reklam

reklam

27/05/2026

 MUM


İnsan önce korkuyla eğilir,
sonra bir gün huzurla doğrulmayı öğrenir.

Can, ter içinde uyandı. Günün ağır ağır ağardığını fark edince, namaz vaktini kaçırmış olabileceği korkusuyla yataktan fırladı. Saate göz atınca biraz olsun soluklandı ve abdest almak için banyoya geçti. Aynada kendine bakarken, annesinden yıllarca işittiği o korkutucu sözler yine zihninde yankılandı:

- “Eğer namazını ihmal eder veya terk edersen; Allah seni sönmeyen ateşlerde yakar.”

Çocukluğundan gençliğine annesinden duyduğu bu kâbus dolu cümleleri, kendi de zaman zaman nefsine tekrar ederdi. Annesinin sesi, soba başında oturdukları o karanlık kış akşamlarından kalma bir uğultu gibi, yıllar geçse de kulağının dibinden eksilmiyordu.

Mutfağın açık penceresinden gelen ezan sesiyle tüyleri ürperdi. Namaz için hazırdı; ancak her ezan sesinde içine çöken endişe, bir karabasan gibi üzerine oturuyordu. Ellerini kaldırmadan önce boğazı kurudu, parmakları hafifçe titredi. Seccadesini serip, anlamını bilmeden sureleri sıraladı. İçinden ilk kez, cehennemden kurtulmayı değil, yalnızca biraz olsun huzur bulmayı diledi.

Can, sabahın erken saatlerinde açılmayan dükkânın bereketinin kaçacağı inancıyla evden çıktı. Birkaç ay önce, dayısının ısrarıyla köyden İstanbul'a gelmiş ve bakkalda çıraklık yapmaya başlamıştı. Şehrin kalabalığına hâlâ alışamamıştı; insan selinin içinde yürürken kendini daha da yalnız hissediyordu. Dayısının yanında ise hep bir eksiklik taşıyor, yaptığı en küçük işte bile yanlış yapmaktan çekiniyordu. Okula gitmemiş, kitap yüzü görmemişti; bilgisi, köylülerden duyduklarıyla sınırlıydı. Okumanın ve araştırmanın insanı dinden uzaklaştıracağına inanan bir ortamda büyümüştü. Yolda, günaha batmış kimi Müslüman, kimi gayrimüslim insanların keyifle yaşadığını gördükçe, “Neden ben mutlu olamıyorum?” diye kendi kendine sordu. Bir Cuma hutbesinde Allah’ın adaletli ve merhametli olduğunu dinlediğini hatırladı.

“Öyleyse nerede bu adalet?” diye geçirdi içinden. “Yakacaksa, nerede bu merhamet?”

Öğle vakti yaklaşana dek bu düşüncelerle boğuştu. Göğsü daralıyor, ince bir ter ensesinden aşağı süzülüyordu.

Tam o sırada dükkâna, pardösüsünün etekleri tozlanmış, elleri soğuktan çatlamış bir adam girdi.

- “Allah’ı anan, huzur bulur.”

Adam sanki başka bir şey bilmiyormuş gibi aynı cümleyi mırıldanıp duruyordu.

Can, zihninde dönüp duran sıkıntının içinden konuştu:

- “Nerede bu huzur? Ben daha bir vakitte bile bulamadım,” dedi, sesi çatlayarak.

Adam başını hafifçe eğdi.

- “Kapı çalıyor da sen duymuyor olabilir misin? Beş vakit boyunca dilin dönüyor; peki kalbin de orada mı?”

Yandaki iskemleyi çekip oturdu, sesi yumuşadı:

- “Namazı yalnızca bir borç gibi kılarsan yük olur. Ne yaptığını, kimin huzurunda durduğunu düşünmezsen huzur da gelmez. İnsan biraz da arayarak bulur,” dedi; gözleri bir an dükkânın dışındaki boşluğa kaydı, sanki o cümleyi önce kendine söylemişti.

Bu sözler karşısında Can şaşkına döndü:

- “Peki nereden başlayacağım?” diye sordu.

Berduş ise sükûnetle yanıtladı:

- “İnsan önce kendine yaklaşır; sonra Rabbini aramayı öğrenir.”

Can, yıllardır göğsünde taşıdığı o ağırlığın ilk kez yerinden oynadığını sandı.

Berduş yol gösterici bir tavırla ekledi:

- “Gece uyanık ol. Asıl yolculuk orada başlar.”

O esnada imamın sesi minareden dükkâna kadar ulaştı.

Ezanın ilk sesiyle sustu; başını hafifçe öne eğdi, sanki geri kalanını içeriden dinliyordu.

- “Buluşma vakti,” dedi. “Allah’ı anan, huzur bulur.” Sonra kapıyı usulca çekip geldiği gibi uzaklaştı.

Berduşun sözleriyle ,sevgilisine koşan aşık gibi camiye yönelişi, Can’ın içinde ince bir yarık açtı. İçini sıkan o eski korkunun arasına, adını koyamadığı daha yumuşak bir duygu sızıyordu.

Berduş dükkândan çıktıktan sonra Can bir süre kapıda öylece kaldı. Raflar, ışık, sessizlik; her şey yerli yerindeydi. Ama içindeki sıkışmanın yanına şimdi bir de soru eklenmişti. Gün boyunca adamın sesi zihninde dönüp durdu: “Peki kalbin de orada mı?”

Akşam dükkânı kapatırken yorgunluk omuzlarına çöktü. Dayısının birkaç kısa sözüne başını eğerek karşılık verdi; ama aklı hâlâ başka yerdeydi. O gece namaza durduğunda her şey yine bildiği gibiydi: aynı sureler, aynı hareketler, aynı daralma. Yine de bu kez acele etmedi.

Gece boyunca yatağında dönüp durdu. Annesinin sesiyle berduşun sesi birbirine karışıyordu; biri korkutuyor, öteki çağırıyordu. Uzun süre tavana bakıp yerinden kalkmamaya direndi. Sonunda, cehennem korkusundan değil, içindeki daralmaya bir cevap bulabilmek için doğruldu.

Teheccüd vakti geldiğinde, Can sanki içindeki karanlığı el yordamıyla yoklaya yoklaya berduşun peşine düştü.

 


 


  - “Nereye gidiyoruz?” diye sordu.

Berduş, gözlerini karanlık yola çevirdi:

- “İmanın ve ibadetin izini sürmeye. İnsan yolunu bilmeden yürürse yorulur; neyi niçin yaptığını bilmeden ibadet ederse, elindekini de zamanla kaybeder.”

Kısa bir sessizlikten sonra ekledi:

“İman, sahrada yanan bir mum gibidir. Onu ibadetle korumazsan, en hafif rüzgârda bile titrer; bir gün gelir, sessizce söner.”

O gece, ay ışığının solgunluğunda iki gölge gibi yürüdüler; ama Can, ilk kez karanlığın içinde elinde sönmeyen bir ışık taşıdığını hissetti.

AYŞEGÜL KARKIN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder