reklam

reklam

30/10/2026

İÇİMİZİN RÖNTGENİ ÇEKİLMEZ



  

Uzun zamandır, kimsenin beni gerçekten anlamadığına inandığım bu hayatın içinde, en azından mide ağrımı anlayabilecek birini bulma umuduyla doktora geldim. İnsanın en yakınındakiler, yüzüne bakıp da içinde kopan fırtınaları göremezken, beyaz önlüklü bir yabancı beni nasıl anlayabilirdi? Yine de doktor, sevdiklerimden daha dikkatliydi; sözlerimi yarıda kesmeden dinliyor, acımın yerini bulmak istercesine sorular soruyordu. Belki de insan, anlaşılmaya dair umudunu önce yakınlarında tüketiyor, sonra onu hiç tanımadığı kişilerin mesleki merhametinde arıyordu.

Ne olduğunu anlayabilmeleri için içime bakmaları gerektiğini söylediler. Bu cümle, bir tıp açıklamasından çok, yıllardır beklediğim bir davet gibi yankılandı içimde. “İçime bakın,” demek istedim, “yalnızca mideme değil; suskunluklarıma, yuttuğum cümlelere, geceleri göğsümün ortasında ağırlaşan o isimsiz boşluğa da bakın.” Fakat onların cihazları yalnızca eti, dokuyu, yarayı gösterebilirdi. İçimde sakladığım kırgınlıkların filmi çekilemez, bir ekranda yalnızlığımın gölgesi beliremezdi.

Bakınca görebilecekleri bir şey var mıydı, bilmiyordum; ama göremeyecekleri çok şey olduğundan emindim. İnsan bedeni, ruhun sakladıklarını ne kadar ele verirdi? Belki her ağrı, dile gelememiş bir sözün başka bir dildeki karşılığıydı. Belki mide, hazmedilemeyen hatıraları; kalp, taşınamayan özlemleri; baş ise susturulamayan düşünceleri yükleniyordu. Biz, söyleyemediklerimizi bedenimize emanet ediyor, sonra da bedenimiz konuşmaya başladığında şaşkınlıkla doktora koşuyorduk.

Bir an sağlık çalışanlarına üzüldüm. Onlar da tıpkı benim gibi, hakikatin ince ve kaygan izlerini takip ediyor; görünen belirtilerin ardındaki görünmez sebebi yakalamaya çalışıyordu. Her gün önlerine sayısız insan geliyor, herkes bir yerini gösterip “Buram ağrıyor,” diyordu. Oysa acının gerçek yeri çoğu zaman parmakla gösterilemiyordu. İnsanlar, çoktan bildikleri bir gerçeği başkasının ağzından duymak; çözemediği düğüme geçici de olsa bir isim vermek istiyordu.

Belki de bu yüzden doktora geliyorduk: İyileşmekten önce anlaşılmak, acımızın gerçek olduğuna dair bir tanık bulmak için. Bir reçetenin satır aralarında teselli, küçük bir hapın içinde kısa süreli bir unutuluş arıyorduk. Sorunun ne olduğunu çoğumuz biliyorduk; bizi tüketen insanı, içimizde büyüttüğümüz korkuyu, yıllardır kapatamadığımız yarayı tanıyorduk. Fakat çözümü bilmediğimiz için, bedenimizin açtığı küçük kapıdan yardım istemeye çalışıyorduk.

Peki herkes kendi gerçeğini az çok biliyorsa, bunca oyun neden oynanıyordu? Neden incinmediğimizi söylüyor, unutamadıklarımızı çoktan geride bıraktığımıza inanıyormuş gibi yapıyorduk? Belki hayat, sürdürülebilmek için biraz inkâr istiyordu. Belki insan, bütün hakikatlerle aynı anda yüzleşemeyecek kadar kırılgandı. Muayene odasında sessizce sıramı beklerken doktorların birazdan bedenimin içine bakacağını düşündüm. Ben ise yıllardır birilerinin yalnızca ağrıyan yerimi değil, içimde yorulan tarafı da görmesini bekliyordum. Biri gözlerime biraz daha dikkatle baksa, sesimdeki kırılmayı duysa, sustuklarımı da söylediklerim kadar gerçek saysa... Belki o zaman kendimi bu kadar yalnız hissetmezdim. Tam o sırada koridorun öbür ucunda küçük bir çocuk sendeledi. Annesi hemen eğilip onu tuttu, dizindeki tozu eliyle silerken, “Korkma, buradayım,” dedi. Çocuk ağlamayı sürdürdü ama annesinin boynuna sarılınca sesi yavaşça dindi. Bu küçücük sahne, yıllar önce başucumda oturan annemi getirdi gözlerimin önüne. Bir gece ateşler içinde kıvranırken alnıma bez koymuş, benim uyuduğumu sanarak usulca, “Allah yaptıklarınızı görür,” diye başlayan ayeti mırıldanmıştı. O zamanlar bu sözün derinliğini anlayamamıştım; yalnızca annemin sesi içimi rahatlatmıştı. Şimdi hastane koridorunda, herkes kendi ağrısına dalmış beklerken, o ayet yeniden gelip kalbimin bir yerine dokundu: “Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görür.” Belki görülmek, yalnızca birinin yüzüme bakması değildi. Kimseye anlatamadığım, kendime bile itiraf etmekten kaçındığım ne varsa Allah’ın nazarından uzak değildi. O’na kendimi anlatmak için güzel cümleler kurmam, acımın yerini doğru tarif etmem gerekmiyordu. Ben daha neye üzüldüğümü anlayamazken O biliyor; sevdiklerimin gözünden kaçan, doktorların cihazlarına yansımayan bütün kırgınlıklarımı görüyordu. Mide ağrım geçer miydi, bilmiyordum. İçimdeki yük de o anda bütünüyle kaybolmadı. Ama annesinin kollarında sakinleşen o çocuk gibi, ben de içimde görünmez bir yere yaslandım. Görünmeden kalmadığımı bilmek, ruhuma sessizce dokunan bir el gibi beni teselli etti.

11/10/2026

Geceyle Gündüzün Kesiştiği Durak

"Güneşin doğduğu coğrafyanın ruhu ile battığı ufkun zihni,bu tek kıyıda birbirine sarılır."

Saat akşamın yedisiydi. Metro, kalabalığın uğultusu ve yorgun adımların gürültüsüyle kentin kalbine doğru süzülüyordu.

Işıkları yanıp sönen kompartımanda iki insan duruyordu, aralarında sadece birkaç adımlık mesafe ama dünyalar kadar fark vardı.


Sağ tarafta, elinde tesbihi, gözlerinde yılların sakinliğiyle bir amca oturuyordu. Yüzündeki çizgiler, mütevazı ve inançlı bir ömrün sessiz imzasını taşıyordu. Sol tarafta ise, siyah kapüşonlusunu çekmiş, kulaklıklarından dışarı taşan sert müzik ritimleri ve yorgun gözaltlarıyla genç bir adam ayakta duruyordu. Dışarıdan bakan biri için ikisi tamamen zıt iki kutuptu; biri "salih", diğeri ise toplumun etiketlemeye can attığı "yoldan çıkmış" biri...


Derken metro aniden fren yaptı. Işıklar bir anlığına söndü. O karanlık saniyede, ikisinin de yüreğinde aynı insani korku belirdi. Kimse kimsenin ne kadar inançlı, ne kadar günahkâr olduğunu sormadı; herkes aynı nefesi tuttu.

İşte tam o an, kulaklığından hayatın ağırlığını dinleyen o genç adam, cebinden çıkardığı mendille yaşlı amcanın elinden düşen gözlüğü eğilip aldı. Göz göze geldiler. Yaşlı amca tebessüm etti, "Eyleyen de O, tutturan da O evladım, sağ olasın," dedi.

O an metronun camına yansıyan siluetlerinde bir şey fark edildi: Hayat sadece sabahın doğduğu, akşamın battığı fiziksel bir coğrafyadan ibaret değildi.

İnsanın içinde de doğular ve batılar vardı. Biri hayatının baharında, aydınlığında, doğusunda yürürken; diğeri belki de kendi içindeki karanlıklarla, günahlarıyla, batısıyla yüzleşiyordu. Biri tevazu ile salih bir yolda ilerlerken, diğeri kendi hatalarının gölgesinde bocalıyordu.

Ama kuralları koyan kâinatın sahibi, sadece kusursuzların ya da hep aydınlıkta yürüyenlerin değil; kendi batısında kaybolmuşların da, doğusunda huzur bulanların da Rabbidir.

Geceye batan Güneş’i ertesi sabah yeniden doğuran irade, insanın içindeki en derin karanlığa da tek bir merhamet ışığıyla yeniden doğuyu gösterebilir. Çünkü yönümüz ne olursa olsun, kapısı herkese açık olan tek bir hakikat vardır.

Metro bir sonraki durakta durdu. Kapılar açıldı. Biri sağa yürüdü, biri sola. Farklı yönlere gitseler de, ikisi de aynı gökyüzünün ve aynı sonsuz merhametin altındaydı... “O iki doğunun da Rabbidir, iki batının da Rabbidir.” (Rahman,17) ayetinin anlatmak  istediği mesajlardan biridir belkide.

01/10/2026

CELLAD

Ben senin yüzüne hasret

gözlerine mahkum yaşadım da yılları

Şimdi nefesin darağacım,

Gözlerin cellâdım olur.

11/09/2026

Müjde Getiren Damlalar



“Her yağmur gökten iner; fakat her damla, insanın içinde başka bir toprağa düşer.”

Yağmur, kimileri için bulutun artık taşıyamadığı bir yüktür; rahmete yönelenler için can suyu, ilim yolunda yürüyenler için ise ilahî bir tecellidir. Kalbini karartanlara ise aynı yağmur, rahmetten çok bir ikaz gibi iner.

Her damlası parmak izi kadar kendine mahsus olan yağmur, insan ruhunda da ayrı ayrı kapılar aralar. Kimi başını göğe kaldırdığında serinliği duyar, kimi geçmişini hatırlar, kimi de tenine düşen bir damlada Rabbinden gelen ince bir çağrıyı sezer.

Yeryüzü fazla ısındığında bulutlar ansızın kabarır; kısa, sert ve sarsıcı yükselim yağmurları iner. İnsan da nefsinin ateşine fazla yaklaştığında, Yaratan bazen ona böyle bir yağmur gönderir: kısa fakat şiddetli bir imtihan. Bu yağmur, yakıp yok etmek için değil; ateşe yaklaşan kalbi uyandırmak için yağar.

Kul, önüne çıkan ateşlere Hz. İbrahim’in teslimiyetiyle bakmayı öğrenirse, rahmet yalnızca bir anlık sağanak olarak kalmaz; yavaş yavaş inen, toprağı incitmeden besleyen yamaç yağmurlarına dönüşür. Böyle bir yağmur hayatı bereketlendirir, kökleri derine indirir, sabrı sessizce büyütür.

Hakk’ın imtihanına teslimiyette sebat eden, şeytanın ümitsizlik ve gaflet tuzaklarından uzak durabilenler için ise daha kuşatıcı bir yağmur vardır: cephe yağmurları. Geniş alanlara yayılan, uzun süren ve iz bırakan bu yağmur, insanın yalnızca bir hâlini değil, bütün yönelişini değiştirir.


Kur’an-ı Kerim’de Rum Suresi’nin 48. ayetinde yağmurun bu rahmet yönüne işaret edilir: Allah rüzgârları gönderir, onlar bulutu kaldırır; sonra Allah onu gökte dilediği gibi yayar ve parçalara ayırır. Nihayet yağmurun bulutların arasından çıktığını görürsün. Allah onu kullarından dilediğine ulaştırınca, onlar hemen sevinirler. (Rum, 48)

Öyleyse insan, hangi yağmuru istediğini önce kendi hâlinden sormalıdır. Tepede duran çamurlu bir taş gibi yükselim yağmuruyla çıplak ve savunmasız kalmak mı; aynı tepenin yamacında çiseleyen rahmetle ürün veren bir bostana dönüşmek mi; yoksa cephe yağmurlarıyla kökü, gölgesi ve bereketi çoğalan bir orman olmak mı? Seçim, insanın yönelişinde saklıdır.


Şeytan çoğu kez insanı ümitsizlikle aldatır; toprağın artık yeşermeyeceğini, kalbin bir daha arınmayacağını fısıldar. Oysa rahmet süreklilik kazandığında hangi beton suyun sabrına direnebilir? Hangi kir, aralıksız yağan bir arınmanın önünde tutunabilir? Hangi günah, samimi bir tövbenin ardından inen rahmet yağmurundan kaçabilir?

01/09/2026

Tatmin Olan Mutmain Olamaz!

 

Tatmin Olan Mutmain Olamaz!

İnsan, çoğu zaman güne ihtiyaçlarının değil, kaygılarının sesiyle uyanır. Rızkın kendisine ulaşacağına dair inancı dilinde tekrar eder; fakat kalbi, “ya yetmezse” endişesiyle daralır. Böylece her yeni gün, insanın iç dünyasında görünmez bir hesaplaşmaya dönüşür: Sahip olduklarıyla yetinmek mi, yoksa ihtimal korkusuyla daha fazlasını biriktirmek mi? Bu soru, yalnızca ekonomik bir tercih değil; insanın huzurla, güvenle ve yaratılış düzeniyle kurduğu ilişkinin temel göstergesidir.

İhtiyaç ile Hırs Arasındaki İnce Çizgi

İhtiyaç, hayatı sürdürebilmek için gerekli olan ölçüyü ifade eder; hırs ise bu ölçünün kaybolduğu yerdir. İnsan, ihtiyaçtan fazlasını gözetmeye başladığı anda içindeki huzurun kapısını dış dünyanın belirsizliklerine açar. Artık sahip oldukları yetmez; henüz sahip olmadıkları da zihninde bir eksiklik gibi büyür. Bu durum, insanı üretmeye ve çalışmaya değil, sürekli endişelenmeye sevk ettiğinde hırs, hayatı düzenleyen bir motivasyon olmaktan çıkar ve kalbi yoran bir yük hâline gelir.

Doğadaki varlıklar bu konuda insana sessiz bir ders verir. Karnı doyduktan sonra yuvasını sınırsız bir stok alanına çeviren bir hayvan göremeyiz. Bir yuva kurduktan sonra ikincisinin kaygısıyla yaşayan canlılar da yoktur. Bitkiler de böyledir: Kökleri ve dalları, kendi varlığını sürdürmeye ve çevresine katkı sunmaya yetecek ölçüde uzanır. Onlarda taşkın bir biriktirme arzusu değil, yaratılışlarına uygun bir denge vardır. İnsan ise akıl ve irade sahibi olmasına rağmen çoğu zaman bu dengeyi kaybeder


Rıza, Kanaat ve Kalbin Eğitimi

Rıza, insanın çabasını terk etmesi değil; çabasının sonucunu teslimiyetle karşılayabilmesidir. Kanaat de tembellik anlamına gelmez. Aksine kanaat, çalıştıktan sonra elde edileni küçümsememek, fazlası olmadığında huzuru tamamen kaybetmemektir. Bu bakımdan kanaat, insanın nefsini sınırlayan ve kalbini dağınıklıktan koruyan ahlaki bir ölçüdür. Nefsin istekleri çoğu zaman sınırsızdır; biri gerçekleştiğinde hemen diğeri belirir. Kalp bu bitmeyen taleplerin peşine takıldığında yorulur, bulanır ve huzurdan uzaklaşır.

İşte insanın çelişkisi burada belirginleşir: Dili “Allah kerim” derken eli “ne olur ne olmaz” kaygısıyla kalbini çer çöple doldurur. Bu istif yalnızca maddi eşyadan ibaret değildir; gelecek korkuları, kaybetme endişeleri, başkalarıyla kıyaslar ve bitmeyen beklentiler de kalpte birikir. Her birikim, hakikate biraz daha perde olur. İnsan çoğalttıkça güveneceğini sanır; fakat çoğalttıkları arttıkça korkuları da artar. Çünkü huzur, sahip olunan şeylerin miktarından değil, kalbin onlarla kurduğu ilişkinin doğruluğundan doğar.

Biriktirmenin Körleştirdiği Kalp

Hırsın en tehlikeli sonucu, insanın kendi hâlini göremez hâle gelmesidir. Ömür tükenirken insan çoğu zaman oturur ve geriye dönüp bir hesap yapar: Evi vardır, eşyası vardır, imkânı vardır; fakat huzuru yoktur. Çünkü huzur, dışarıda kurulan güvenlik duvarlarıyla değil, içeride kurulan dengeyle ilgilidir. Kalp sürekli “daha fazlası”na yöneldiğinde, elindekinin bereketini fark edemez. Böylece insan, sahip olduklarının kıymetini yaşayarak değil, onları kaybetme korkusuyla tüketir.

Bu körlük, insanı hakikatten uzaklaştırdığı gibi çevresinden de koparır. Biriktirdikçe paylaşımı erteler, güvence aradıkça tevekkülü zayıflatır, çoğalttıkça sadeleşmenin ferahlığını unutur. Oysa insanın kalbi, sınırsız istifin değil, anlamlı ve ölçülü bir hayatın içinde genişler. Fazlalıkların kalbe yük olduğu yerde, azlık bile insana derin bir huzur verebilir. Çünkü asıl mesele ne kadar şeye sahip olunduğu değil, sahip olunanların insanın iç dünyasında neye dönüştüğüdür.

Kur’an’da bu hâle dikkat çeken ayetlerden biri Yunus Suresi’nde şöyle ifade edilir: “Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olup onunla tatmin olan ve ayetlerimizden gafil bulunanlar...” (Yunus, 10/7). Bu ayet, insanın kalbini yalnızca dünya hayatının geçici imkânlarıyla doyurmaya çalışmasının onu hakikatten uzaklaştırabileceğini hatırlatır.

bulut, dış mekan, doğa, bulutlar içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Sonuç: Huzur, Sahip Olmakta Değil Ölçüde Saklıdır

İnsanın huzura yaklaşması, ihtiyaçla hırs arasındaki farkı yeniden hatırlamasıyla mümkündür. Rıza, kanaat ve tevekkül; insanı dünyadan koparan değil, dünyayla daha sağlıklı ilişki kurmasını sağlayan değerlerdir. İnsan çalışmalı, emek vermeli, geleceğini düşünmelidir; fakat bütün bunları kalbini korkuların deposuna çevirmeden yapmalıdır. Çünkü kalp, istifledikleriyle değil, hafifledikleriyle huzura kavuşur; ancak korkularından arındığında mutmain olur. Ve belki de insanın en büyük uyanışı, huzurun dışarıda çoğaltılan şeylerde değil, içeride sadeleşen ve mutmain olmuş bir kalpte saklı olduğunu fark ettiği andır.

 





PERİŞAN

Ne konarsın be serçe gülün dalına

Bilmezmisin ora bülbülün yeridir

Bakmayın dost böyle perişan halime

Bırakıpta giden nazlı yarin eseridir


Çok sevdi gönül yandı aşkıynan

Sanmayın sarhoş olmuş bu gönül içkiylen

Varsa gönlün bir sarhoşlugu

O da yarden anılarda kalan bir tebessümdür


Aşkı bagrımı yaktıkça

Bedenimden can çıkmadıkça

Hor görmeyin dostlar ne olur

Ben hep böyle derbederim


Sel akar mili kalır

Ateş yanar külü kalır

Benden size ölü bedenim kalır

O giderken canımıda alıp gitti neyleyim


Ölüden farkım yok şimdi

Derdimin dermanı çok uzaklarda şimdi

Bir gün dönerse eger

Yaşarım dost yine eski günleri

12/08/2026

SIFIRLANACAK BAŞARILAR


“Mülkün gerçek sahibi unutulduğunda, başarı da insanı yanıltan bir gölgeye dönüşür.”  

Kasabanın en çalışkan insanlarından biri olan Yunus, yıllar içinde sahip olduğu her şeyi kendi emeğinin eseri sanmaya başlamıştı. Evi, işi, çevresi, sevdikleri ve kazandığı başarılar ona göre yalnızca kendisine aitti. Sabahları dükkânının kepengini açarken içinden, “Bütün bunları ben kurdum, ben büyüttüm, ben ayakta tutuyorum,” diye geçirirdi.

Yunus’un yanında çalışan Kerem, onun bu hâlini sessizce izlerdi. Kerem gençti ama gönlü derindi. Bir gün, dükkânda işler çok iyi giderken Yunus gururla etrafına bakıp, “Gördün mü Kerem? İnsan isterse her şeyi kendi gücüyle başarır,” dedi. Kerem cevap vermedi; yalnızca tezgâhın üzerindeki çatlamış aynaya baktı. Aynada Yunus’un yüzü net görünmüyor, parça parça yansıyordu.

O akşam kasabaya şiddetli bir fırtına indi. Rüzgâr sokaklardaki tabelaları söktü, yağmur evlerin pencerelerine sertçe vurdu. Sabah olduğunda Yunus dükkânına koştu. Rafların bir kısmı devrilmiş, malların çoğu zarar görmüştü. Yunus olduğu yerde kalakaldı. Daha dün her şeyin sahibi olduğunu sanan adam, bugün hiçbir şeye söz geçiremediğini görüyordu.

Tam o sırada kasabanın yaşlılarından Hacı Selim içeri girdi. Elindeki bastonuna yaslanarak raflara, kırılan camlara ve Yunus’un yorgun yüzüne baktı. Sonra sakin bir sesle, “Evlat,” dedi, “insan bazen sahip olduğunu sandığı şeylerin aslında kendisine emanet edildiğini ancak kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca anlar.”





Yunus başını eğdi. İlk kez kendi içinde uzun zamandır susturduğu soruların sesini duydu: “Ben ardımda bırakıp gideceğim şeyleri sahiplenmek için mi yaratıldım? Bu dünyada konup göçeceksem, yanımda götüreceğim asıl kazanç ne olacak?” Bu sorular kalbine ağır ama temiz bir yağmur gibi indi.

O günden sonra Yunus değişmeye başladı. Dükkânını onardı ama kalbindeki sahiplenme duygusunu da onarmaya çalıştı. Kerem’e daha yumuşak davrandı, kazancının bir kısmını ihtiyaç sahipleriyle paylaştı, başarılarını kendi gücünden ibaret görmemeyi öğrendi. Artık her sabah kepengi açarken, “Rabbim, bana emanet ettiğin bu günü hayırla geçirmeyi nasip et,” diye dua ediyordu.

Bir gün Kerem ona, “Usta, eskiden başarıyı çok başka anlatırdın. Şimdi ne değişti?” diye sordu. Yunus, dükkânın kapısından görünen gökyüzüne baktı ve tebessüm etti. “Başarısızlıktan daha acı bir şey varsa,” dedi, “o da sonunda sıfırlanacak bir başarı için bütün ömrünü harcamaktır. Ben artık yalnızca gücümün yettiği kadarını düzeltmek istiyorum. Başarım ise ancak Allah’ın yardımıyladır.”

01/08/2026

BİLİRMİSİN


Bilir misin denizin ortasında Suya hasret yaşamayı                                                                                   
Ya yazın ortasında üşümeyi bilir misin?                                                        
Ya soğuk kış geceleri hasretinle yanmayı                                                                                                 
Bilir misin seni sevmenin ne demek olduğunu                                                                                   
Pervane gibi geceleri evinin önünde döndüğümü                                                                           
Bilir misin sana söylemek için ne sözler hazırladığımı                                                                               
Ve seni görünce lal olup kaldığımı Yoksa bilmez misin?                                                                         
Seni sevmenin bir zulüm Sensiz her saniyenin bir yıl oldugunu                                                           
Yoksa bilmez misin seni sevmenin ne demek olduğunu                                                                             
Ya yeşil gözlerine esir olduğumu Ya siyah saçlarına inat gibi,                                                     
Hasretinden saçlarıma aklar dolduğunu Yoksa bilmez misin seni nasıl sevdigimi?                     
Bilmiyorsan bil gülüm Karşıda konuşamıyorsam                                                                           
Saçlarıma genç yaşta aklar dolduysa Bil ki gülüm seni çok sevdiğimdendir.

18/07/2026

EMANETİN YOLCUSU

"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" (Hud,112)

 Vaktiyle, zaman henüz insanın dilinde günlere ve yıllara bölünmemişken, düzenin Yaratıcısı göğe, yere ve ikisinin arasında bulunan her şeye bir emir verdi: “İnsana hizmet edin.” Bu emir, kâinatın kalbine bırakılmış görünmez bir mühür gibiydi. O günden sonra her varlık, kendisine verilen görevi sessizce yerine getirmeye başladı. Güneş doğacağı vakti şaşırmadı, ay gecenin yolunu kaybetmedi, yıldızlar göğün kubbesinde yerlerini unutmadı. Ağaçlar mevsiminde çiçek açtı, balıklar göç zamanını bildi, arılar bal yapacakları çiçeği yanılmadan buldu. Her şey görünmez bir ahenk içinde yerini aldı ve kâinatta kusursuz bir düzen kuruldu.

Sonra sıra insana geldi. İnsan, yeryüzüne yalnızca nefes alan bir varlık olarak değil; düşünen, arayan ve seçen bir yolcu olarak gönderildi. Ona hizmet edilen bir varlık olma ayrıcalığıyla birlikte irade de verildi. İşte o anda düzenin hikâyesi farklı bir yola girdi. Çünkü insan, taş gibi olduğu yerde kalmayacak, yıldız gibi yalnızca kendisine çizilen yörüngede akmayacaktı. O, kendisine gösterilen doğru yolu anlayacak, kalbinde yankılanan sesi dinleyecek ve hakikati kendi tercihiyle bulacaktı.

Başlangıçta insanın önünde her şey berraktı. Gökyüzüne baktığında yalnızca maviliği değil, kendisine uzanan rahmeti görürdü. Toprağa bastığında yalnızca zemini değil, ona emanet edilen yurdu hissederdi. Rüzgâr yüzüne değdiğinde bunun sıradan bir esinti olmadığını, kendisine hatırlatılan bir nefes olduğunu anlardı. Kâinat, insanın etrafında sessiz bir kitap gibi açılmıştı; her yaprakta bir işaret, her sesin içinde bir öğüt, her nimetin ardında bir sorumluluk vardı.

Fakat insanın kalbine yerleştirilen irade, aynı zamanda bir imtihan kapısıydı. Çünkü seçebilmek, doğruya yönelme imkânı kadar yanlışa sapma ihtimalini de taşıyordu. İnsan, içinde iki ses duymaya başladı. Biri ona sabrı, şükrü ve doğruluğu fısıldıyor; diğeri aceleyi, unutmayı ve sınırı aşmayı süslü gösteriyordu. İnsan bazen göğe bakıp kendi küçüklüğünü hatırlıyor, bazen de kendisine verilen nimetlere bakıp her şeyin sahibi olduğunu sanıyordu.

Ne var ki insan, hizmetine verilen nimetleri hakikate giden yolda birer vasıta olarak kullanmak yerine, onları geçici dünya hayatının amacı sanmaya başladı. Toprak ona rızık verdi; insan toprağın sahibini unutmaya yaklaştı. Güneş gününü aydınlattı; insan aydınlığın ardındaki hikmeti düşünmeden yol aldı. Su susuzluğunu giderdi; insan suyun berraklığında kendi içindeki bulanıklığı görmez oldu. Oysa ilahi emir çok açıktı; Hûd Suresi’nin 112. ayetinde bildirildiği gibi: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Bu söz, insanın yolunu aydınlatan bir kandil gibiydi.

İnsanın ilk yanılgısı, kendisine verilen sınırı bir eksiklik sanmasıyla başladı. Hâlbuki sınır, onu küçültmek için değil; korumak için konulmuştu. Nasıl ki nehir yatağından çıktığında bereket olmaktan çıkıp taşkına dönüşürse, insan da ölçüyü unuttuğunda huzurunu kaybetmeye başlardı. Ağaca yaklaşan insan, aslında yalnızca bir meyveye değil, kendi nefsinin fısıltısına da yaklaşmıştı. Kalbinde onu durmaya çağıran ince bir sızı vardı; fakat arzu, bazen uyarının sesini bastıracak kadar güçlü görünürdü.

Ve insan, bir anlık gafletle kendisine emanet edilen ölçüyü unuttu. O an kâinatın düzeni bozulmadı; güneş yine doğdu, ay yine geceye eşlik etti, arılar yine çiçekleri buldu. Fakat insanın iç dünyasında bir şey yerinden oynadı. Dünya artık yalnızca bir yurt değil, aynı zamanda bir imtihan meydanıydı. Her nimet ona aynı soruyu soruyordu: “Bunu ne için kullanacaksın?” Her yol ayrımı kalbine başka bir ses bırakıyordu: “Nereye yöneliyorsun?”

Zaman aktı. İnsan çoğaldı, şehirler kurdu, denizlere gemiler saldı, toprağın derinliklerinden madenler çıkardı. Kendisine hizmet eden kâinatın sırlarını çözmeye çalıştı. Yıldızları saydı, rüzgârın yönünü ölçtü, suyun gücünden faydalandı. Fakat bilgisi arttıkça kalbi de büyümezse, bildikleri onu hakikate değil gurura götürebilirdi. Çünkü insan, her keşfin ardında bir emanet olduğunu unuttuğunda, hizmetine verilen şeyi kendi hükmü altında sanmaya başlardı.

Buna rağmen rahmet kapısı kapanmadı. İnsan her unuttuğunda ona hatırlatıcılar gönderildi: baharda toprağın yeniden dirilişi, gecenin sessizliğinde kalbe düşen pişmanlık, bir çocuğun masum bakışı... Her şey ona aynı hakikati fısıldıyordu: “Sana verilenler yalnızca senin için değildir; onlar seni aşan bir anlamın işaretleridir.” İnsan bunu fark ettiğinde nimetleri sahiplenmek için değil, şükretmek ve doğru yolda kullanmak için görmeye başladı.

Bir gün insan durdu. Uzun zamandır koştuğunu, fakat nereye vardığını sormadığını fark etti. Etrafına baktı: Güneş hâlâ doğuyor, ağaçlar hâlâ meyve veriyor, kuşlar gökte yollarını şaşırmadan uçuyordu. Kâinat ilk emri unutmamıştı. Unutan yalnızca insandı. O an kalbinde Hûd Suresi’nde bildirilen o ilahi çağrı yeniden yankılandı: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” İnsan anladı ki dosdoğru olmak, yalnızca yanlış yapmamak değil; hayatı emanet bilerek yaşamak demekti.

O günden sonra insan, kâinata başka bir gözle bakmaya başladı. Toprağı yalnızca üzerine bastığı yer değil, kendisine emanet edilen bir nimet olarak gördü. Suyu rahmetin berrak bir işareti, güneşi ise her sabah verilen yeni bir fırsat saydı. Artık her şey ona hizmet ediyordu; fakat o da bu hizmetin karşısında sorumluluğunu hatırlıyordu. Çünkü insan, hizmet edilen olmanın gururuyla değil, emanet taşıyan olmanın bilinciyle yücelirdi.

Ve hikâye hâlâ devam ediyor. Güneş her doğduğunda insana yeni bir sayfa açılıyor. Rüzgâr her estiğinde unuttuğu hakikatler ona yeniden fısıldanıyor. İnsan her gün aynı soruyla karşı karşıya kalıyor: Kendisine verilen nimetleri geçici dünyanın aldatıcı ışığında mı tüketecek, yoksa onları hakikate uzanan yolda birer işaret olarak mı görecek? Cevap, insanın kalbinde saklı. Çünkü kâinat emrini unutmadan görevini sürdürürken, insanın asıl hikâyesi hâlâ kendi iradesiyle yazılıyor.

01/07/2026

YEŞİL GÖZLÜM

Yine geldi geçti gözümün önünden

Eriyip giden lise yılları

Şimdi anımsar gibiyim o eski anıları

İçim yanar düşünürümde kimi zaman

Lise mi unutulmayan yoksa anılarımı


Güzeldi elbet lise yılları

Ömre sıgmayacak mutlulugu

Zaman oldu orada tattım ben acıları

Lakin beni yakıp bitiren o gözler

Üzülmeme sevinmeme tek neden o sözler

Mutlaka unutulur lise ama lisede unutamadıgım tek sen


Ben unutmam desemde

En sonunda unutuluyor lise yılları

Ne zaman anılara dalsam; unutamadıgım tek sen


Seni unutamadım; ben

Eskilerden hatırladıgım tek sen

Ne zaman resimleri elime alsam.

İçinde aradıgım tek sen


Unutamadıgım tek sen

Ne kadar eskisende yarından yenisin gönlüme sen

Umut kaynagısın kalbimin sen

Türküsün gönlüme sen

An olur şarkısın dilime sen

Mutlulugusun hayat kaynagısın gönlümün sen

Acısın kimi zaman gönlüme sen

Dünsün bugünsün ömrüme sen

Izdırapsın sevinçsin kalbime sen

Mecnunu çöllere düşüren Leylasın sen