İnsan neyle mutlu olur?
Çok mala sahip olmakla mı, arzularının tamamına ulaşmakla mı, yoksa eksiksiz bir hayata dokunduğunu sanmakla mı?
Gözünün gördüğü her şeye sahip olmak, ölümsüz olmak, biricik olmak yetseydi insana, mutluluk bu kadar ulaşılmaz bir arayış olmazdı.
İnsan, çoğu zaman mutluluğu sahip olamadıklarında arar. Oysa kalbi yoran şey eksiklik değil, verilmiş olanın kıymetinin yitirilmiş olmasıdır. Sahip olduklarını sıradanlaştıran bir zihin, daha fazlasına ulaşsa bile huzura yaklaşamaz. Çünkü küçümsemek, insanın nimete düşürdüğü ilk gölgedir.
Sonsuz nimetleri vaat eden Yaratan’ın derdi, gerçekten meyvenin yenmesi miydi?
Asıl imtihan; inanca karşı teslimiyetin, emre karşı itaatin, sadakatin eksik kalışı değil miydi?

Âdem ile Havvâ’yı sınayan şey, meyvenin kendisi değil; “yaklaşma” buyruğunun hafife alınmasıydı. Cennetin ortasında verilen onca nimetin içinde tek bir sınır vardı. İnsan ise çoğu zaman sınırla meşgul olur; nimeti görmezden gelir. Verilenleri sıradanlaştırır, verilmeyene göz diker.
İnsan, açgözlülüğüyle dağdaki kovanların ardına düşerken, bahçesine konan arıların farkına varamaz; ta ki elindekini de yitirene kadar. Küçük gördüğü nimet zamanla gözünden silinir; sonra kayboluşuna hayret eder.
İnsanın hâli, kendi rengiyle, kendi kokusuyla ve kendi mevsiminde açmaya çalışan bir çiçeğin hâline benzer. Vaktinden önce açmaya zorlanan her çiçek gibi insan da başkasının mevsimine özenirken kendi hikmetini incitir.
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d, 13/28)
Oysa insan, kendisine sunulanı teslimiyetle kabul ettiğinde huzur çoktan yolunu bulur. Elindekini küçümsemekten vazgeçen bir yürek için mutluluk, artık ulaşılması gereken bir hedef değil; sessizce ardına düşen bir yol arkadaşıdır.
AYŞEGÜL KARKIN
(12.01.2026)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder