reklam

reklam

21/05/2025

BİLEMEDİM

“Bülbülün sevdası kafeseymiş meğer

Zindanmış ona gökyüzü, bilemedim


Mazlumun hülyası zalimeymiş meğer

Zulümmüş zincirini kırmak, bilemedim


Mecnunun leylası çölde değilmiş meğer

Rüyasıymış aşk bir gecelik, bilemedim


Hayallerimin düşmanı nefsimmiş meğer

Günahını almışım kaderimin, bilemedim


Vuslatta akan gözyaşı, sahteymiş meğer

Bedeli aldanmakmış, sevginin, bilemedim


Hayatın kendisi bir hayalmiş meğer

Bir sabah uyanmakmış ölüm, bilemedim


Malum olan hakikat meçhulmüş meğer

Onu aramamaktaymış huzur, bilemedim


Varlık yokluk, âlem, hepsi bir hiçmiş meğer

Sonsuzlukta kaybolmakmış sonum, bilemedim”


Asaf Sarraf

20/05/2025

Fesatlık Küflü Küptür

 


İnsanlık tarihi, iyilikle kötülüğün, dürüstlükle fesatlığın birbirine karşı sürekli bir savaş verdiği uzun bir yolculuğu andırır. Öyle bir yolculuktur ki bu içinde kolay ifade edilebilenler olduğu gibi, tarifi tanımsız birçok duygular, davranışlar, niyetler de barındırır. İnsanın olduğu yerde bunlarda olmaz mı zaten? Bu savaşta fesatlık, karanlık bir gölge gibi varlığını her daim hissettiren, fakat asla tam anlamıyla tanımlanması kolay olmayan bir duygudur. Kimi zaman kıskançlıkla el ele verir, kimi zaman hırsla beslenir, ama her zaman içten içe büyüyen, çevresine zarar vermekten geri durmayan bir varlık olarak karşımıza çıkar.

Fesatlığın kökeni, insan ahlakının derinliklerinde yatan memnuniyetsizlik ve eksiklik hissinde gizlidir. Allah’ın “Birbirinizi sevin” emrine muhalif bir günahkarlıktır da. Bir başkasının mutluluğunu, başarısını veya refahını görmek, fesat bir kişi için dayanılmazdır. Onlar için hayat, bir başkasının başarısı karşısında kendi yetersizliklerinin daha da belirginleştiği bir aynadır. İşte bu noktada, fesatlık devreye girer. Başkasının sahip olduğu güzel şeyleri değersizleştirmeye, onların mutluluğunu gölgelemeye çalışır. Bu, bir anlamda kendi yetersizliklerini örtme çabasıdır.

Fesatlık küflü küptür aslında. Evet. Küflü küp deyince o kokuyu duyup ta yüzünüzün değiştiğini görür gibiyim. Bilirsiniz küflü küp sadece içindekini bozmakla kalmaz dışına da kötü bir koku verir. İşte bu yüzden fesatlık, sadece başkalarına zarar vermez; aynı zamanda kişinin kendi ruhunu da kemirir. Zihinsel olarak çok yorucudur ve sürekli bir karşılaştırma ve kıyaslama içinde olmayı gerektirir. Bu da kişiyi içsel bir huzursuzluğa ve sürekli bir tatminsizliğe sürükler. Fesat bir insan, asla tam anlamıyla mutlu olamaz. Çünkü başkalarının mutluluğu, onun için bir acı kaynağıdır ve bu acı, kendisini her daim huzursuz hissetmesine neden olur.

Sadece bireyi içten içe kemiren bireysel ya da bencil bir durum değildir fesatlık. Yaşadığın tüm sosyal hayatı da etkiler. Toplumlarda bu duygunun yaygınlaşması, beraberinde güvensizlik ve huzursuzluk getirir. Birbirine toplumsal tabir ile kem gözle bakan insanlar, samimi ilişkiler kurmakta zorlanır; güven duygusu zedelenir ve sosyal bağlar zayıflar. Oysa ki, toplumsal uyumun ve huzurun temelinde güven, samimiyet ve iyi niyet yatar. Fesatlığın hüküm sürdüğü bir yerde ise bu değerler kaybolmaya yüz tutar. Komşuluklarımız, dostluklarımız gibi önce insan ve sonra toplum olma bilincine dair kaybetmiş, ya da kaybolmaya yüz tutmuş hale gelmiş ve eski de aradığımız ne varsa yenilerin fesatlığından değil midir zaten?

Peki ne yapmalı, ne etmeli de bu sinsi yılandan kurtulmalı?

Fesatlıktan kurtulmanın yolu, öncelikle kendi içimize dönüp, kendimizi tanımaktan geçer. Kendi yeteneklerimizi, potansiyelimizi fark etmek ve hayatımızı başkalarıyla kıyaslamaktan vazgeçmek, bu karanlık duygudan uzaklaşmanın ilk adımıdır. Bu hayatta hepimizin kendi yolculuğu, kendi başarıları ve mutlulukları vardır. Başkalarının başarılarına göz dikmek yerine, kendi yolumuzu bulup o yolda ilerlemek, gerçek huzurun anahtarıdır. Evet! Bu anahtar bize takdir etme kapısını da açacaktır. Çünkü fesatlık, insan ruhunun en karanlık köşelerinde gizlenen bir kapı, beslenmesi kolay ama yok edilmesi zor bir duygudur. Ancak kendi potansiyelimize odaklanıp, başkalarının başarılarını kıskanmak yerine takdir etmeyi öğrenirsek, fesatlığın pençesinden kurtulabilir ve daha mutlu, huzurlu bir yaşam sürebiliriz.

Unutmayalım ki, gerçek mutluluk, başkalarının mutsuzluğunda değil, kendi içsel barışımızda gizlidir.

Selametle

19/05/2025

HZ. NUH A.S. (10. BÖLÜM)


 

HZ. NUH A.S.


        Her bir peygambere binlerce kez selam olsun. Selam olsun o hidayet elçilerine. Gerçekten onlardan alacağımız çok ama çok mesaj var. Zaten böyle olduğu için Kur'an'ın konusu oldular. Eğer o peygamberler sadece tarihte yaşanmış ve sadece kavimleri ile alakadar olan hatıraların sahipleri olsalardı, inanın hiç birisi Kur'an'ın konusu olmazdı. Eğer bir şey Kur'an'a girmişse bu onun evrensel olduğunun işaretidir. Oradan sadece müminlere, Müslümanlara değil kıyamete kadar gelecek olan tüm insanlığa mesajlar vereceğine dair de önemli bir birikim bir müktesebat taşımaktadır. Bizde her bir Peygamberi bu çerçeveden anlamak durumundayız. Bugün de bu maksatla insanlığın ikinci atası babası olan Hz Nuh a.s.’ a  başlayacağız. Hz. Nuh a.s. öyle anlatmakla bitecek bir peygamber değil. Bizlere aktarılan miras ve mesajlar oldukça yoğun ve fazla. Biz de bu çerçeveden ne kadarını aktarabilirsek o kadar faydalı olur.

        Hz. Nuh a.s. insanlığın ikinci babasıdır. Hz. Adem a.s. beşerin babası. İnsanlık ondan çoğaldı. O beşerin babası olarak işin ilk başlangıcını oluşturuyordu. Daha sonra insanlar çoğaldılar. Bu çoğalan insanlık ne yazık ki saptı ve korumaları gereken tevhit akidesini istenilen oranda koruyamadı. Bu tevhit akidesi bozulduğu için Allah tekrardan peygamberler gönderdi. Hz. İdris a.s. dan sonra başka peygamber var mıydı, yok muydu bunu bilemiyoruz . Ama Kur'an Hz Nuh a.s.'la meseleyi devam ettirdi.

        Hz Nuh a.s.'ın karşısında inkarı inada dönüştüren ve o inatla Hz Nuh a.s.’ın getirdiği mesajları kabul etmeyen azgın bir kavim vardı. Hz.Nuh a.s. kendisine inanan bir avuç insanı alarak gemiye bindi ve dalgalar arasında gemi selametle gitti. Geride kalanlar da yok olup gittiler. Hz Nuh a.s.’ın gemisi bir dağda karaya oturdu. Oradan yeniden bir hayat başladı. Böylelikle Hz. Nuh a.s.  insanlığın ikinci atası ve ikinci babası oldu. 

        Al-i İmran Suresi'nin 33. ve 34. ayetlerinde Rabbimiz bir hakikati bizim nazarlarımıza veriyor :

---“Gerçekten Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim soyunu ve İmran soyunu âlemler üzerine seçkin kıldı. Bir zürriyet olarak birbirinden gelmişlerdir. Allah her şeyi işitendir, bilendir.”

        Ayette dikkat edersek bize iki peygamber. İki de peygamber ailesi sayıyor. Hz Adem a.s., Hz Nuh a.s., ve İbrahim ailesi, İmran ailesi.

        Peki İmran ailesi kim: İmran ailesi olarak biz İbrahim ailesini biliyoruz. İsmailoğulları ve ishakoğulları diye iki koldan gelmişlerdir. Allah Resûlü s.a.v. İsmailoğullarından gelmiştir. Yakup a.s. ve beniİsrail de İshakoğullarından gelmişlerdir. İmran ailesinin kim olduğu konusunda İki görüş var. Genel itibariyle müfessirlerimizden bir kısmı bir görüşü, bir diğer kısmı bir diğer görüşü kabul ediyor. 

• Bir görüşe göre İmran Hz Musa ile Hz Harun'un babasıdır. Dolayısıyla İmran Ailesi deyince aslında Musa a.s. ve Harun a.s. ki ikisi kardeştir ve Harun a.s. Musa a.s. dan büyüktür. onlardan gelen soy da budur. Bir görüş böyle

• Diğer görüş ki o daha isabetli. Çünkü Kur'an'ın bütünlüğüne daha uygun. Al-i İmran suresinde kimlerden bahsediyor diye baktığınız zaman oradan Hz. Musa a.s. ve Hz. Harun a.s. Al-i İmran suresinde kim var : Al-i İmran da İmran var, anne var, onların kızı Meryem var, imran'ın torunu İsa var, imran'ın bacanağı Zekeriya var ve  Zekeriya'nın oğlu Yahya var. Dolayısıyla İmran Han, Meryem, İsa, Zekeriya, Yahya ve oradan gelen o soyun devam ettiğini işaret ediyor.

        Hz Adem a.s.'ı konuşmaya başladığımızda insanlığın hem maddi hem manevi babası olarak konuşuyoruz. Hz. Nuh a.s.'ı konuştuğumuzda insanlığın kısmi olarak maddi genel itibariyle de manevi babasıdır diyebiliriz. Dolayısıyla İbrahim ailesi için de insanlığın manevi babası, İmran Ailesi için de insanın manevi babası diyebiliriz.

        Peki nedir manevi babalık : Bütün peygamberler ümmetlerinin aslında manevi babalarıdır. Burada biz Hz. Adem a.s. ile alakalı olan kısmı anladık zaten. Hz Nuh a.s.’a gelince. Biz İsra suresinin 3. Ayetinden bir şey öğreniyoruz. Orada cenab-ı Allah diyor ki :

---“Ey Nuh'la beraber gemiye taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar! Doğrusu o çok şükredici bir kuldu.” (İsra Suresi 3. Ayet)

        Demek ki Hz Nuh a.s. gemiye yalnız başına binmedi. Kendisi ile beraber iman edenler de vardı. Bu iman edenlerin sayıları muhtelif. Dolayısıyla nesil sadece Hz Nuh a.s. dan çoğalmadı. Onunla beraber olanlar da var. Hal böyle olunca Hz.Nuh a.s. kısmi olarak insanlığın babası oldu. Ama manevi babalığı devam ediyor. İbrahim Ailesi içinde manevi babalık, İmran Ailesi içinde manevi babalık. Dolayısıyla buradan bir şey öğrenmiş oluyoruz. Mesele sadece mezhep meselesi değil, soy meselesi de değil. Bütün mesele yol meselesidir. Aynı yolun yolcusu olma meselesidir. Zaten böyle anladığımız zaman, aslında peygamberlere iman eden müminlerin her ne kadar onlarla aynı soydan olmasalar bile o peygamberin manevi evlatları olduğunu da kavramış oluyoruz. 

        Ne Kur'an'da ne de hadislerde Hz Nuh a.s.'ın doğumuyla, çocukluğuyla, gençliği ile ve nübüvvet öncesindeki hayatı ile alakalı hiçbir bilgi yok. Genel anlamda Kur'an ve hadisler Hz Nuh a.s.'ı bize nübüvvet ile birlikte ki görevi ile anlatmaya başlıyorlar. Nübüvvet ile başlayan hayatı Kur'an'ın bize ifadesiyle 1000 – 50 = 950 şeklinde ifade ediyor. (onun da ne için olduğuna birazdan geleceğiz.) Direk 950 demiyor. O kadar uzun bir zaman süren o tebliğ, mücadele ve o mücadeledeki ısrar, istikamet üzere geçen o hayatın, takdir edersiniz ki oldukça yoğun bir mesajı olmalı.

Artık yavaş yavaş Hz. Nuh a.s.’ı anlatmaya başlayalım ve ilk olarak Nuh isminin anlamından konuya girelim.

        Nuh kelimesi bazı alimlerimize göre Arapça değil. Bazılarına göre İbranice, bazılarına göre başka dillerde. Ama Arapça kabul eden din alimlerimiz de var. Onlardan bir taneside Firuz Abadi dir. O şöyle bir anlam veriyor:

---“Nuh kelimesi Arapçadır. kökeni de neh dir. Anlamı da ağlamak, dövünmek, üzülmek,  gözyaşı dökmektedir. Hz Nuh kavminin kendisine karşı inkar da direnmesinden dolayı çok üzülüp gözyaşı dökmesi, ailesinden inkârcıların olması ve o inkarcıların Hz Nuh'un yüreğini sızlatması onun inlemesine sebebiyet verdiği için bu isimle anılmıştır ve bu isimle bilinmiştir.”

        Belki de başkaydı ismi ama netice itibariyle Nuh diye isimlendirilmesi böyle bir anlam taşıdığı için ondan kaynaklanmış olabilir deniyor. 

        Birde Hz. Nuh a.s.’ın soyuna bir bakalım :

ADEM----- ŞİT------ENUŞ------KAYNAN-----MEHLAİL-------YERD------İDRİS-----METTÜŞELAH------LAMEK------NUH

        İbn-i İshakın sire’sinde İbn-i Sa'd’ın  tabakat’ında ve Belazuri’nin ensab-ul eşrab’ın da ve daha birçok kaynakta bize verilen soy silsilesi bu.

        Dikkat ederseniz Hz. İdris a.s. dan itibaren saydığımız zaman Hz. İdris, Hz. Nuh'un dedesinin babası oluyor. Bu soy silsilesini İbni Sad tabakat’ında bize verirken şöyle de bir bilgi verir :

---“Adem ile Nuh arasında en az 10 asır vardı.”

        Eğer on asır  varsa bu babalarının arasında, yani Adem ile Nuh arasındaki babalar arasında  demek ki gözden kaçanlar var. Çünkü şu anda ki bu liste on asra karşılık gelmiyor. Aşağı yukarı zorlayarak 5 asra belki tekabül edebilir. O günkü ömürleri ve şartları dikkate aldığımız zaman bunu söyleyebiliyoruz. Yine tarihi bilgileri dikkate aldığımız zaman Hz. Nuh a.s ile Hz.İdris a.s. arasındaki sürecin biraz daha fazla olması gerekiyor. Bu bir ayrıntı sadece. Bizim için çokta önemli bir şey değil.

         Hz. Nuh a.s.’ın nasıl bir kavme gönderildiğine dair meseleyi irdelemeye başladığımızda şu bilgiyi görüyoruz : Hz. Nuh a.s. Hicaz'da peygamberlik görevini yerine getirdiğini biliyoruz. O Hicaz dediğimiz bölge de bugün Suudi Arabistan'ın aşağı yukarı tamamını kapsıyor. Hatta bir miktar Yemeni de içine alıyor. Bununla ilgili ihtilaflar var ama onlara hiç girmeyeceğim şimdi.



        Burada Hicaz yarımadasını görüyorsunuz. Mekke bu coğrafyanın Merkezi sayılıyor. Medine'de yine burada. Tebuk ve Eyke’yi bazıları Hicaz’a dahil ediyor, bazıları dahil etmiyor. Hz. İdris a.s. da bu bölgede peygamberliğini icra ediyor. Hz. Nuh a.s.’da bu bölgeye geliyor ve bu bölgede peygamberliğini icra ediyor. 

        Hz. Nuh a.s.’ın karşısında nasıl bir kabile var onun bilgisini biz Kur'an'dan öğreniyoruz. Kur’an Nuh suresinin 23'ü ayetinde bize bir bilgi veriyor.

---“ Dediler ki: "Sakın tanrılarınızı bırakmayın, ne Vedd'i, ne Suva'ı ve ne de Yeğus'u, Yeûk'u ve Nesr'i." (Nuh Suresi 23. Ayet)

        Hz Nuh tebliğe başladığı zaman Hz Nuh'un getirdiği Tevhid akidesini kavmi kabul etmesin diye kavmin ileri gelenleri tebaaya halka diyorlar ki :

---“Taptığınız İlahları sakın bırakmayın. Hele veddi, Suva’yı,Yağus’u, yeuk’u veNesr’i den asla vazgeçmeyin.”

        Beş tane put sayıyorlar ve diyorlar ki

---“Asla Nuh'un dediklerine inanmayın. Kendi ilahlarınız olarak taptığınız bu ilahlardan da yüz çevirmeyin.”

Şimdi bu beş tane isim ile ilgili iki ayrı görüş var :

1- Bu beş tane insan aslında Hz Adem'den ve Hz İdris ten sonra yaşayan salih insanlardı. Belki de peygamberlerdi. Bilmiyoruz. Salih insanlardı ve insanlar onların Salih insanlar olarak yaşadıklarına dair hatıraları zihinlerinde tuttular. Nesillerden nesillere o insanların güzellikleri anlatıldı ve bir müddet sonra o insanlar unutulmasın diye o insanların birer timsali yapıldı. Ve artık insanlar o putların önünde onlara saygı göstermeye ve o putlardan bir şeyler medet ummaya başladılar. 

2- Derler ki bizim alimlerimiz o sapma ve çok tanrıcılık dediğimiz Allah'la beraber başka putlara başka varlıklara inanma noktasındaki insandaki meyil şundan kaynaklanır. İnsan zihni olup biten bütün her şeyin idaresinin bir tek varlık da olabileceğini anlamıyor, anlamakta zorlanıyor. Şeytanda zaten bu fırsatı kolluyor. Böyle olunca idarenin tamamının tek bir otorite de toplanacağını anlayamadığı için ve zihnini de o noktada yoğunlaştıramadığı için bu sefer Tanrılar oluşturuyor. Tanrıya da eş oluyor, o tanrının çocukları oluyor. Aynen insan gibi üreme noktasında bir şeyler oluşuyor. Niye İhlas suresinde o ifadeler var. Oradan anlayın. Dolayısıyla Hz. Nuh a.s.'ın döneminde de bu 5 tane put Aslında yeryüzünün idaresini kendi arasında paylaşan 5 tane güç ve kuvvet sahibi Sembol. 
Mesela Veddi erkek savaşçı. Suva güzel kadın, Yağus Aslan, yeuk at ve Nesr kartal. Eski sapmış dinlere bakın, bunların hepsinin sembollerini göreceksiniz zaten. Özellikle bunların varlığına aitte işaretler de var. Onlar diyorlar ki :

---“Bu 5 tane sembol aslında gücü, idareyi, şuyu buyu elinde tutmakta tek başına zorlanan bir varlığın bütün özellikleri birkaç varlığa paylaştırılmış.“

• Yaratma kimde ise yönetmede ondadır. Yaratma kimdeyse kanun koyma da ondadır. 
• Yaratma kimde ise mutlak manada rızkı veren de odur. 
• Yaratma kimde ise mutlak manada sevgi de o dur, emsal de sevilmemesi gereken de odur. 
• Yaratma kimde ise mutlak manada korku noktasında asla başkasıyla kıyaslanmayacak şekilde korkulacak olan da odur. 
• Yaratma kimdeyse beklenti noktasında Allah'tan bekler gibi bir başkasından beklemede yoktur. Sadece ve sadece o noktada ümit umut Allah'adır.

        Yukarıda saydığım iki görüşten birincisinin daha çok kabul görmesi şundan kaynaklanıyor. Hatırlarsanız daha önce bahsetmiştim. Hicaz bölgesine ilk önce şekilsiz putlar yayıldı ve kabul gördü. Önceleri küçük küçük taşlardı. Sonra o taşlar büyüdü. Sonra bir adam Mekke'ye Hubel putunu getirdi. Kesik bir insan sureti vardı ondan. Önce Hicaz'da hep şekilsiz taşlar var ve insanlar o taşlara tapıyorlar. Kudsiyet atfediyorlar. Peki bu taşlar nereden çıktı ve nasıl yayıldı. Bunu araştırdığınız da şöyle bir bilgiye ulaşıyoruz: Tüccarlar Harem-i şerif’e geldi. Bir müddet sonra yolculuğu başka maksatlarla hicaz'ın muhtelif yerlerine gidip gelmeye başlayınca 

---“Kabe'yi özlüyoruz. Hiç değilse Kabe'nin taşlarından yanımızda götürelim.”

        Diyerek çok masumane bir şeyle ceplerine taş koyup gittiler. Aradan yıllar geçti insanlarda

---“Ha Kabe'yi tavaf etmişiz ha Kabe'nin parçası olan bir taşı.” 

        Diyerek o taşın etrafında tavaf etmeye başladılar. Bu sefer dönüş yoluna girdiklerinde bölgenin insanları dediler ki

---“Ya siz zaten haremin yerlisisiniz. Şimdi gidiyorsunuz. Kabe ile buluşacaksınız. Hiç değilse o Kabe'nin hatırasını bize bırakın.”

        Ve Hicaz’a geri dönenler taşları onlara bıraktılar. Aradan yine nesiller geçince öyle bir hale geldi ki, o Hicaz'da şekilsiz taşlar putlar çoğalmış oldu. Bir müddet sonra şekilsiz putlara tapacağımıza şekillilere tapalım dediler. Bu sefer bakın ne kadar masumane bir şey nihayetinde nereye vardırıyor insanı. İşte İslam onun için bu Tevhid meselesine inanılmaz derecede hassas davranıyor. Ben şimdi desem ki arkadaşlar şurada zemzem var. Burada kaç kişi insansınız. Hanginize ikram etsem, hanginiz almazsınız. Hadi alın desem, birbirinizi ezecek hale gelirsiniz. Cebimden de bir şey çıkarsam ve desem ki : Bu zemzem Ama ben buna bir damla bir şey de katayım desem  o bir Damla'yı damlattıktan sonra hangi birimiz içersiniz.  İşte şirk dediğiniz şey bu. Bunun bir damlasıyla yüz damlası arasında hiçbir fark yok ve İslam o damlaya bile düşman. Çünkü la ilahe illallah %100 Allah demek yüzde doksandokuz şu olsun yüzde bir başka bir şey olsun olmaz. İslam bunu kabul etmez. 

O günün insanları da tamam Allah var ama bu da var diyorlardı. Onların putlara dayanağı bu şekildeydi.  İşte o gün Hz Nuh'un karşısındaki kitlede de bu vardı. Böyle olduğu içinde karşı çıktılar. Dedilerki :

---“Biz bu umutlarımız dan Asla ödün vermeyiz.”

        Hz. Nuh a.s. böyle bir kavime gönderdi. Akidesi bozulmuş. Akideleri bozulduğu için de ahlakları bozulmuş, ahlakları bozulduğu için adalet anlayışları zedelenmiş, adalet anlayışları zedelendiği için sevgi konusunda aşırılık konusunda dengeleri sarsılmış bir kavim var karşısında. Bütün bunlar olduğu için sevgi de korkudan Ümit de Allah'la beraber başka şeylerin yer almasına neden olmuş. 

        Bir dahaki yazımda Kur'an-ı Kerim hz. Nuh a.s.2ı nasıl anlatıyor ona bakıcağız.



18/05/2025

Gardiyan




Geceler zindan düşünceler gardiyan hep bana
Şairin dediği gibi herkes uyudu ama düşünceler içtimada
Hücremdeyim yüreğimde kan
Ve ben mendil niyetine
Sabır basıyorum kanayan yarama

Mendilimde düşler.
Ne yalan söyleyeyim ama bazen
Yeter diyorum artık yeter

Şşşşt gardiyan
Açsana kapıyı lan.

2004



17/05/2025

Fitne ve Tarihin Yıkıcı Gücü

 

Tarihin tozlu sayfaları, büyük zaferlerin, destansı kahramanlıkların yanı sıra, fitnenin yol açtığı yıkımların izleriyle de doludur. Fitne, insanlar arasında kargaşa çıkarmak, nifak tohumları ekmek ve birlik içinde olan toplulukları bölmek amacıyla ortaya atılan yalanlar ve entrikalar silsilesidir. Bireysel olduğu gibi toplumsalda olabilir bu fitne melaneti. Bu karanlık güç, geçmişten bugüne pek çok medeniyeti, hükümdarlığı ve toplumu derinden sarsmıştır.

Tarih sahnesinde fitnenin en acımasız örneklerinden biri, Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaşanan olaylardır. İmparatorluk, uzun süre dünyanın en güçlü devletlerinden biri olarak hüküm sürmüş, ancak içeriden yayılan fitnelerle zayıflamış ve nihayetinde çökmüştür. Bu dönemde, saray entrikaları, suikastlar ve ihanetler, Roma'nın birliğini bozmuş, imparatorlar arasında güvensizlik tohumları ekmiştir. İç çekişmeler ve kavgalar, imparatorluğu yıpratmış, dışarıdan gelen barbar akınları karşısında savunmasız bırakmıştır. Sonuç olarak, fitnenin beslediği iç bölünmeler, Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü hızlandırmıştır.

Bir diğer çarpıcı örnek ise, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan Şehzade Mustafa hadisesidir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde, saray içindeki fitneler, Şehzade Mustafa’nın trajik sonunu hazırlamıştır. Rüstem Paşa’nın ve Hürrem Sultan’ın da etkisiyle, Şehzade Mustafa’nın tahtı ele geçirme planları yaptığına dair asılsız iddialar ortaya atılmıştır. Bu fitne, Kanuni Sultan Süleyman’ı kendi oğlunu öldürme noktasına kadar getirmiş ve bu olay, Osmanlı tarihinin en karanlık sayfalarından biri olarak anılmaktadır. Fitne, sadece Şehzade Mustafa’nın hayatını değil, aynı zamanda Osmanlı hanedanının içindeki güven duygusunu da zedelemiştir.

Bireysel olduğu gibi toplumsalda olabilir demiştik fitne için. İşte o yüzden fitne; sadece imparatorlukları ya da krallıkları değil, küçük toplulukları, aileleri ve bireyleri de derinden etkileyebilir. Nitekim, tarih boyunca pek çok savaş ve çatışma, fitnenin bir ürünü olarak başlamıştır. İslam tarihindeki Cemel Vakası da fitnenin ne denli yıkıcı olabileceğinin bir diğer örneğidir. Hz. Ali döneminde Müslümanlar arasında yaşanan bu iç savaş, fitne ve dedikodularla ateşlenmiş, sonuçta Müslümanlar arasında derin bir ayrılık ve acımasız bir çatışma ortaya çıkmıştır. Fitne, bu olayda kardeşleri birbirine düşman etmiş, toplumsal birlik ve beraberliği zedelemiştir.

Fitne, sadece geçmişte değil, günümüzde de insanları birbirine düşürme, toplumları bölme ve zayıflatma gücüne sahiptir. Bilgi çağında, fitne ve yalanlar, teknolojinin de desteğiyle hızla yayılmakta, toplumlar arasında güvenin kaybolmasına yol açmaktadır. Bu yüzden, fitnenin yıkıcı gücüne karşı uyanık olmak, doğru bilgiye ulaşmak ve nifak tohumlarına karşı birlik içinde hareket etmek her zamankinden daha büyük bir önem taşımaktadır.

Tarih, bize fitnenin sonuçlarını gösteren acı örneklerle doludur. Geçmişte yaşanan bu olaylardan ders almak, bugünün dünyasında da fitnenin yıkıcı etkilerinden korunmanın tek yoludur. Birlik, beraberlik ve güvenin hâkim olduğu bir toplumda, fitnenin kök salması mümkün değildir. Bu yüzden, fitneye karşı daima uyanık olmalı, doğruyu savunmalı ve insanları birbirine düşüren bu karanlık güce karşı mücadele etmeliyiz. Zira tarih, fitnenin zaferini değil, birlik ve beraberliğin gücünü yazanlarla doludur.


Selametle


16/05/2025

HZ. İDRİS A.S. (9. BÖLÜM)


 

HZ. İDRİS A.S.

        Hz Adem a.s.'ın soyundan olan Hz İdris a.s.'ı biraz tanımış olalım. soy silsilesini başta İbni hişam’ın Sire’sinde ve  İb-ni Sadın Tabakat’ ında olmak üzere böyle okuruz. Tabii aleyhisselatu vesselam Efendimiz kendi soyunun Adnan'a kadar olan bölümünün doğru olduğunu Adnan'dan sonrasının ise ihtiyatla karşılanması gerektiğini söylüyor. O da aslında Adnan'dan sonrası olduğu için biraz ihtiyatla karşılanması gerekir. Ama sadece biz tarihi bir bilgi olarak bakıyoruz. Bu bilgilere göre de soy silsilesi  Adem, şit, Enuş, Kaynan, mehlail, yerd ve  ondan sonra da İdris a.s. Bu Adı geçen kişileri daha önce anlatmıştık.

        Bizim kaynaklarımızda Hz. İdris a.s.'ın üç ismi daha geçmektedir. Elimizdeki bazı bilgilere göre  İdris aslında isim değil lakaptır. Hz. İdris a.s. çok okuyup yazdığından dolayı bu lakabı almış. Tabi bazıları buna itiraz eder. İdris'in Süryanice olduğu, başka dillerde farklı anlamlar taşıdığı ve bunun gibi iddialar elbette ki var. Ama biz Hz. İdris a.s.'ın gerçek adı o olmasa bile, hikmetle ve irfanla çok fazla uğraşmasından dolayı bu adı aldığını biliyoruz.

        Birçok medeniyet Hz. İdris a.s.’ı kendine maletmiştir. Mesela Yunan medeniyeti "o Hermestir" der. Mısır medeniyetinde hikmet tanrısı "osiris" olarak geçer. Osiris’in zamanla bozulup İdris olduğunu iddia edenler var. Arap medeniyetinde ise bazı sahabilere dayandırılarak Hz. İdris a.s.’ın aslında Hz. İlyas a.s.olduğu ileri sürülür. Ancak bunu destekleyecek bir kaynak elimizde yok. Fakat Meryem suresinin 58. ayetine gelince o ayette 4 tane soydan bahsediliyor :

1. Adem'in soyu ki İdris o soydan 

2. Nuh'un soyu 

3. İbrahim'in soyu ki Efendimiz aleyhissalatu vesselam o soydan 

4. Yakup'un soyu ki İshak, Beni İsrail ve İlyas da oradan 

        Dolayısıyla Eğer İlyas'la İdris bir olsaydı burada Adem soyu diye bir daha belirgin bir ifade kullanılmasına gerek kalmazdı. Bu da gösteriyor ki İkisi ayrı ayrı peygamberler. Zaten biz Hz. İlyas a.s.’ı işlediğimizde de o detaylara biraz daha girmiş olacağız.

Hz. İdris a.s. ile alakalı ilim ve hikmet noktasında çok şey okuyoruz. Mesela kalemle yazdığına dair rivayetler var. Yıldız ilmini ve  astronomiyi çok iyi biliyor. Ziraat' e dair çok farklı şeyler insanlığa kazandırmış birisi. Hesabı ve matematiği biliyor. Ve hepimizin bildiği gibi ilk iğne ile dikiş dikmesi ile terzilerin Piri olarak bilinir. (İbn Kesir, Tefsir, 5/236)

        Hz. İdris a.s. bu kadar özel vurgularla anlatıldığı için menkıbeleri de çok fazla. Ancak hayatı ve yaşadığı dönem ile ilgili ne Kur-an da nede hadislerde hiçbir şey anlatılmamış. Sonuç olarak elimizde Hz. İdris a.s. ile alakalı 4 tane ayet, iki tane de hadis var. Bu hadislerden bir tanesi şudur :

---“Hz. Peygamber (asm) Efendimiz Miraç Gece'sinde, Cebrail aleyhisselamla birlikte dördüncü kat göğe yükseldiği zaman, orada, Hz. İdris a.s.’a karşılaştı. Peygamberimiz "Kim bu?" diye sordu.(38) Cebrail a.s.: "Bu, İdris (aleyhisselâm)dır! Selam ver ona!" dedi. Peygamberimiz, selam verdi. O da Peygamberimizin selamına mukabele ettikten sonra: "Hoş geldin, safa geldin salih kardeş, salih Peygamber!" dedi ve hayır dua etti." (Buhârî, Salat, 1; Enbiya, 4, 5; Müslim, Îman, 259, 263, 264)

        Kur'an'da  Hz. İdris a.s.ile ilgili ayetlere bakacak olursak karşımıza Meryem Suresi 56. ve 57. Ayetler ile Enbiya suresi 85. ve 86. Ayetler çıkacak. Kur-an’da ki tertip sırasına baktığımız da da ilk olarak Meryem suresini görürüz.

        Rabbimiz Meryem Suresi, 56. 57. Ayetler de şöyle buyuruyor:

---“Kitapta İdris'i de an; çünkü o, çok sadık (özü, sözü pek doğru) bir peygamberdi.” (Meryem Sursi 56. Ayet)

---“ Biz onu yüce bir yere yükselttik.” (Meryem Sursi 57. Ayet)

        İbn-i Acibe el-Haseni’nin Bahrü’l Medid tefsirine göre Ki biz derslerimizin tamamında onun tefsirinden faydalanacağız; Hz. İdris a.s.peygamber olan bir sıddıktır. Her peygamber sıddıktır. Fakat her sıddık peygamber değildir. Bunun için ayette sıddıktan sonra nebi sıfatı getirilerek Hz. İdris a.s.’ın peygamber olan bir sıddık olduğu belirtilmiştir.

Devamındaki ayette ise makam olarak biz anlatılmak istenen Peygamberlik şerefi ve Allah Teala katında ki yakınlıktır. Hz. İdris a.s.’ın 4. Kat semada olduğunu peygamberimizin miraç hadisesinden biliyoruz zaten.

        Gelelim Enbiya suresine. Ne diyor Rabbimiz Enbiya suresi 85. Ve 86. Ayetlerde : 

---“İsmail, İdris ve Zü'l-Kifl, hepsi sabredenlerdendi.” (Enbiya Suresi 85. Ayet)

---“Onları da rahmetimizin içine aldık. Onlar gerçekten salih olanlardandı.”  (Enbiya Suresi 86. Ayet)

        Burada geçen iki ayet de de şu üç şeyi öğreniyoruz :

• O sabra koşulan bir peygamber 

• O rahmete Mazhar olan bir peygamber 

• O Salih olarak nitelenen bir peygamber 

        Hz. İdris a.s. hayatını sadakat ve sabırla yaşadı. Bununla rahmet-i ilahiye Mazhar oldu. Salih bir Nebi olarak dünyevi ve uhrevi bir makama erişti. 

        Hz. İdris a.s.’a Hz. Adem a.s. ve Hz. Şis a.s.’dan sonra Yüce Allah tarafından peygamberlik verilmiş ve kendisine otuz sahife indirilmiştir. Hz. İdris a.s. ömrünü kavmini, putlara tapmaktan men ve yüce Allaha ibadete davet ile geçirdi. Fakat, kavmi onu yalanladılar. Oysa o sürekli kavmim yanına çağırıp onlara öğütler veriyor, Yüce Allâha itaat, Şeytana ise, isyan etmelerini ve Kabil oğulları ile düşüp kalkmamalarını emrediyordu. Ancak kavmi onu dinlemedi. Kabil oğullarının yanına, birbiri ardınca, kafile kafile inmeğe başladılar. Bunun üzerine Hz. İdris a.s.kendisine itaat eden 1000 kadar insanla kabil oğulları ile savaşa girer ve onlardan esir alır. Böylelikle ilk defa Hz. İdris a.s.Allah yolunda bir savaş gerçekleştirmiş oldu. 

        Hz. İdris a.s. ne kadar çaba gösterdiyse de ne yazık ki kendi halkının büyük bir kısmı kabiloğullarının saflarına geçti ve kafir oldu. Çünkü şeytan onları zevk ve sefa ile kandırmıştı. Hz. İdris a.s. vefat etmeden önce kendi yerine oğlu Mettu Şelah'ı, kendisine halef ve ev halkına vasi olarak tayin etti. Nihayi olarak Yüce Allah, Hz. İdris a.s.’ı, pek yüce bir yere kaldırıp yükseltti.

        Hz. İdris a.s ile ilgili bilinmesi gereken en önemli konu cennette ebediyen kalma hadisesidir. Hz. Ümmü selemenin bildirdiğine göre Hz. İdris a.s cenneti ve cehennemi görmeyi çok istiyordu. Öyle ki onları görebilmek için ibadet ve taatlerini arttırdı. O, o kadar ibadet etti ki melekler bu duruma hayret edip Allahtan izin alıp onun yanına geldiler. Azrail insan kılığında geldi. Hz idris a.s. onu görünce 

---“Sen kimsin” dedi. O da 

---“Ben ölüm meleğiyim” dedi

        Hz İdris a.s. : 

---“O halde benim ruhumu almanı istiyorum.” 

        Dedi. Ölüm meleği:

---“Hayır ben onun için gelmedim. Allah izin vermeden kimsenin canını alamam.” 

        Dedi. Bunun üzerine Allah taala:

---“Onun canını al. Ben onun kalbindekileri bilirim.”

        Öiüm meleği Hz. İdris a.s.’ın ruhunu kabzetti. Hz. İdris a.s. tekrar diriltildi. (Bu diriliş bizim bildiğimiz  dünyevi bir diriliş değildir. İnsanlar öldükten sonra hesap günü nasıl diriltileceklerse öyle bir diriliştir.) Hz İdris a.s. tekrar dirilince hemen cehennemi görmeyi istedi. Allah taala emir buyurdu ve götürüp cehennemi gösterdiler. Sonra Hz idris a.s. cenneti görmeyi istedi. Allah’ın müsaadesi ile Hz. İdris a.s.’a cennet de gösterildi. Cenneti gören Hz. İdris a.s.gene Allah’ın müsaadesi ile cennete girdi. Cennet çok güzeldi. Hele ki cehennemi gördükten sonra cenneti görünce çok etkilendi. Bir süre sonra Hz. İdris a.s.’a artık cennetten çıkması gerektiği söylendi. Am o buna itiraz etti. Sakın yanlış anlamayın. Bu itiraz Allah’ın emrine karşı gelmek maksatlı bir itiraz değil. Ona cennetten çıkması gerektiği söylenince bakın ne diyor :

---“Hak teala herkes istisna olmadan ölümü tadacaktır dedi. Bende tattım. Sonra hak  teala her biriniz istisna olmadan cehenneme uğrayın dedi. Bende cehenneme uğradım. Yine allah cennete girin dedi. Bende girdim. Ve sonra Allah onlar oradan (yani cennetten) çıkarılarak değillerdir buyurdu. E bende cennete girdim ve artık buradan çıkmam.”

        Diye cevap verdi. Bunun üzerine Allah teala meleğe:

---“İdris benim emrimle cennetime girdi, yine benim emrimle çıkar. Ona bir şey söylemeyin. Cennetimde ebediyyen kalsın.”

        Tabi bu hadisenin dışında birde hepimizin bildiği ve peygamber efendimizin miraç gecesinde Cebrail a.s  ile birlikte 4. Kat göğe yükseldiği sırada orada Hz. İdris a.s ile karşılaşma hadisesi var. Peygamber efendimiz .4.  kat semaya geldiğinde yanında buluna Cebrail A.s.’a 

---“Kim bu?” diye soruyor.

        Bunun üzerine Cebrail a.s.

---“Bu İdris a.s’ dır. Selam ver ona.” dedi. Peygamber efendimiz selam verdikten sonra o da bu selama karşılık verdi."

        Hz. İdris a.s öldüğünde 365 yaşında olduğu rivayet edilmiştir. O öldükten sonraoğlu Mettuh Şelah yüce Allaha ibadet ve taata devam etti Mettu şelah öleceği zaman yerine oğlu lemeki bıraktı ve 917 yaşında öldüğü rivayet edilir. Lemek ölüm döşeğindeyken oğlu Nuh ve torunları Sam, Ham ve Yafesi  ve onların kadınlarını yanına çağırdı. Doğduğu yani Lemek ve  kabilesinin yaşadığı yerde Şisoğullarından sadece 8 kişi  kalmıştı diğerleri Kabiloğullarına katılmıştı. Lemek ölüm döşeğindedir. Yanına gelenlere şöyle bir bakar ve ağlayarak onlara bereket duasını yapar. Ve tekrar onlara dönerek 

---“Ne acıdır ki cinsinden sadece 8 kişi kalmış. Adem ile Havva’yı yaratan ve o ikisinden çocuklarını çoğaltan Allahtan dilerim ki sizi şu kötü kavmin hastalığından korusun. Çocuklarınızı yeryüzünü dolduracak kadar çoğaltsın size atamız Ademin bereketini versin. Oğullarınıza hükümdarlık nefis versin. Ey Nuh şuracıkta bizden başka kimse kalmamış. Sakın bu korkutamasın seni ve sakın o günahkar kavmin ardına düşme. Öldüğüm zaman beni kenn mağrasının  içine koy.”

        Dedi ve onu tufanla ilgili bazı nesihat  ve vasiyetlerde bulunduktan sonra vefat etti. Lemek öldüğü zaman 777 yaşında olduğu rivayet edilir.

        Şu ana kadar bakıyoruz ki insanoğlunun yaratılışından itibaren birkaç bin yıllık bir zaman geçti. Ve insanoğlu yoldan çıktı. Hak yolunda ilerlemeye devam eden  sadece 8 kişi kaldı. Şeytan insanoğlunun tamamını neredeyse  ele geçirdi diyebilir miyiz?… Tabiki deriz.

        Peki Allah teala bunu azgınların ve sapkınların yanına bırakır mı? Asla bırakmaz. Ne yapar peki? son kez onlara bir uyarıcı, bir peygamber tayin eder. İşte bundan sonrasını Hz. Nuh A.S.’ın hayatını anlatırken öğreneceğiz.

        Hz. İdris a.s.’dan bahsederken farklı bir konuya da değinmek lazım ki bu konuyu özellikle İslam alimleri ve İslami kaynaklar tarafından çok fazla dillendirilmemiştir. Nedir o konu? Hz. İdris a.s.’a indirilen kitap. Günümüzde ENOK KİTABI olarak biliniyor. “Enok”,Hz. İdris a.s.’ın diğer bir adıdır. Yunan mitolojisinde Hermes, antik Mısır'da Toth, İbranicede enoh yada Enok, Maya uygarlığında Kessal Kuatıl ve İslam dininde ise İdris peygamberdir. Doğal olarakta ona indirilen kitap “Enok Kitabı” olarak adlandırılıyor.

        İnsanlığın sahip olduğu tüm bilgilerin aslında bir peygamberden miras kaldığını söylemek hiç te yanlış bir ifade olmaz aslında. Yazının icadından matematiğin temel ilkelerine, tıbbın sırlarından  astronominin gizemlerine kadar tüm kadim bilgilerin kaynağı aslında bu kitapta toplanmıştır. 

        Enok’un Kitabı’nın ne zaman yazıldığı da bilinmemektedir. Ancak yapılan araştırmalar bu kitabın bir defada yazılmadığını uzun yıllar içinde değişime uğradığını ve birkaç yazar tarafından eklemeler yapıldığını göstermektedir. Örneğin Gözcüler’den söz eden bölüm en eski bölümlerden olup MÖ 300 yıllarına giderken diğer bölümleri MÖ 1. yy’a kadar tarihlenebilmektedir. Yunanca nüshaları bilinmekle birlikte, orijinalinin Aramice olduğu düşünülmektedir. Enok’un Kitabı, Kutsal Kitap’ın birçok yerinde alıntılarla yaşamış ve bazı apokrif kitaplara da esin kaynağı olmuştur. (Graves, Patai; 2009) (Erhan Altunay – Enok Kitabı önsözü)

        Bilindiği üzere Ruhban sınıfı dini külliyatı muazzam bir hassasiyetle korumaktadır. Böyle bir koruma politikası uygulayan ruhban sınıfı, Enok’un kitabının kaybolmasına müsaade ediyorsa bunun tek sebebi bu kitabın okunmasının istenmemesidir. Bununda üç sebebi olabilir :

1. Tevratın teolojisine aykırı çok fazla anlatımın olması,

2. Doğa olaylarını farklı anlatmış olması,

3. Büyü ile ilgili pasajların olması.

        Mesela Enokun Kitabın da “Düşmüş Melekler” ve “kötülüğün kaynakları” gibi çok marjinal konulardan bahsedilir. İslam’da düşmüş melek diye bir şey yoktur. İslamiyet öncesi bazı kaynaklarda İblis, Harut ve Marut’un da içinde bulunduğu düşmüş melekler diye bir efsaneden bahsedilir. Harut ve Marut ise; Kur'an-ı Kerim'de Bakara suresi 102. ayette ismi geçen iki meleğin ismidir. Hikmet gereği insan suretinde görünerek Babil şehrine indirilmişlerdir. Vaktiyle Babil şehrinde sihirbazlar çoğalmış olduğundan bu melekler gelerek insanlara sihrin fenalığını, kötü neticesini bildirmişler, buna rağmen yine sihir öğrenmek isteyenlere bir hikmet gereği olarak sihir adına bazı şeyler öğretmişler ise de sihrin zararlarını telkinden yine geri durmamışlardır. (Ömer Nasuhi Bilmen)  İslam’da ise düşmüş melek diye bir tabir kullanmak doğru olmaz. Zira melekler günah işlemekten münezzehtirler. Allah’ın emriyle yorulmadan, dinlenmeden sürekli O’na ibadet ederler. Günahtan ve isyandan münezzeh oldukları için sürekli ibadette bulunurlar. Allah’a çokça ibadetlerinin yanında tevazu sahibidirler. Emre isyan etmeyip, günah işlemedikleri için ceza alma gibi durumları da olmayacaktır.

        Enok’un Kitabı zamanla nasıl olduğu bilinmeyen bir şekilde ortadan kaybolmuştur. Yazmalar 1947 yılında bir çoban tarafından, Ölü Deniz kıyısında Kumran’da bir mağarada rastlantısal olarak bulunmuştur. Daha sonra, bu yazmalar Kudüs Üniversitesi’nin eline geçmiş ve bu mağaralarda araştırmalar başlamıştır. 1958 yılına kadar süren çalışmalarda birçok yazmanın yanı sıra arkeolojik başka bulgulara da rastlanmıştır. 10 yıl süresince 11 mağarada yapılan kazılar 800 kadar yazmanın ve birçok parçanın gün ışığına çıkmasını sağlamıştır. Bunlar arasında Tevrat’ta geçen metinlerin bulunduğu kadar bulunmayanlar da mevcuttur. Bu metinlerin aşağı yukarı dörtte biri kadarı Tevrat’ta geçen metinlerdir. Bunların dışında kutsal metinlerin imitasyonları da söz konusudur. Ancak yazmaların pek çok yeri okunamadığı için bunları yeniden derlemek çok zor olmuş, bazı bölümler ise derlenemez şekilde bozulmuştur. Metinler daha çok deri üzerine yazılmış olmakla birlikte papirüs ve bakır üzerine yazılmış metinler de vardır. Bu metinlerin dilleri İbranice, Arami dili ve yerel dillerdir. Bu belgeler aynı zamanda bunları yazan topluluğun inançları ve yaşayışları hakkında da bilgi vermektedir. Bu metinleri bir Yahudi topluluğunun yazdığına kuşku yoktur. Bu topluluk genellikle Esseniler olarak düşünülmektedir. Metinlerin yazılış tarihleri de metinlerin bir topluluk tarafından yazıldığını ve saklandığını göstermektedir. Metinlerin en eskisi MÖ 250 en yenisi ise 68 tarihine tarihlenmektedir. 68 tarihi aynı zamanda Kudüs’e giden Roma ordularının Kumran kentini yıktıkları tarihtir. Bu yazmaların arasında Enok Kitabı’na ait parçalarında olduğu ve bu toplulukları etkilediği bilinmektedir. Kitabın yazarı Enok olarak gözükse de, araştırmacılar bunun Tanah’da adı geçen Enok olmadığından emindirler. Daha önce de belirttiğimiz gibi kitaba eklemeler yapılmış ve kitap birçok yazarın elinden çıkmıştır. (Erhan Altunay – Enok, önsöz)

        Enok bu kadar efsanelere karışmışken Enok’un Kitabında neler anlatıldığını , bu kitabı okuyarak anlamak zordur. Enok’un Kitabı’nın ne anlattığını o dönemin mistik öğretileriyle de kıyaslamak gerekmektedir. Enok’un Kitabı’nın son halini alması MÖ 1. yy’a kadar ulaştığından, Ölü Deniz Yazmaları’nın mistik ortamını ve İsa’nın doğuşuna yakın dönemlerdeki mistik öğretileri anlamak Enok’un Kitabı’nı anlamayı biraz daha kolaylaştıracaktır. Enok’un Kitabı’nda Tanah’ın Yaratılış bölümleriyle büyük benzerlikler gösteren ve hatta Yaratılış’ı tamamlayan bölümlerinin yanı sıra mistik öğretilere de giren bölümleri vardır. Mistik öğretilerde daha çok kötülüklerin kaynağı üzerinde duran Enok’un Kitabı öğretisini aydınlık-karanlık, iyi-kötü üzerine kuran Ölü Deniz Yazmaları’nı bulunduran toplulukla da ilgili gözükmektedir. Zaten bu yazmalar arasında Enok’un Kitabı’na ait parçaların da bulunması rastlantı değildir. Ölü Deniz Yazmaları’nda topluluğun öğretilerinde en ilgi çekici husus, Zerdüştlük’te olduğu gibi, iyi ve kötü güçlerin karşıtlığının önemli bir yer tutmasıdır. (Erhan Altunay – Enok, önsöz)

        Ölü Deniz Yazmaları’na göre, Tanrı insana iki tür ruh vermişti. Biri doğruluğun yolundan giderken ötekisi sapkınlık yolunu izliyordu. Bu yolların açıklaması da ilginçtir. Kurallar yazması şöyle anlatır: 

---“Bir ışık kaynağından Doğruluk kökünü almaktadır, Sapkınlık ise karanlıkların kaynağından, Işık Prensi’nin elinde Doğruluk oğullarının hükümdarlığı vardı, Işık yolundan yürüyorlardı. Karanlıklar Prensi ise Sapkınlık oğullarının hükümdarlığını elinde bulunduruyordu, Ve onlar Karanlıkların yolundan yürüyorlardı.” (Kurallar 3, 19-20)

        Burada dikkat edilmesi gereken, Işık ve Karanlıklar Prensinin iyi ve kötü tanrılar olarak düşünülmemesi gerektiğidir. Çünkü her ikisi de Tanrı tarafından insanlar için yaratılmışlardır.

        Başka bir dikkat edilecek nokta da, hüküm gününde ödüllendirilme ve cezalandırılma kavramlarıdır.

---“Hüküm günü geldiğinde “ölüler topraktan kalkacaklar” (Savaş Kuralları Yazması 12,5)

        Baktığınız zaman bu ifadelerin bir banzeri Hıristiyanlık ve islam anlayışında da var.

        Enok’un Kitabı, düşmüş meleklerle başlar, Yahudi tarihini sembolik anlatımlarına kadar çeşitli konulara girer ve öğüt ve cezalandırmaları kapsar. Enok’un Kitabı’nda geçen çok önemli bir konu, kütülüğün doğuşudur ve bu “Düşmüş Melekler” ile ilişkilendirilmektedir. Düşmüş Melekler ile ilgili tartışmalar oldukça yoğundur. Düşmüş meleklerin Tanrı’ya karşı geldiklerinden ya da günaha karşı olan dayanıksızlıklarından Tanrı’nın huzurundan uzaklaştırıldıkları söylenir. Öğle ki düşmüş meleklerin isimlerini dahi vermektedir. Ayrıca yeryüzünde var olan kötülüklerin kökeninde de düşmüş melekleri görmektedir. (Erhan Altunay – Enok, önsöz)

        Enok’un Kitabı’nın bir başka özelliği ise, Tanah’ın Yaratılış bölümünde sadece tek bir yerde geçen “Nefilim” ya da “Nefil’ler konusuna ışık tutmasıdır. Yaratılış 6;4’te “İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi” şeklinde geçen Nefilim bir çok araştırmacının dikkatini çekmiştir.

        Enok’un Kitabı birçok bölümüyle Kutsal Kitap ile büyük paralellik gösterir. Hatta Yeni Ahit’in birçok bölümünde alıntılara rastlarız. Enok’un Kitabı birçok bağlamda çok önemli bir incelemeyi hak etmektedir. Günümüz ezoterizmine de ışık tutacak en önemli kaynaklardan biri olan Enok’un Kitabı aynı zamanda içerdiği sembolik anlatım ile de Yahudi mistisizmine ışık tutmaktadır. (Erhan Altunay – Enok, önsöz)


14/05/2025

HZ. ŞİS (ŞİT)A.S. (8. BÖLÜM)


        
HZ. ŞİS (ŞİT) A.S.

Biliyorsunuz ki islam tarihi bir yönüyle insanlık tarihidir. Çünkü islam sadece Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve selleme gelen dinin adı değil. Hz. Adem a.s.’dan başlayıp Allah resulü efendimizle biten  ve bu iki peygamber arasında geçen zamanın tamamı İslam tarihidir. İslam tarihi aynı zamanda insanlık tarihi olduğu için, biz peygamberleri işlemeye başladığımız zaman aslında dünya tarihini konuşmuş oluyoruz.

        Dünya tarihi dediğimiz koca bir okyanus. Biz dünya tarihini anlamaya ve anlatmaya çalışırken o okyanustan bir miktar alıyoruz. O bir miktarlık okyanusun eksenine  peygamberleri koyuyor ve o peygamberlerle de Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem arasındaki irtibatı kurarak anlamaya çalışıyoruz. 

Hatırlarsanız geçen ders Hz. Adem a.s. ve Hz. Havva’yı anlatırken Hz Adem ile Hz Havva'nın her batında ikiz çocukları oluyordu Bunlardan biri erkek biri kız. Hz. Havva anamız 20 batında 40 tane çocuk sahibi oldu. Ahd-i Atîk’in Tekvîn kitabına göre (4/25; 5/3) Hâbil’in yerine Hz. Âdem a.s.’a bahşedilen Şît, Hz. Âdem  a.s. 130 yaşındayken babasına benzeyen bir çocuk olarak doğmuştur. Hz. Şîs a.s.’ın isminin “Şit” olarak telaffuz edilmesi, galat-ı meşhur; yani yerleşmiş yaygın bir hata olarak görülmektedir. Hadis-i şeriflerde ve tarihi kaynaklarda “Şîs” olarak geçen bu isim, zamanla daha kolay telaffuza sahip olduğundan “Şit” şeklinde söylenmeye başlanmıştır.

        İslâmî kaynaklarda Şîs’in peygamber olduğu, babası Âdem’e indirilen Suhuf'u topladığı, Allah’ın ona da sayfalar indirdiği rivayet edilir (İbn Kuteybe, el-Ma’arif s. 22). Taberî, Âdem öldükten sonra Allah’ın Şîs’e elli yaprak inzâl ettiğini yazar (Taberi Târîḫ, I, 153). Kendisine indirilen suhufta hikmet, kimya, simya, riyâzî ilimler ve bazı sanatlardan bahsedildiği nakledilir. Âdem’in çocukları arasında en güzeli, en faziletlisi, en sevileni ve kendisine en çok benzeyenidir (İbn Kuteybe, s. 20).

        Hz. Şis a.s. ile alakalı Kur'an'da ve hadislerde çok fazla bilgi yok. Ama tarihi kaynaklarda bilgiler çok. İslâm literatüründe İbn Abbas’tan gelen bir rivayete göre Hz. Şîs a.s.’a “Hibetullah” adı verilmiş, Yani Allah'ın hibesi. Abisinin yerine Allah onu bir teselli kaynağı olarak göndermiştir. Cebrâil onun Hâbil karşılığında Allah’ın bir bağışı sayıldığını belirtmiştir. Taberî ayrıca Şîs isminin Süryânîce olduğunu ve “Tanrı’nın bağışı” anlamına geldiğini kaydeder (Taberi Târîḫ, I, 152).

        Hz. Şis a.s.'ı da bir peygamber olarak kabul ederek, Hz. İdris a.s.'a doğru yürüdüğümüz de şöyle bir bilgiyi de okuyoruz. Kabil Habil'i öldürdükten ve onun cesedini gömdükten sonra ne yazık ki tövbe etmedi. Bilakis hatasını savundu ve kendini haklı gösterecek gerekçeleri ileriye sürdü. Sonra evlenmesi yasak olan hanımı yani kız kardeşini de yanına alarak Aden denilen bölgeye çıktı gitti. Tabi şeytan yine onu kandırmaya devam etti. Şeytan'ın işi bu zaten. Sürekli ona :

---“Biliyor musun Habil'in kurbanı niye kabul edildi? Habil sana demiyordu ama Habil ateşe tapıyordu. Ateşe taptığı için ateş gelip onun kurbanını yaktı.”

     Diyerek onu kandırdı ve vesvese vererek onu ateşin kutsiyetine inandırdı. Böylece Aden bölgesinde Kabil'in soyu çoğalınca ateşe tapan, ateşte kutsiyet arayan ateşe ait bazı şeyler de farklı anlamlar yükleyen bir nesil çoğaldı. Sonra Kabil'in Kendi çocuklarından kör olan birisi tarafından öldürüldü. İşte bu yüzden Hz. İdris a.s. peygamber olarak gönderildiğinde, aslında Kabil'in çocuklarına gönderildi.

        Hz. Şis a.s. ; Hz. Âdem a.s.’ın oğullarının en ulusu, en üstünü, Hz. Âdem a.s.’ın en sevgilisi ve ona en çok benzeyeni idi. (İbn Kuteybe, s. 20)

        Hz. Âdem a.s. ; vefatından on bir gün önce, Hz. Şis a.s.’a: 

---“Sen, benden sonra, Halîfemsin!" 

        Diyerek vazifesini takva üzere yürütmesini tavsiye etti. Onu, bir vasiyetname ile yerine vekil bıraktı. Bunu, Kabil'den ve Kabil oğullarından gizli tutmasını ona emretti. Hz. Âdem a.s. Kabil oğullarının zina ve içkiye düştüklerini ve bozulduklarını görünce Hz. Şit a.s.’ın oğullarına da, Kabil oğulları ile evlilik bağlantısı kurmamalarını tavsiye etti.

        Peygamberlik, din, ibâdet ve Yüce Allah'ın Hak ve Şeriatlarına göre hareket, Hz. Şis a.s.’da ve oğullarında fazlasıyla vardı. Hz. Şis a.s. ve kavmi dağlık bir arazide yaşıyorlardı. Kabil oğullarının yurdu ise, vadinin altında, düzlük bir arazide idi. Hz. Şis a.s. Allah'ı takdis ve tenzihden geri durmaz, kavmine de Allah'ın buyruklarını yerine getirmemekten sakınmalarını, Allah'ı her türlü noksan ve eksik sıfatlardan uzak tutmalarını ve daima iyi işler işlemelerini emrederdi. Bunun için, Şis oğulları ve kadınları arasında ne düşmanlık, ne kıskançlık olur, ne kin tutulur, ne suçlama yapılır, ne yalan söylenir, ne de boş yere yemin edilirdi. Çok zaruri durumlarda her hangi birinin yemin etmesi gerekirse ancak: 

---"Hâbil'in kanı üzerine yemin olsun ki!" derdi. (Yakubi, Tarih, thk.: Abdülemir Elmehnâ, (I – II) Beyrut, ty. I, 33.)

        Hz. Âdem a.s.'dan sonra, oğullarından, Kabe'nin onarımını ilk defa, taşla ve çamurla yapan da, Hz. Şis a.s. dır. Hz. Şis a.s. vefat edinceye kadar, Mekke'de kalmaktan Hac ve Umre yapmaktan geri durmadı. 

        Hz. Şîs a.s.’ın peygamber oluşuyla ilgili Hz. Ebû Zer (r.a)’den gelen bir hadis-i şerife göre, yüce Allah yüz sahife ve dört kitap indirmiş, bunlardan elli sahifeyi Hz. Şîs’e vermiştir. (İbn Hibbân, Sahîh, Hadis no:361) Hz. Şîs’e indirilen suhufta hikmet, kimya, simya, riyâzî ilimler ve bazı sanatlardan bahsedildiği nakledilir.Burada şöyle bir bilgi vermek istiyorum : “Sahife” kelimesi Arapça’da, tek bir sayfanın değil; birçok sayfanın oluşturduğu kitapçığın adıdır ve bunun çoğulu “suhuf” tur. Dolayısıyla, Hz. Şis a.s.’a 50 suhufun verilmesi, ona elli adet ilâhî kitapçığın indirildiğinin ifadesidir.

        Hz. Şis a.s. vefat etmeden önce yerine oğlu Enuş'u bıraktı.( İbn İshâk, s. 2) O’na Hz. Adem a.s.’ın, tâbut içindeki cesedini korumasını, kendisinin ve kavminin Allah'ın buyruklarını harfiyen yerine getirmelerini ve Allah'a güzelce ibadet etmelerini emretmesini vasiyet etti. Ayrıca oturdukları mukaddes dağdan inmemeleri, çocuklarının da, oradan inmelerine engel olmalarını ve lanetlenmiş Kabil'in çocuklar ile düşüp kalkmamaları hakkında da, Hâbil'in kanı üzerine yemin verdi. 

        Hz. Şis a.s.vefat ettiği zaman, dokuzyüzoniki yaşında idi. Hz. İdris a.s. (Enok) da, o zaman yirmi yaşlarındaydı. Hz. Âdem a.s.’ın oğullarından, Hz.Şis a.s.’dan başkasının nesli devam etmeyip kesilmiş, Bu yüzden Hz. Şis a.s. Ebülbeşer olan Hz. Âdem a.s.’la birlikte bütün insanların soylarının varıp dayandığı soy direği olmuştur. Hz. Şîs a.s. döneminde insanlığın yeryüzüne dağıldığı ve Hz. Şîs a.s.’ın 1000 şehir kurduğu rivayet edilir. Hz. Şîs a.s., Mekke ve Kâbe ile de ilişkilendirilir. Onun Mekke’de yaşadığı, Kâbe’yi çamur ve taş kullanarak inşa ettiği, 912 yaşında vefat ettiğinde Kâbe yakınındaki Ebû kubeys’te defnedildiği anlatılır (Taberî, I, 162). Ancak Hz. Şîs a.s.’a nisbet edilen türbe Suriye’deki Maarretünnu‘mân’dadır. Onunla ilgili nakledilenler arasında Kābil taraftarlarıyla mücadele etmesi dikkat çekicidir. Ayrıca Hz. Şîs a.s.’ın Hazura ile evlendiğine ve ondan Yaniş adlı bir oğlu ile Na‘mete adlı bir kızının doğduğu nakledilir (a.g.e., I, 163). Hz. Şis a.s.’ın soyu bu oğlu vasıtasıyla devam etmiştir. Hz. Âdem a.s.’ın çocukları arasında Hâbil’in zürriyeti olmadığı, Kābil’in zürriyeti de Nûh tûfanında ortadan kalktığı için insanlığın Hz. Âdem a.s.’dan sonraki ikinci atasının Hz. Şîs a.s. olarak kabul edildiği bildirilir. Müslüman âlimler Hz. Peygamber’in soy kütüğü içerisinde Şîs’e de yer verirler (İbn İshak, s. 2).

        Tabi artık dünya nüfusu çoğalmaya başladı. İki tane kavim var ortada. 

1. Habil oğulları kavmi
2. Kabiloğulları kavmi

1. Habiloğulları kavmi 

        Hz. Şis a.s.’dan sonra kavmin adı Şis oğulları kavmi olarak tarihi kaynaklarda yer alır. Hz. Şis a.s.’dan sonra da silsile şu şekilde devam etti :

• Şis Aleyhisselam 912 yaşında öldü
• Enoş 956 yaşında öldü  (ilk hurma ağacını diken ve ilk sadaka veren ve vermeyi teşvik eden kişi)
• Kaynan 910 yaşında vefat etti 
• Mahalalel 895 yaşında vefat etti
• Yared 962 yaşında vefat etti
• Enoh - Hanok 365 yaşında vefat etti
• Mettuşelah 969 yaşında vefat etti
• Lamek 777 yaşında vefat etti
• Hz. Nuh a.s. 950 yaşında vefat etti

2. Kabil oğulları Kavmi 

        Ötedenberi içki ve zinaya düşkünlük, hayasızlık ve ateşe tapmak gibi türlü kötülükler vardı. Çeşit çeşit çalgı âletleri de, edinmişlerdi. Kadın, erkek, genç, ihtiyar, sık sık toplanıp davul, düdük, zurna, def çalarlar, güler, oynarlar, nâra atarlardı. Hatta onların seslerini, dağda yaşayan Şis oğullarından bazıları duyarlardı. Onların, bu meclislerine, gençlerinden ziyade, yaşlılar, düşkündü. Günah olan her kötülüğü işlemekte birleşmişlerdi. Zaman, uzayınca, Şis oğulları da, Ahd ve mîsaklarını bozdular. İçlerinden, yüz erkek, oturdukları mukaddes dağlarından inip akrabalarının, ne yaptıklarını görmek istediler. Yerd b.Mehlâil, bunu, haber alınca, hemen yanlarına vardı. Onlara :

---"Allah aşkına yapmayın. Siz atalarımızın bu husustaki vasiyetini ve kendilerinin Hâbil'in kanı üzerine yaptığınız and’ı ne çabuk unuttunuz." 

        Dedi. Ancak bu nasihati ve uyarıyı bazıları dinlemedi. Bunun üzerine Yerd’in oğlu Enoh (idris Aleyhisselam) bir hışımla ayağa kalkıp :

---"İyi biliniz ki içinizden kim babamız Yerd'i, dinlemeyerek dağımızdan inerse, biz de onun bir daha dağımıza çıkmasına izin vermeyiz!" 

        Dedi. Fakat onlar yine de kimseyi dinlemedi ve inip Kabiloğullarının yanına gittiler. Kabil oğullarının kadınları, Şis oğullarını yanlarında tutup bırakmadılar. Bir süre sonra, Şis oğullarından yüz kişilik ikinci bir erkek kafilesi daha 

---"Kardeşlerimiz, ne yapıyorlar?" 

        Diyerek dağdan inip onların yanına gitti. Bu sefer Kabiloğulları’nın kadınları onları da tutup bırakmadı. Ve artık bir süre daha geçtikten sonra bütün Şis oğulları’nın büyük bir kısmı, dağdan, onların yanına indiler. Azgınlık ve onlarla evlilik yapıldı, birbirlerine karıştılar. Haliyle Kabil oğulları, yeryüzünü dolduracak kadar çoğaldılar. Fakat tufanda hepsi boğulup yok oldular. Yerd b.Mehlâil (Yared), vefat etmesine yakın 

---"Siz, her halde, er geç aşağı yere ineceksinizdir. İçinizden, hanginiz, en son inecek olursa, Atamız Âdem'in, içinde cesedi bulunan tabutunu, indirsin. Sonra da, bize tavsiye edildiği gibi, onu, arzın ortasına yerleştirsin." dedi. 

      Oğlu Enoh'u (İdris Aleyhiselâmı) yerine bırakıp Kenz mağarasında namaz kılmaktan ayrılmamasını, ona emretti.

ADEMOĞULLARI ARASINDA PUTPERESTLİK NE ZAMAN VE NASIL BAŞLADI

        Rivayete göre: Kabil, kardeşi Hâbil'i öldürünce babası Hz. Âdem a.s.’dan korkarak Yemen'e kaçtı. Şeytan, ona: 

---"Hâbil'in kurbanını ateşin yakması ve kurbanının kabul olunması, onun, ateşe hizmet ve ibadet etmesi yüzündendi. Sen de, öyle yap!" 

        Diye telkinde bulundu. Bunun üzerine, Kabil, bir ateş evi yapıp içinde ateş yakarak ona tapmağa başladı. (Burada size küçük bir bilgi vermek istiyorum : Şayet  Put, ağaçtan, altın veya gümüşten insan şeklinde yapılırsa, ona: Sanem, taştan yapılırsa, ona da, Vesen denir. Bu bilgiyide verdikten sonra devam edelim.) Şis oğulları önceleri gelir, Hz. Âdem a.s.’ın mezarını ziyaret eder ve ona, kendisi için Allah’ tan rahmet dilerlerdi. Kabil oğullarından bir adam: 

---"Ey Kabil oğulları! Şis oğulları, Âdemin cesedinin çevresinde dönüp dolaşarak ona dua ediyorlar. Sizin ise, böyle bir şeyiniz yok"

        Dedi, ve onlar için bir put yonttu. İşte tarihte ilk put yapan adam bu oldu.  Kur'an-ı kerimde Vedd, Süva', Yağus, Yauk ve Nesr diye adları anılan putlar rivayete göre: Hz. Âdem a.s.'ın oğulları veya oğullarının oğulları idiler. Bu kişiler, iyi amelli kişilerdi. O kadar ki, halk bu insanları örnek alır ve onlara uyarlardı. Bunlar öldükleri zaman etraflarındaki halk :

---"Kâşke, onların suretlerini bize bir yapan olsaydı da, kendilerini hatırladıkça bizi ibadete teşvik edilmiş olsaydık." 

        Dediler. Aslında burada tamamen salih bir niyet var. Fakat ortada birde şeytan var ve bu salih niyet hangi sonuçlar doğuruyor. 

        Bir gün Kabil oğullarından bir adam: 

---"Ey kavmim ben can vermeye güç yetiremem. Ama size onların suretlerine göre beş tane put yapsam, yontsam olmaz mı?" 

        Deyince onlarda bunu hemen kabul ettiler. Bunun üzerine, Kabil oğullarının put yapıcısı, Habiloğolları için, Vedd, Süva', Yağus, Yauk ve Nesr'in suretlerine göre beş tane put yonttu ve dikti. Adlarına put dikilenlerin kardeşleri, amcaları ve amca oğulları gelip bu putların çevrelerinde koşarak dolaşırlar ve onlara tazimde bulunurlardı. O asır, böylece geçti. 

        Tabi asırlar geçince salih olan niyet tamamen yerini şirk’e bıraktı. Bunun üzerine Yüce Allah onlara Hz. İdris a.s.’ı, Peygamber olarak gönderdi. Hz. İdris a.s., onları, putlara tapmaktan men ederken bir taraftan da Yüce Allah’a ibadete davet etti. Fakat onlar, Hz. İdris a.s.’ı, yalanladılar. Yüce Allah da, onu, yüksek bir Makama kaldırdı.  Putperestlik ve putperestlerle olan bu mücadele Hz. Nuh a.s.’ın zamanına kadar artarak devam etti. Fakat bir netice alınamayınca büyük tufan patlak verdi. Aynı salih niyeti biz ileride peygamber efendimizi anlatırken Mekkeliler’ de de göreceğiz. 

        Bir sonraki yazımız Hz. İdria a.s. ile ilgili olacak.






 

13/05/2025

İlimle gelen cehalet



.. ve "Tanrı öldü" dedikten 40 yıl sonra Nietzsche öldü... Hala Tanrı'nın öldüğüne inananlar; bir inme sonucu ölen Nietzsche'nin ölüm sebebini, yani katilini(!) arıyorlar... "İnsan mı Tanrı'nın hatası yoksa Tanrı mı insanın hatası?" diye düşüne düşüne arama yapan ve "İnançlar hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir" diyerek neye inandığını bilmeyen bu sıkı dedektiflerin içler acısı durumu bize merhum Muhammed Raşit (k.s) Hz. 'nin şu sözünü hatırlatıyor; "Bir insan ancak İLİMLE bu kadar cahil olabilir."

İnsanoğlu, bilgi arayışında çoğu zaman hakikat ile yanılgı arasında sıkışıp kalır. Nietzsche'nin "Tanrı öldü" sözleri, aslında modern insanın inanç krizini ve nihilist yaklaşımını yansıtır. Ancak, bu düşünceler ne kadar derin olursa olsun, Tanrı inancının insanoğlunun ruhsal yapısındaki yerini sarsmaya yetmemiştir. Nietzsche'nin ölümünden sonra bile, insanlar hala bu felsefi tartışmaların peşinde koşmaktadır.

Oysa, inançlar ve bilim arasında kurulan denge, insanı gerçek anlamda aydınlatabilir. Ne sadece inançla ne de sadece bilimle hakikate ulaşmak mümkündür. İlim, insanı cahillikten kurtarırken, inanç ise kalbe huzur verir. Ancak, ilim sahibi olup da bunu kibirle harmanlamak, insanı cehaletten kurtarmaz. Muhammed Raşit (k.s) Hz.'nin dediği gibi, "Bir insan ancak İLİMLE bu kadar cahil olabilir."

Bu nedenle, ilim ve inanç arasındaki dengeyi kurarak, hakikate ulaşmak için çaba sarf etmeliyiz. İlmi, kalbi ve aklı birlikte kullanarak, gerçek bilgelik ve huzura ulaşabiliriz. İnançlarımızı sorgularken, aynı zamanda onları derinlemesine anlamaya çalışmak, bizi cahillikten kurtarıp, hakikatin aydınlığına götürecektir.

İlimlenerek cahil kalan insanlardan olmamak ümidiyle...

Selametle;


12/05/2025

HZ. ADEM A.S. (7. BÖLÜM)


 5- KABE’NİN İBDASI, DÜNYA İMTİHANLARI VE HAYATININ SONA ERMESİ

        Hz. Adem a.s. ile Hz. Havva’ın şeytanla girdikleri bu imtihanı kaybediyorlar. Yüce Allah onlara :

---"İzzet sıfatıma yemin ederim ki: Ben, seni muhakkak yere indireceğim! Orada geçimini, ancak zahmet ve meşakkatle sağlayacaksın!" (Taberî-Tarih c.1,s,64, İbn.Asakir-Tarih c.2,s.35O.)

        Ayrıca rabbimiz Bakara Suresinde Hz. Adem a.s. ve Hz. Havva’nın dünyaya inişlerini şöyle anlatıyor :

---“Bunun üzerine şeytan onları(n ayağını) oradan kaydırdı, içinde bulundukları (cennet yurdu)ndan çıkardı. Biz de: "Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir nasib vardır." dedik.” (Bakara Suresi 36. Ayet)

        Halbuki, onlar, Cennet'te, istedikleri yerden, istedikleri gibi yiyip içerlerken, istedikleri gibi yiyip içemeyecekleri yere indirildiler. Ve bir Cuma günü Cennet'ten çıkarılıp yer yüzüne indirildiler. 

       Rabbimiz Hz Adem a.s.'ı Hz. Havva'yı ve Şeytan'ı yeryüzüne indiriyor.  Hz. Adem a.s.’ ve Hz. Havva a.s.’ da inanılmaz derecede bir derin pişmanlık oluşuyor. 

---“Adem ile eşi Ey Rabb'imiz Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize merhamet etmezsen mutlaka biz ziyana uğrayanlardan oluruz.” (Araf Suresi 23. Ayet)

        Ayette de görüldüğü gibi hiç bir tane savunma yok. “Şeytan böyle yaptı onun için biz böyle davrandık şu oldu bu oldu” bir sürü, şey söyleyebilirlerdi. Hiç bunu söylemediler. İkisi beraber dediler ki 

---“Biz nefislerimize zulmettik.”

        O pişmanlığın arkasından da Allah onları, imtihanlarından sonra üçünü de nimet yurdundan zahmet yurduna yani dünyaya gönderiyor.  

        Hz. Adem a.s. ile Hz. Havva ‘nın hatta Şeytanın nereye indirildiği hakkında Kur’an bize hiçbir bilgi vermiyor. Hadislerde de çok fazla bilgi yok. Mesela biz Hz. Adem a.s.’ın oğullarının adına hiçbir hadiste rastlamayız. Biz bu bilgileri tarihi kaynaklardan okuyoruz. Tarihi Kaynakların çoğu da bu bilgileri İsraliyattan alıyor. Hz. Adem a.s.’ın Dünya hayatı ile ilgi Kur’an bize iki konuyu anlatır: 

- Kabe’nin İbdası

- Hz. Adem a.s’ın çocuklarının aralarındaki mevzu

        Tarihi kaynaklar derler ki Hz Adema.s. Hindistan'a, Hz Havva ise Cidde’ye indirildi. (HâkimMüstedrek c.2, s.542),Hz. Adem a.s. Hindistan'da Nevz veya Bevz dağına, Hz.Havva' da, Cidde'ye indirilmiştir. Hz. Âdem a.s.’ ın indirildiği dağın, Hindistan'ın Serendip ceziresinde bulunduğu ve onun, Bevz (Nevz) dağı olduğu da, açıklanır. Şeytan da İsfahan'a indirildi.

        Bütün tarihi kaynakların bize verdiği bilgiye göre beraberce inmiyorlar. Adem ile Havva zahmet yurdunun ilk zahmeti olarak da birbirlerini aramaya başlıyorlar. Ve bu arayış epey bir zaman sürüyor. Tarih olarak bir şey söyleyemeyiz. Ama epey bir zaman aradıktan sonra Arafat'ta buluşuyorlar. Hz Adem a.s. ile Hz Havva buluştuktan sonra müzdelife’ye doğru yürüyorlar. Müzdelife biliyorsunuz kelime anlamı da yakınlaşmak yaklaşmak manasındadır. Orada insanlığın ilk tohumu atılmış oluyor Yani Hz Adem a.s. ile Hz Havva dünya evine orada giriyorlar ve insanlık nesli orada başlamış oluyor. Artık bu yeni yurtlarında yani dünyada yepyeni bir hayat başlıyor.

        Yüce Allah; Hz. Âdem a.s.’ı, cennetten çıkardığı zaman, ona her şeyi yapma sanatını da öğretti. Örs, çekiç, kerpeten ve külünk gibi bazı âletlerle, kızıl tüylü bir öküz de verildi. Böylece Hz. Âdem a.s., çiftçilik yapmaya başladı .Çünkü ona ekin ekmesi emredilmişti. Hz. Adem a.s. da ekini ekti, suladı ve biçti. Sonra tanelerini öğütüp un yaptı. Sonra o undan ekmek yaptı.

        Hz. Âdem a.s.’a, demircilik sanatı da öğretildi. Onun demirden yapıp kullandığı ilk şey, bıçak oldu.

        Bu noktadan sonra Hz. Adem a.s. ve Hz Havva için dünya hayatı başlamış oldu. Biz o dünya hayatının başlangıç sürecinde bir Hadise şahit oluyoruz : Hz Adem a.s. cennet de iken meleklerin bir Beyt'in etrafını tavaf ettiklerine şahit oluyor. Ve dünyaya geldiği zaman da o hali özlüyor ve Rabbimize Bundan dolayı bir yakarış da bulunuyor. 

---“Ya Rabbim, yeryüzünde de bir mabet olsa, bizde o mabedin etrafında tavaf etsek.”

        Diye bir talepte bulununca Rabbimiz de buna müsaade ediyor. Kesin olmamak kaydı ile ya meleklere yaptır diyor, ya da bizzat Hz Adem a.s.'ın kendisine yap diyor. Kur-an bize  bu ayrıntıları vermiyor. Ancak Ali İmran suresi 96 ayette alemlere Bereket kaynağı olarak yeryüzüne konulan ilk evin Bekke Vadisi'ndeki Kabe olduğunun bilgisini veriyor. 

---“Şüphesiz insanlar için kurulan ilk mabed, Mekke'deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet kaynağı olan Beyt (Kabe)dir.” (Ali İmran Suresi 96. Ayet)

        Hz. Adem a.s.'ın Kabe'yi inşa etmesinden sonra nesillerin çoğaldığını görüyoruz. Kur'an'ın isim vermediği ama “Adem'in iki oğlu” diye bahsettiği, Habil ile Kabil kıssasını Maide suresinin 27 ile 31 ayetleri arasında 5 ayette okuyoruz : 

---“Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyla oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):" Seni öldüreceğim" demişti. Diğeri ise şöyle demişti: "Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder". (Maide Suresi 27. Ayet)

---“Allah'a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'tan korkarım.” (Maide Suresi 28. Ayet)

---“"Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur". (Maide Suresi 29. Ayet)

---“Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin nefsi kendisini, kardeşini öldürmeye teşvik etti ve onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu.” (Maide Suresi 30. Ayet)

---“Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. "Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?" dedi ve pişman olanlardan oldu.” (Maide Suresi 31. Ayet)

        Allah bizi şeytana karşı nasıl uyardıysa, Hz. Adem a.s. da o uyarılardan alacağını aldı. Şimdi biz Habil ile Kabil arasındaki kısayı okuduğumuzda ilginç bir şey görüyoruz. Uyarılar neredeyse, şeytan da orada. Zaten onun için Allah bizi o amansız düşmanın nerelerden bize saldıracağını dair çok önemli ipuçları verdi. Şeytan ihlas üzere olan Muhlis kullara zarar veremeyecek. Eğer ihlas üzeri olursak o bütün telkinler den vesveselerden kendimizi kurtarmış olacağız. Bu bilgiyi bilerek Habil ile Kabil kıssasını okumuş olalım.

        Hz. Adem a.s. dünyaya gelir gelmez imtihanların en büyüğü ile muhatap oldu. Evlat meselesi ile imtihan edildi. Dakika bir gol bir. Dünyada katil bir evladın babası oldu. Aynı zamanda öldürülmüş bir evladın da babası. Bu noktada günümüzde çokça tartışılan bir konuya açıklık getirmek lazım. İnsanlık nasıl çoğaldı?

        İlk batında Kabil ile kız kardeşi Lubud (Lübüz) ikiz olarak doğdu. İkinci batında Hâbil ile kız kardeşi Iklima doğdu. Yüce Allah; birinci batında doğanı, ikinci batında doğanla; İkinci batında doğanı da, birinci batında doğanla- iki batın arasındaki evlenmede birbirine muhalefet korunmak sureti ile- evlendirmesini, Hz. Âdem a.s.’a emretti. Hz. Âdem a.s.’ın Hz.Havva'dan, her batında biri erkek, diğeri kız olmak üzere yirmi batında ikiz olarak kırk tane çocuğu doğdu. Bu batınlardan, bir erkek çocuk –kendisiyle birlikte ikiz olarak doğmuş olup kendisine helal olmayan kız dışında- diğer batınlarda doğmuş bulunan istediği kızla evlenebilirdi. Bu da, o zaman, Hz.Havva anadan doğan öteki kız kardeşlerden başka kadın bulunmamış olmasından ileri geliyordu. 

        Allah’dan gelen emir doğrultusunda Hz. Âdem a.s. Hâbil'in ikiz kız kardeşiyle evlenmesini oğlu Kabil'e, Kabil'in kız kardeşiyle evlenmesini de, oğlu Hâbil'e emretti. Hâbil; Kabil'in kız kardeşi ile evlenmeğe razı oldu. Kabil ise, Hâbil'in kız kardeşi ile evlenmekten kaçındı ve kendi ikiz kız kardeşiyle evlenme istedi. İşte burada ne başlıyor? Hz Adem a.s.‘ın dünyada ilk imtihanı başlıyor. Ve o imtihan öğle bir imtihan ki dünyadaki en zor imtihanlardan birisi. Evlat ile imtihan. Habil emirlere riayet ederken Kabil elinden geldiğince emirlere karşı gelmeye başlıyor. Hâbil, Kabil'e başvurup kız kardeşini, kendisiyle evlendirmesini istedi. Kabil, Hâbil'in dileğini kabul etmedi ve:

---"O, benimle birlikte doğan kız kardeşimdir. Kendisi, senin kız kardeşinden daha güzeldir. Onunla evlenmeğe, ben, senden daha çok layığım." 

        Dedi. Burada kibrin nasıl ön plana çıktığını görüyoruz. Şeytan çalışmalara başladı. Şeytanı şeytan yapan kibriydi. Ve şeytan ilk olarak kibir hastalığını Kabil de kullandı. Hatta Kabil Allah’ın böyle bir emir vermeyeceğini, bu emrin Hz. Adem a.s. tarafından verildiğini iddia ediyordu. Bakın burada apaçık bir yalanlama var ve biz bu yalanlamayı ilk olarak Şeytanın Hz. Adem a.s.’ı kandırıp yasaklı ağaca yaklaşması için iknada görmüştük. O zamanda Şeytan Hz. Adem a.s.’a Allah’ı şahit gösterip yemin etmişti. 

        Peki Kabil neden kibir yaptı? Çünkü gerçekten de, Kabil'in kız kardeşi çok güzel, Hâbil'in kız kardeşi ise, çirkindi. Hz Adem a.s. ve Hz. Havva ne kadar ısrar ettilerse de Kabil ikna olmuyordu. Bunun üzerine kurban meselesi gündeme geliyor. Hz. Adem a.s. :

---“İkinizde Allah’a birer kurban verin. Hanginizin kurbanı Allah Tarafından kabul olursa kızla o evlensin.”

        Dedi. İkisi de bu teklifi kabul ettiler. Burada biz kurban ibadetinin ne kadar eski bir ibadet olduğunu öğreniyoruz. Demekki Kurban ibadeti insanlık kadar eski bir ibadet. Ancak burada kurban deyince bizim aklımıza hemen bizim kurbanlıklarımız gelmesin. Kurban Allah'a yakınlığın bir ifadesi olarak, Allah yolunda bir şeyleri feda etmektir. Burada da o anlamda kullanılıyor. Tarihi bilgiler de detayları veriyor zaten. Bizde bu bilgilerden Habil’in hayvancılık ile uğraştığını, Kabilin ise tarımla uğraştığını öğreniyoruz. İşte bu noktadan itibaren konu Kur-an’ı Kerimde Maide suresinde anlatılmaya başlanıyor. Ne diyor Rabbimiz peygamberine hitaben :

---“Onlara Adem'in iki oğlunun haberini bir hak bir gerçek, olarak bir, hakikat olarak anlat.” 

        Niye özellikle bunu söyledi. Çünkü o gerçeği de peygamberinin dini ile O günkü topluma iletiyor. Ayetler Maide suresinde. Maide Suresi ise medeni  bir süre. Yani Medine’de nazil oldu. Medine de yahudiler var. Ve bu olayı konuşuyorlar. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem konuşulan ve bilinen bir olayın hakikatini Rabb'inin kendisine bildirmesiyle bildiriyor. Ayette biz iki oğulun ismini okumuyoruz. Adem'in iki oğlu ne olmuş, ne bitmiş, bunu da bilmiyoruz. Kur'an bu detayları bize vermiyor. Mekanı vermiyor, hadiseyi vermiyor, öncesine ait bir sürü tarihte anlatılan olayların hiç bir tanesini vermiyor bize. 

        Habil hayvancılıkla uğraşan birisi. Kabil tarımla uğraşan birisi. Habil hayvanlarının içerisinde en iyisini kurban olarak Allah'a takdim ediyor. Kabil ise ekinlerin içerisinde, dostlar pazar da görsün diye bir miktarını seçip getiriyor Allah da gönülden verileni kabul ediyor. Gönülden verilmeyeni ise kabul etmiyor. Kurbanlarını yaklaştırmaları, kendilerine emredilince, Habil sürüsünün en değerlisini gönlünden koparak takdim etti.. Kabil ise elindekilerin en kötüsünü gönülsüz olarak takdim etti. O zaman, Hâbil, yirmi yaşında, Kabil de yirmi beş yaşında idi. Habil daha bir mülayim, ağır başlı ve emirlere boyun eğme duygusu taşıyan biriydi. Kabil ise asi, aykırı ve itaat etmeyen kibirli bir yapıya sahipti. Bu yüzden Allah’ın, verdiği kurbanı kabul edip etmeyeceği umurunda bile değildi. Hala kız kardeşi olan ikizi ile kendinin evlenmesi gerektiğini düşünüyordu. O sırada, gökten bir ateş inip Hâbil'in kurbanını yaktı.Onun kurbanı, kabul olundu. Kabil'in kurbanı ise, uzaklaştırıldı. Kabul olunmadı. 

Ve Cenab-ı Allah sözü şuradan devam ettiriyor. 

---“Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyla oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):" Seni öldüreceğim" demişti. Diğeri ise şöyle demişti: "Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder". (Maide Suresi 27. Ayet)

        Burada biz öncesine ait bilgileri sadece tarihi bilgilerden öğreniyoruz. Allah meseleyi bize anlatırken rabbimiz bu detaylara bizi götürmüyor. Olayın mahiyetini mesajlarıyla bize vermiş oluyor.

        Şeytanın ocağını batıran hastalığın adı kibirdi. Kabilin ocağını batıran hastalık da haset oldu. Kabil'in Habil’e “seni öldüreceğim” demesinin ardından Habilde ona cevap veriyor.

---“Allah'a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'tan korkarım.” (Maide Suresi 28. Ayet)

        İşte ilk kan böyle aktı ve ilk cinayet böyle işlendi. Böylelikle ilk cinayet Haset için işlenmiş oldu. Bu ayette anlaşılmayan bir şey var. Onu bir anlayalım. Sanki Habil elini kolunu bağlamış “gel beni öldür demiş.” Öğle bir şey yok. Habil diyor ki :

---“Sen beni öldürmek istesen de ben seni öldürmeyeceğim.”

        Habil meşru savunma hakkını kullanıyor. Ve mazlum olmayı tercih ederek Allah’a sığındığını söylüyor. Bunun üzerine Habil sözünü şöyle devam ettiriyor :

---“"Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur". (Maide Suresi 29. Ayet)

        Sonuçta nefsi kabili, kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü. Bu yüzden de kaybedenlerden oldu.  Öldüren kaybeden oldu. Öldürülen kazanan oldu.

        Peygamber efendimiz bu olayları bize çok fazla anlatmıyor. Ancak Müslim de ve Buhari de geçen bir hadis var. Onu size nakletmek istiyorum.

---“Zulmen öldürülen hiçbir kimse yoktur ki onun kanından ademin ilk oğluna bir nasip olmasın. Çünkü öldürmeyi ilk icat eden odur.”

Daha sonra ayet şöyle devam ediyor :

---“Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. "Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?" dedi ve pişman olanlardan oldu.” (Maide Suresi 31. Ayet)

Kabil, Hâbil'i, akşam saatlerinde öldürmüştü. Ertesi sabah "Ne yapıyor?" diye ona bakmak için gitti. Çünkü o da daha ölmek nedir, öldürmek nedir bilmiyor ve yeni öğreniyor. Bu yüzden Kabil, onun ölüsüne, ne yapacağını bilemiyordu. O sırada, Yüce Allah iki karga gönderdi. Onlarda birbirleriyle kavga ettiler. Biri, diğerini öldürdü. Sonra hayatta kalan gagası ve iki ayağı ile bir çukur kazıp öldürdüğü kargayı onun içine gömdüğünü gördü. Bunu gören Kabil de diyor ki :

---“"Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?" (Maide Suresi 31. Ayet)

        Kabil de kargadan gördüğünü yapıp Habil’i gömdü. Sonraki hayatında da küfür üzerine yaşıyor ve öğle ölüyor. 

        Evladının birinin ölmesi ile yıkılan Hz. Adem a.s Kabili kovdu ve Kabil oradan ayrıldı. Kabil'in oğullarından olup ta Kabil'e rastlayıp onu taşa tutmayan bir kimse yoktu. Kabil'in âmâ olan oğlu, bir gün Kabil'in yanına gelerek kendi oğlu ile birlikte 

---"İşte bu baban Kabil!" 

        deyince âmâ hemen bir taş atarak babası Kabil'i öldürdü. Âmâ' nın oğlu: 

---"Babacığım sen, babanı öldürdün!" 

        Dedi. Âmâ, hemen elini kaldırıp oğluna bir şamar indirdi. O da, öldü. Bunun üzerine âmâ 

---"Yazıklar olsun bana. Attığım taşla babamı, öldürdüm. İndirdiğim şamarla da oğlumu öldürdüm!" 

        diyerek acındı.

  Burada hepimizin alması geren bazı mesajlar var. Ben sadece birkaç tanesini vereceğim. İki çizgi var karşımızda. Kabil çizgisi ve  Habil çizgisi. Her şeyi dünyada çözüme kavuşturma arzusu Kabil, bazı şeyleri ahirette bırakma Habil çizgisidir. Kötüsünü vermek Kabil iyisini vermek Habil çizgisidir. Habil gibi konuşup Kabil gibi davranmak değil mesele. Mesele Habil gibi konuşup Habil gibi davranma meselesidir.

        Hz. Âdem a.s., çocuklarına Peygamber olarak gönderildi ve kendisine yirmi bir sahife indirildi. Cebrail a.s.,  Hz. Âdem a.s.’a yazı yazmayı öğrettiği için, Hz. Adem a.s., inen sahifeleri kendi el yazısı ile yazdı. Yüce Allah'ın, Hz. Âdem a.s.’a indirdiği hükümler arasında, ölü hayvan eti, kan ve domuz eti de, haram kılınmıştı.

        Hz. Âdem a.s.’ın vefat ettiği gün, Cuma günü idi. Ömrü de, bin yıldı. Mezarı hakkında çok farklı rivayetler var. Mesela :

1- Hz. Âdem a.s.’ın cesedi, Hindistan'ın Nevz dağındaki mağarada idi.

2- Hz. Âdem a.s.’ın cesedi, Mekke dağlarıdan Ebû Kubeys dağındaki kenz mağarasında idi.

3- Hz. Âdem a.s. dan bir yıl sonra, Hz.Havva da, vefat edince, Kenz mağarasına gömülmüştü.

4- Sâm b.Nuh, Hz. Âdem a.s.’ın cesedini, Mekke de ki Hayf mescidinin yanına gömülmüştü..

5- Hz. Nuh a.s.’ın, hem Hz. Âdem a.s. hem de hz. Havva’ nın Ebû Kubeys dağındaki kenz mağarasından alıp tabut içinde gemide taşıdığı, cesetlerini tufandan sonra, eski yerlerine iade etmiştir.

6- Hz. Nuh a.s., Hz. Âdem a.s.’ın gemide taşıdığı cesedini  gemiden indiği zaman götürüp Beytülmaktis (Kudüs) e gömmüştür.

Tabi bunları biz tarihi kaynaklardan öğreniyoruz. Böylelikle Hz. Adem a.s. ile ilgili yürüyüşümüzü tamamladık. Önümüzdeki yazımızda Hz. Şit (Şis) a.s.'ın hayatı ile yeni bir yazı dizisine başlayacağız inşallah.