara dedi ki : “sizin bilmediğinizi herhalde ben bilirim. " (Bakara Suresi 30. Ayet)

  Dikkat ederseniz bu ayette 5 tane çok önemli soru karşımıza çıkıyor.

1- Rabbimiz bu planladığı yaratılışı meleklere neden haber verdi?

2- Yeryüzünde bir halife yaratmak ne demektir?

3- Melekler teslim olmuş varlıklar ise neden böyle bir karşılık verdiler?

4- Meleklerin ileri sürdükleri o bilgileri nereden biliyorlardı?

5- Allah'ın bildiği ve meleklerin bilmediği hakikat neydi?

        İşte bu 5 tane soruyu anladığımızda Bakara Suresi 30. Ayeti tam manasıyla anlamış oluyoruz. Dolaylı olarak da yaratılış meselesini ve Hz Adem a.s.'ın yaratılışında nelerle karşılaşıldığını daha iyi kavramış oluyoruz.

  Şimdi bu sorulara birer cümle ile cevap verelim :

1- Rabbimiz bu planladığı yaratılışı meleklere neden haber verdi?

        Çünkü yarattıklarına verdiği değerden dolayı. Allah yarın öbür gün Hz.Adem a.s. yaratıldığında melekler bazı şeylere şahit olacaklar. O şahitlikleri tam anlamıyla anlaşılsın ve o şahitlikleri insanoğluna, beşerin soyuna aktarılsın diye meleklere bunu söyledi. Meleklere bu manada bu meseleyi açması aslında yarattıklarına verdiği değeri gösteriyor.

2- Yeryüzünde bir halife yaratmak ne demektir?

  İnsan Allah'ın halifesi mi yoksa yeryüzündeki halife mi? İnsan Allah'ın halifesi sözünü kullandığımız zaman ne maksatla kullanıyoruz, halife tül fil art deyince ne maksatla kullanıyoruz. Halife şudur : Asıl gider yerine gelen Halef olur. Peki Hz. Adem a.s.'a halifetullah dediğimiz zaman Haşa Allah'ın yeryüzünde vekili anlamına mı gelecek? Hayır böyle değil. Allah'ın bu manada halefi olmaz Haşa. Rabbimizin makamı, onun zatı, onun sıfatları, Tevhit akidesi bunu kabul etmez ve ettirilmez. Zaten işi bilenler de halifetullahı çok kullanmadılar. Sadece Emeviler kendilerine bir şeyler çıkarsınlar diye halifetullahı kullandılar. Ama genel anlamda halifetullah değil halifetul fil Art kullanıldı. İnsan yeryüzünün halifesidir. Zaten insanın 2 temel görevi vardır.

- Allah'a kulluk

- Yeryüzünü imar

        Bu kulluk ve imar konularını daha önceden açıklamıştık. Çok detaya girmek istemiyorum.

3- Melekler teslim olmuş varlıklar ise neden böyle bir karşılık verdiler?

  Bakın kardeşlerim burada melekler itiraz etmiyor. Melekler bunu anlamak için soruyorlar. Zaten söylendiği anda melekler mevzuyu anlıyorlar ve geriye duruyorlar. Dolayısıyla meleklerin buradaki bu sözleri anlama çabasının bir karşılığıdır.

4- Meleklerin ileri sürdükleri o bilgileri nereden biliyorlardı?

  Melekler ne demişlerdi? 

---“Yeryüzünde kan dökecek, yeryüzünü fesada sürükleyecek birini mi yaratacaksın yarabbi?”

        İnsan yaratıldı. Dakika bir gol bir, Habil ile Kabil arasında bir kavga çıkıyor ve sonunda kan dökülüyor. Dolayısıyla melekler haklı çıkıyor. Melekler bunun olacağını biliyordu. Peki nereden biliyorlardı. Acaba Hz. Adem a.s. dan önce başka Ademler mi vardı. Bu konuda aleyhisselatu vesselam efendimizin açık bir beyanı yok. Bundan dolayı ulema büyük bir gayret veriyor ve diyor ki 

---“Allah belki meleklere ne olacağını bildirdi öncesinden, melekler o bilgisinin üzerinden konuştular.”

        Olabilir mi? Tabii ki olabilir. Başka bir ihtimal de şöyle: 

---“Belki de Hz.Adem a.s. ’dan önce başka iradeli varlıklar dünyada yaşamış olabilir. Ve o iradeli varlıklar kan döktüler, meleklerde bunun için böyle bir şey söylediler.”

        Tabii başka ihtimaller de var. Ama netice itibarıyla biz buradan meleklerin bu bilgiye ya Allah'ın bildirmesi ile ya da kendi tecrübeleri ile sahip olduklarını görüyoruz ve bunun üzerinden de Cenabı Hakka anlama maksadıyla bir soru sorduklarına şahit oluyoruz.

5- Allah'ın bildiği ve meleklerin bilmediği hakikat neydi?

  İşte bunun cevabını bir sonraki ayet veriyor. Allah Hz. Adem a.s.'a eşyaya isim koyma kabiliyeti vermişti. Hz. Adem a.s. yeryüzüne öylesine gelmedi. Hz. Adem a.s. beşerin varabileceği en üst noktada yaratıldı. Son Adem ilk Adem'i ancak yakalayabilecek. Yani insanın kabiliyet, mizaç ve karakter çerçevesinde yakaladığı bir ufuk var. O üst ufuk Hz. Adem a.s.'ın ufku. Dünya ne kadar devam edecek bilmiyoruz. Ama son yakalanacak ufuk ancak o olacak. Çünkü Allah Hz. Adem a.s.’ı en güzel biçimde yarattı. Dünya’ ya da öyle gönderildi. İşte bunu kavradığımız zaman o yaratılışı, bu işlerin neden olduğunu ve Allah'ın meleklere 

---“Sizin bilmediğiniz ama benim bildiğim bir hakikat var” 

        Deyip ileri sürdüğü konuları daha iyi anlamış oluruz.

        Sise bir hadis hatırlatmak istiyorum; Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki :

---“Adem reddetti zürriyeti de reddetti Adem unuttu zürriyeti de unuttu. Adem hata etti zürriyeti de hata etti.”

        Bakara Suresi’ nin 282. Ayeti’ ni bir inceleyelim.

  Bu ayet “Deyin Ayeti.” Allah bu ayette ticari hukuku çok net bir biçimde ortaya koymuştur. Yaratan yarattığını bilmez mi? Biliyor bizi… Söylemesine rağmen tutmayacağımızıda biliyor. Onun için Üç kere “yazın yazın yazın” diyor. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem de aynı kaynaktan konuşuyor o da biliyor ki. Kur'an-ı Kerim 3 kez yazın demesine rağmen tutmayacağız O yüzden Hz Adem Aleyhisselam'ın üzerinden bizlere meseleyi anlatıyor. Yaaaa diyor sizin babanız var ya o Adem Aleyhisselam sizin atanız dedeniz, babanız. O da reddetti siz de reddiyorsun, O da unuttu sizde unutuyorsun. O da hata etti siz de hata ediyorsunuz. Yazın diyerek Deyn Ayeti’ nin aslında bize yüklediği sorumluluk anlatılıyor. Ya hocam arkadaşımla aramdaki mesele. Onu da mı yazayım Evet onu da yaz. Babamla aramdaki mesele. Onu da mı yazayım. Asıl onu yaz. Önce yakınlarını yaz. Çünkü yakınlarını yazmazsan yiyeceğin çiftenin şiddeti de artacak. Daha sen bunu anlamadın mı? Yakınlık ne kadar artarsa çiftenin şiddeti de o kadar artıyor. Onun için önce yakınlarını yaz. Hukuklu ol diyor. Ve Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem bu hukuku bize kavratmak için bu hadisi söylüyor. Şimdi aldık mı siyer-i Nebi ile siyeri Enbiya arasındaki bağlantıyı

  Daha önce biz ne demiştik... Kur'an'daki hiçbir tekrar Hele ki bu tekrar kıssalarla alakalı bir şeyse sadece meselenin ehemmiyetin den dolayı tekrar edilmez. Kur'an-ı Kerim kıssaları farklı farklı yerlerde anlatıyorsa kesinlikle anlattığı yerlerde vurgu itibari ile bazı şeyleri öne çıkarma Bazı mesajları daha farklı bir biçimde muhataba ulaştırma adına bir özelliği taşır. Bunu da bir mercek benzetmesi ile anlatmaya çalışmıştım.

  Daha önce de söylediğim gibi Hz. Adem Aleyhisselam’ın kıssası 5 ayrı yerde geçer :

• Bakara Suresi’nin 30 ile 39 ayetleri arasında 10 ayette, 

• Maide Suresi’nin 27 ile 31 ayetleri arasında 5 ayette, 

• Araf Suresi’nin 11 ile 27 ayetleri arasında 17 ayette,

• Hicir Suresi’nin 28 ile 44 ayetlerinin arasında 17 ayette 

• Taha Suresi’nin 115 ile 123 ayetler arasında 9 ayette 

  Bahsettiğimiz bu beş grup ayetlere biraz detaylı bakacak olursak :

• Birinci grupta bulunan Bakara suresinde 30-39 ayetler de 

        Mercek burada meleklerin üzerinde. Bu pasajda Hz. Adem a.s.'ın kıssası anlatılırken aslında meleklerin üzerinden bir anlatım var. Burada dikkatimizi bir noktaya yoğunlaştırmamız gerek. Olaya sadece bu cümle ile bakmamamız lazım. Eğer sadece “Allah meleklere secde edin” diyor dersek, 

---“Allah meleklere secde edin diyor o zaman İblis bu sözün muhatabı değil”

        diye bir şeyden çıkarı ortaya. Ya da deriz ki 

---“İblis de melekti sonradan şeytan oldu.”

        Bu tip düşünceler bizi çok daha sıkıntılı noktalara sürükler maazallah. Oysa işin görmemiz gereken tarafı şu : Bir kimse bir topluluğa hitap ederken onları isimlendirmek adına çoğunluk ne ise onu kullanarak isimlendirir öğle değil mi ? Mesela bir okul müdürü okul bahçesinde toplanan kalabalığa hitap ederken çocuklar diye söze başlamaz mı ? Hal bu ki o kalabalığın içinde öğretmenlerde vardır, veliler de vardır. Ama çoğunluk çocuk olduğu için onlara yönelik bir hitap vardır. İşte  “Allah meleklere secde edin diyor” derken aslında hitab edilen muhatap orada bulunan bütün varlıklar. Çoğunluk melek olduğu için o ifade kullanılmıştır. Tabi her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

• İkinci grupta bulunan ” Maide suresinin 27 ile 31 ayetleri arası 5 ayet. 

        Bakın burada mercek Hz. Adem'in iki oğlu üzerinde. Biz buradan Neyi okuyacağız o zaman Habil ile Kabil kıssası okuyacağız.

• Gelelim 3. Gruba. Üçüncü gruptaki ayetlerimiz Araf suresi 11 ile 27 idi. 

        Bakın bu ayetlerde mercek neyin üzerinde? İblisin üzerinde. Bakara suresinde meleklerin meselesini anlarken, 

• Gelelim Hicr suresinin 28 ile 44 ayetlerine. 

        Nerede mercek? Burada beşer’in üzerinde. Bakın burada Hz Adem'in beşeri özelliklerini daha detaylı bir biçimde okuyoruz. Bakara suresinde yok , Araf suresinde yok. Ama burada var burada. Hicr suresinde başka bir şey anlatılıyor bize. Aynı olay anlatılıyor ama başka ayrıntılarıyla anlatılıyor. Başka ayrıntılarda anlatıldığı zaman biz meseleyi mercek nerede ise o çerçeveden değerlendirdiğimizde daha farklı bir biçimde okuyoruz. 

• En son bu gruptaki ayetlerimiz biliyorsunuz Taha Suresi 115 ve 123 ayetler. 

        Bakın burada ise mercek imtihanın üzerinde. Bu ayetlerden başka ayetlerde var Kur'an-ı Kerim'de. Sadece bunlar değil. Ama burada bizim özellikle dikkat çektiğimiz ayetler doğrudan Hz. Adem Aleyhisselam'ı anlatan ayetler. Mesela biz Adem kıssasını Sad Suresinin 71 ile 85 arasındaki ayetlerde de okuruz aslında. Ama o kıssadaki anlatım aslında iblis'i bize anlatır. Yine aynı Nebe Suresi’nin 20 21 ayetleri, İsra Suresi’nin 71 ve 85 ayetleri her ne kadar Hz. Adem Aleyhisselam'ın kıssasından sözü açsa da asıl maksat iblisin özelliklerini anlatmaktır.

        Hz. Adem a.s.’ı tanımamız için öncelikle iblisi de tanımamız lazım.

        İblis'i daha fazla tanımamız adına bize verilen mesajların bu 58 ayette yoğunlaştığını görüyoruz. Ama bu benim size saydığım ayetlerin dışında bir ayet daha var. Belki o da doğrudan anlatıldığı için onu da dahil etmemiz lazım. Kehf Suresi 50 Ayet. Dolayısıyla bizim Hz Adem kıssası’ nın Kur'an'dan okuduğumuz ayet sayısı toplamda 59 olur. 

        İblisi biraz tanımaya çalışalım.

        Allah'ın yarattığı mahlukat çok. Biz mahlukatın ne kadarından haberdarız bilmiyoruz ama Kur'an'dan bir hakikati biliyoruz. Şuurlu varlıklar 3 tane : 

1- Latif varlık olarak melekler. 

2- Anlaşılması zor ve gizli varlık olarak cinler.

 3- Topraktan yaratıldığı için tevazu ile özdeşleşen tevazu ile anılan insan.

  Bu üçünün içerisinde Şeytan yok. Bir çok kişi onu melek sansa da, İblis Cin tahifesindendir aslında. Semada, Meleklerin yanında, Allah'a öyle ibadete koyulmuştu ki, kullarından, hiç bir kimse, Allah'a, onun gibi ibadet edememişti. Allah’ı bu kadar zikredip ibadetlerinde basiret göstermesi ile Cenabı Allah’ın takdirine layık olmuş ve yüce yaratan onu cennetin muhasebesi ile görevlendirmiştir. Ancak kendisinin, Hz. Âdem Aleyhisselâm’ın yaratılışına kadar böylece ibadet etmekten ayrılmamış olması, içinde taşıdığı kibir, gurur, azgınlık ve kıskançlık duygularını silemedi. 

        Rabbimiz bize bu üç sınıfın Aslında mahiyetlerine ait de bilgileri veriyor. Şimdi karşıda iki sınıf var : Bir tarafta Cinler ve melekler. Diğer tarafta da beşer olarak insan, yani Adem var. 

        Şeytan kelime anlamı olarak haktan ve hayırdan ayrılamk, muhalefet etmek anlamında kullanılır. Başka bir tabirle gözle görülmeyen fakat varlığı kesin olarak bilinen, azgınlıkta ve kötülükte ileri giden, kibirli, asi ve tüm insanları saptırmaya çalışan cinlere verilen addır.

        Şeytan Nar-ı Semum’ dan yani vücuda işleyen kavurucu bir ateşten yaratılmıştır. Kibrine yenilip Allah’ın naletine uğradı ve huzuru ilahiden kovuldu.Daha sonra Hz. Adem ile Hz. Havva ‘yı da kandırarak onlarında cennetten çıkarılmalarına neden oldu. İşte şeytanın ilk icraatı budur. Bu güne kadarda bu işleri sürdürmeye devam etmektedir. Ve kıyamete kadarda devam edecektir. 

        Şeytan akılsız değildir. Tam aksine çok akıllı ve zekidir. Asla ateist değildir. Allahı görmüş onunla konuşmuş cennet ve cehennemden haberdar biridir. Bunun yannda Allah’ın gücünün, kudretinin ve tüm yapabileceklerinin farkındadır. Buna rağmen asırlardır yolundan ve amacından bir adım şaşmamıştır.   

        Şeytan hiç kimsenin karşısına geçip “sen şunu yap, sen bunu yapma” demez. O insanların nefslerine hükmeder ve adeta kulaklarına fısıldar. 

        Kur-an’ı Kerim de iblis cennetten kovulana kadar iblis olarak adlandırılmıştır. Cennetten kovulduktan sonra şeytan olarak adlandırılır. 

        Hz. Adem a.s.’ın maruz kaldığı ve kalacağı imtihanlar ve düşmanlıklar, Hz. Adem a.s.’ın çocuklarının karşılaşacağı imtihanlar ve düşmanlıklardır. Ademin çocukları kim? Bizleriz. Peki bizim amansız düşmanımız kim? Şeytan. Peki biz şeytanı yani düşmanımızı iyi tanıyormuyuz? Vallahi de tanımıyoruz, billahi de tanımıyoruz. Sadece şeytanı değil onun taraftarlarını da tanımıyoruz. Ne küfrü tanıyoruz, ne nifakı tanıyoruz nede cehaleti tanıyoruz. Bunları tanımadığımız içinde şeytanla yeterince mücadele edemiyoruz. Bu düşmanların başında olan amansız düşmanımız şeytanı Kur’an Bakın bize nasıl anlatıyor:

- Ayakları Kaydırandır. (Bakara Suresi 36. Ayet)

---“Şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı, onları bulundukları yerden çıkardı, onlara "Birbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz" dedik.”  (Bakara Suresi 36. Ayet)

- Kıyamete Kadar Mücadelesini Devam Ettirendir.(Araf Suresi 14. Ayet)

---“(İblis) dedi: (Bari) bana (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver." .(Araf Suresi 14. Ayet)

- Doğru Yolda Çelme Takandır. (Araf Suresi 16. Ayet)

---“Öyleyse, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım." (Araf Suresi 16. Ayet)

- Saptırmak İçin Her Türlü Yolu Ve Yöntemi Kullanandır. ( Araf Suresi 17. Ayet)

---“"Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın." ( Araf Suresi 17. Ayet)

- Vesvese Verendir. (Araf Suresi 20. Ayet)

---“Derken onların, kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: "Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti." dedi.” (Araf Suresi 20. Ayet)

- Apaçık Düşmandır. (Araf Suresi 22. Ayet)

---“Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı (önceki mevkilerinden indirdi). Ağacı(n meyvesini) tadınca, çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerini örtmeğe başladılar. Rableri onlara seslendi: "Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?" (Araf Suresi 22. Ayet)

- Günahları Süsleyendir. (Hicr Suresi 39. Ayet)

---“İblis şöyle dedi: "Rabbim! Beni saptırdığın için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!" (Hicr Suresi 39. Ayet)

- Adamlarıyla İşler Çevirendir. (İsra Suresi 64. Ayet)

---“Onlardan gücünün yettiğini yerinden oynat. Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yaygarayı bas! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaadlerde bulun." Fakat şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.” (İsra Suresi 64. Ayet)

 İşte şeytan bütün bunları yaparak kulların bir çoğunu saptıracak. Onun saptıramayacağı bir zümre var ki onuda biz Kur’an dan okuyoruz:

---“Ancak içlerinden ihlaslı kulların müstesnâdır." (Hicr Suresi 40. Ayet)

Şeytan yada bir başka değişle iblis hakkında bu kadar özet yeterli. Çünkü Hz. Adem A.S.’ı anlatmaya başlamadan önceki yazılarımda bu konuy detaylı olarak yazmıştım. Bir sonraki yazımıza ikinci madde olan "Yaratılması, secde istenmesi ve iblisin karşı koyması." ile devam edeceğim.


 Aynısıyla Ödeşmek

Köklerinizden kopartmasın yeter ki ayrılık. Kapıları kapatmasın yüzünüze. Ömür yetmez bazı ayrılıklarda tekrar buluşmalara. Gurbetle sıla arasındaki mesafeler uzadığında araya giren nedenler de çoğalır. Kopukluklar, anlaşılmazlıklar veya yanlış anlamalar artış gösterir. İletişim zayıflar, özlemler tahammülü zorlar. Beklemek sabrı yorar. Sonrasında ise kayıplar başlar, ayrılıklara yelken açılır. Sebepler ise bazen sudan, bazen samandan, basit ve küçük nedenlerdendir. Kişi ayrılmak istediğinde kendine bir bahane illa ki bulur ve ikna eder kendini. Vicdanını da rahattır böylece. Nasılsa içini acıtmayacak şekilde kani gelmiştir ayrılmaya. Küçük yaralar ve acılar ise zamanla kabuk bağlar. Böyledir hayat çoğuna göre…

Konu gelip burada da bilinçlenmeye dayanıyor. İnsan hayatında bilinç çok önemsenmelidir. Ayrılık konusunda da işe yarayacaktır şuur düzeyi yüksek olmak. Kesin ayrılık yaşanacaksa ve bu kaçınılmaz ise, kafada, gönülde, fikirde ve istikbalde ümit bitmiş ise bu kötü bir durum ve zoraki ayrılıktır. Kötü olanı dahi iyi şekilde sonlandırmak ise aklın, vicdanın, imanın, insafın, ahlakın ve insan olmanın bir gereği değil midir?

Bu nedenle; açık kapınız olsun ayrılıklarda. Dünya küçük. Kırgınlıklarınızın dozu an olup gün geldiğinde, şartlar zarureti gerektirdiğinde yüz yüze bakılmaz etmesin sizi. Tepkilerinizin ayarını iyi yapın.  Zira Hz. Yunus’un ifadesiyle; “Biz bu elden gider olduk; kalanlara selam olsun, bizim için hayır dua, kılanlara selam olsun…” diye bilmeliyiz. Hatta böyle demekle de iş bitmez.  “Hakkınızı helal edin” demekle de haklar yerini bulmaz. Söz değildir sadece hakka girmek. Eylemdir, aynıyla ödeşmektir. Gönüldür; kırılmaların da sevdaların da durağı. Kalplerde yer bulanlar kolay terk etmezler o otağı. Mesafeler ve şartlar ayırsa da sevenleri, kökleri, uzantıları tortuları hep bir yerlerde küllenmiş üfürülmeyi bekler. Kimse ayrılmak için bir araya gelmez, sevmez, tanış olmaz. Bu yüzden ayrılıklar kötü sonlardır. Sonuçları da üzücü ve yorucudur. Ayrılıkların ardında çok hatıra vardır ve onların hepsi de sizin yaşanmışlığınız ve size ait olanlardır. Yaşandıkları için hayatınızdan çıkarma ihtimaliniz de artık kalmamıştır. Bıraktığı duygu ne olursa olsun ister mutlu anlar ister acı veren zamanlar; an olur da kendisini yer yer hatırlatırlar hep…

Gecesi hüzün, gündüzü ise sözün bittiği yer olan ayrılıklar olmasaydı, insan olgunlaşır mıydı hiç? Kemale erdiren acılardır kişiyi. Şahsiyet sahibi olmak için hasret çeşmesinden ayrılık suyu içmek gerekir kimi zaman. Büyütür insanın tecrübe yaşını. Kemale erdirir ayrılık acıları. Beraberliğin nimetini iyi karşıladığımız gibi ayrılığın külfetini de insan gibi göğüslemek lazımdır geçmişin gül hatırı ve geleceklerinizin kaosa dönüşmemesi için.

Ayrılıklarınızın ardından bir yıkım ve travma yaşamamanız, asıl meselenin “Allaha ısmarladık” diyecek bir yüzle sona ulaşmak olduğunu bilmeniz dileğiyle. Çünkü er ya da geç, ama öyle ama böyle her şey ve herkes ayrılığa hamiledir. Bundan kaçışımız yoktur…

01/05/2025

HAZRETİ HACER


.Hacersin, rüzgarın kızı. Alnına vazgeçmek yazılmış olan ve vazgeçilmekle imtihan edilen Hacer. Bir saltanatın beşiğinden, bir zalimin eşiğine düşen, uzaklardan gelenlerin en yakını, en yakınım zannettiklerinin en uzağı olacak Hacer. Yalnız, kimsesiz,garip Hacer."Ben beni buldum, vatanımda" derken, benliğini vatanında bırakıp gitmek zorunda bırakılacak Hacer. Kanlı canlı çıktığı, bilinmezlik yolculuğunun her adımında, bir parçasından vazgeçen, adımlar ata ata değil yollara döküle döküle giden Hacer.
Bu kadar az şeyi severken  ne kadar çok şeyi feda ettin. Ne kadar az yer kaplarken hayatlarda, ne kadar çok vazgeçildin. Oradan oraya sürüklerken rüzgar seni, hiç darılmadın sen. Rüzgarlarla mektuplar yolladın kaybettiğin vatanına. Dünyadaki tek mülkün olan kandilin, kalbinin ateşi gibi kaldı arkanda. Kalbinin ateşi hiç sönmedi Hacer.Yine de sana su aratan bu değildi. İsmail'in kuruyan dudakları, susan çığlığı,azalan nefesiydi seni suyun peşinde koşturan. Şu dünyada kendin için ne istemiştin Hacer? Nefsin için ne istemiştin? Bırakıldığında ıssız bir çöl ortasına "Allah ise bizi buraya bıraktıran,ben razıyım" dedin sadece. Neyse Hacer olmanın gereği yine onu yaptın. Hacerdin sen rüzgarın kızıyken, İsmail'in anası olan Hacer. İsmail'in annesi olmak aramayı gerektirirdi, koşmayı, su bulmayı, su olmayı, su olup akmayı gerektirirdi. Aktın Hacer, su olup aktın. Mekke'ye önce, sonra ümmete aktın. Allah içinin yanan ateşine karşılık sana Zemzemi verdi. Yana yana geldiğin bu yolun sonunda kana kana iç Hacer. Boşalan damarların yeniden dolsun. Allahın emrine duyduğun sadakat uğruna geride bıraktığın çadırın, karşılığı olsun Mekke şehri. Mekkenin annesi ol Hacer. 

"BU KADAR ÇOK SEVMENİN BU KADAR ÇOK KESKİN KADERİ DE OLURMUŞ DESİNLER, DESİNLER Kİ HER AŞKI SINAYACAK KESKİNLİKTE BOY BOY BALTALARI VARDIR KADERİN"

Teslimiyetin en güzel örneği, hala orda mısın? Zemzemin başında, küçük İsmailin ayaklarının ucunda mısın? Rüzgarlara anlattığın mektuplar Kenan ilini çoktan geçti, bin yıllar öteye, buraya ulaştı. Peki gözyaşlarım ve dularım sana ulaştı mı Hacer?