reklam

reklam

12/08/2026

SIFIRLANACAK BAŞARILAR


“Mülkün gerçek sahibi unutulduğunda, başarı da insanı yanıltan bir gölgeye dönüşür.”  

Kasabanın en çalışkan insanlarından biri olan Yunus, yıllar içinde sahip olduğu her şeyi kendi emeğinin eseri sanmaya başlamıştı. Evi, işi, çevresi, sevdikleri ve kazandığı başarılar ona göre yalnızca kendisine aitti. Sabahları dükkânının kepengini açarken içinden, “Bütün bunları ben kurdum, ben büyüttüm, ben ayakta tutuyorum,” diye geçirirdi.

Yunus’un yanında çalışan Kerem, onun bu hâlini sessizce izlerdi. Kerem gençti ama gönlü derindi. Bir gün, dükkânda işler çok iyi giderken Yunus gururla etrafına bakıp, “Gördün mü Kerem? İnsan isterse her şeyi kendi gücüyle başarır,” dedi. Kerem cevap vermedi; yalnızca tezgâhın üzerindeki çatlamış aynaya baktı. Aynada Yunus’un yüzü net görünmüyor, parça parça yansıyordu.

O akşam kasabaya şiddetli bir fırtına indi. Rüzgâr sokaklardaki tabelaları söktü, yağmur evlerin pencerelerine sertçe vurdu. Sabah olduğunda Yunus dükkânına koştu. Rafların bir kısmı devrilmiş, malların çoğu zarar görmüştü. Yunus olduğu yerde kalakaldı. Daha dün her şeyin sahibi olduğunu sanan adam, bugün hiçbir şeye söz geçiremediğini görüyordu.

Tam o sırada kasabanın yaşlılarından Hacı Selim içeri girdi. Elindeki bastonuna yaslanarak raflara, kırılan camlara ve Yunus’un yorgun yüzüne baktı. Sonra sakin bir sesle, “Evlat,” dedi, “insan bazen sahip olduğunu sandığı şeylerin aslında kendisine emanet edildiğini ancak kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca anlar.”





Yunus başını eğdi. İlk kez kendi içinde uzun zamandır susturduğu soruların sesini duydu: “Ben ardımda bırakıp gideceğim şeyleri sahiplenmek için mi yaratıldım? Bu dünyada konup göçeceksem, yanımda götüreceğim asıl kazanç ne olacak?” Bu sorular kalbine ağır ama temiz bir yağmur gibi indi.

O günden sonra Yunus değişmeye başladı. Dükkânını onardı ama kalbindeki sahiplenme duygusunu da onarmaya çalıştı. Kerem’e daha yumuşak davrandı, kazancının bir kısmını ihtiyaç sahipleriyle paylaştı, başarılarını kendi gücünden ibaret görmemeyi öğrendi. Artık her sabah kepengi açarken, “Rabbim, bana emanet ettiğin bu günü hayırla geçirmeyi nasip et,” diye dua ediyordu.

Bir gün Kerem ona, “Usta, eskiden başarıyı çok başka anlatırdın. Şimdi ne değişti?” diye sordu. Yunus, dükkânın kapısından görünen gökyüzüne baktı ve tebessüm etti. “Başarısızlıktan daha acı bir şey varsa,” dedi, “o da sonunda sıfırlanacak bir başarı için bütün ömrünü harcamaktır. Ben artık yalnızca gücümün yettiği kadarını düzeltmek istiyorum. Başarım ise ancak Allah’ın yardımıyladır.”

01/08/2026

BİLİRMİSİN


Bilir misin denizin ortasında Suya hasret yaşamayı                                                                                   
Ya yazın ortasında üşümeyi bilir misin?                                                        
Ya soğuk kış geceleri hasretinle yanmayı                                                                                                 
Bilir misin seni sevmenin ne demek olduğunu                                                                                   
Pervane gibi geceleri evinin önünde döndüğümü                                                                           
Bilir misin sana söylemek için ne sözler hazırladığımı                                                                               
Ve seni görünce lal olup kaldığımı Yoksa bilmez misin?                                                                         
Seni sevmenin bir zulüm Sensiz her saniyenin bir yıl oldugunu                                                           
Yoksa bilmez misin seni sevmenin ne demek olduğunu                                                                             
Ya yeşil gözlerine esir olduğumu Ya siyah saçlarına inat gibi,                                                     
Hasretinden saçlarıma aklar dolduğunu Yoksa bilmez misin seni nasıl sevdigimi?                     
Bilmiyorsan bil gülüm Karşıda konuşamıyorsam                                                                           
Saçlarıma genç yaşta aklar dolduysa Bil ki gülüm seni çok sevdiğimdendir.

18/07/2026

EMANETİN YOLCUSU

"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" (Hud,112)

 Vaktiyle, zaman henüz insanın dilinde günlere ve yıllara bölünmemişken, düzenin Yaratıcısı göğe, yere ve ikisinin arasında bulunan her şeye bir emir verdi: “İnsana hizmet edin.” Bu emir, kâinatın kalbine bırakılmış görünmez bir mühür gibiydi. O günden sonra her varlık, kendisine verilen görevi sessizce yerine getirmeye başladı. Güneş doğacağı vakti şaşırmadı, ay gecenin yolunu kaybetmedi, yıldızlar göğün kubbesinde yerlerini unutmadı. Ağaçlar mevsiminde çiçek açtı, balıklar göç zamanını bildi, arılar bal yapacakları çiçeği yanılmadan buldu. Her şey görünmez bir ahenk içinde yerini aldı ve kâinatta kusursuz bir düzen kuruldu.

Sonra sıra insana geldi. İnsan, yeryüzüne yalnızca nefes alan bir varlık olarak değil; düşünen, arayan ve seçen bir yolcu olarak gönderildi. Ona hizmet edilen bir varlık olma ayrıcalığıyla birlikte irade de verildi. İşte o anda düzenin hikâyesi farklı bir yola girdi. Çünkü insan, taş gibi olduğu yerde kalmayacak, yıldız gibi yalnızca kendisine çizilen yörüngede akmayacaktı. O, kendisine gösterilen doğru yolu anlayacak, kalbinde yankılanan sesi dinleyecek ve hakikati kendi tercihiyle bulacaktı.

Başlangıçta insanın önünde her şey berraktı. Gökyüzüne baktığında yalnızca maviliği değil, kendisine uzanan rahmeti görürdü. Toprağa bastığında yalnızca zemini değil, ona emanet edilen yurdu hissederdi. Rüzgâr yüzüne değdiğinde bunun sıradan bir esinti olmadığını, kendisine hatırlatılan bir nefes olduğunu anlardı. Kâinat, insanın etrafında sessiz bir kitap gibi açılmıştı; her yaprakta bir işaret, her sesin içinde bir öğüt, her nimetin ardında bir sorumluluk vardı.

Fakat insanın kalbine yerleştirilen irade, aynı zamanda bir imtihan kapısıydı. Çünkü seçebilmek, doğruya yönelme imkânı kadar yanlışa sapma ihtimalini de taşıyordu. İnsan, içinde iki ses duymaya başladı. Biri ona sabrı, şükrü ve doğruluğu fısıldıyor; diğeri aceleyi, unutmayı ve sınırı aşmayı süslü gösteriyordu. İnsan bazen göğe bakıp kendi küçüklüğünü hatırlıyor, bazen de kendisine verilen nimetlere bakıp her şeyin sahibi olduğunu sanıyordu.

Ne var ki insan, hizmetine verilen nimetleri hakikate giden yolda birer vasıta olarak kullanmak yerine, onları geçici dünya hayatının amacı sanmaya başladı. Toprak ona rızık verdi; insan toprağın sahibini unutmaya yaklaştı. Güneş gününü aydınlattı; insan aydınlığın ardındaki hikmeti düşünmeden yol aldı. Su susuzluğunu giderdi; insan suyun berraklığında kendi içindeki bulanıklığı görmez oldu. Oysa ilahi emir çok açıktı; Hûd Suresi’nin 112. ayetinde bildirildiği gibi: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Bu söz, insanın yolunu aydınlatan bir kandil gibiydi.

İnsanın ilk yanılgısı, kendisine verilen sınırı bir eksiklik sanmasıyla başladı. Hâlbuki sınır, onu küçültmek için değil; korumak için konulmuştu. Nasıl ki nehir yatağından çıktığında bereket olmaktan çıkıp taşkına dönüşürse, insan da ölçüyü unuttuğunda huzurunu kaybetmeye başlardı. Ağaca yaklaşan insan, aslında yalnızca bir meyveye değil, kendi nefsinin fısıltısına da yaklaşmıştı. Kalbinde onu durmaya çağıran ince bir sızı vardı; fakat arzu, bazen uyarının sesini bastıracak kadar güçlü görünürdü.

Ve insan, bir anlık gafletle kendisine emanet edilen ölçüyü unuttu. O an kâinatın düzeni bozulmadı; güneş yine doğdu, ay yine geceye eşlik etti, arılar yine çiçekleri buldu. Fakat insanın iç dünyasında bir şey yerinden oynadı. Dünya artık yalnızca bir yurt değil, aynı zamanda bir imtihan meydanıydı. Her nimet ona aynı soruyu soruyordu: “Bunu ne için kullanacaksın?” Her yol ayrımı kalbine başka bir ses bırakıyordu: “Nereye yöneliyorsun?”

Zaman aktı. İnsan çoğaldı, şehirler kurdu, denizlere gemiler saldı, toprağın derinliklerinden madenler çıkardı. Kendisine hizmet eden kâinatın sırlarını çözmeye çalıştı. Yıldızları saydı, rüzgârın yönünü ölçtü, suyun gücünden faydalandı. Fakat bilgisi arttıkça kalbi de büyümezse, bildikleri onu hakikate değil gurura götürebilirdi. Çünkü insan, her keşfin ardında bir emanet olduğunu unuttuğunda, hizmetine verilen şeyi kendi hükmü altında sanmaya başlardı.

Buna rağmen rahmet kapısı kapanmadı. İnsan her unuttuğunda ona hatırlatıcılar gönderildi: baharda toprağın yeniden dirilişi, gecenin sessizliğinde kalbe düşen pişmanlık, bir çocuğun masum bakışı... Her şey ona aynı hakikati fısıldıyordu: “Sana verilenler yalnızca senin için değildir; onlar seni aşan bir anlamın işaretleridir.” İnsan bunu fark ettiğinde nimetleri sahiplenmek için değil, şükretmek ve doğru yolda kullanmak için görmeye başladı.

Bir gün insan durdu. Uzun zamandır koştuğunu, fakat nereye vardığını sormadığını fark etti. Etrafına baktı: Güneş hâlâ doğuyor, ağaçlar hâlâ meyve veriyor, kuşlar gökte yollarını şaşırmadan uçuyordu. Kâinat ilk emri unutmamıştı. Unutan yalnızca insandı. O an kalbinde Hûd Suresi’nde bildirilen o ilahi çağrı yeniden yankılandı: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” İnsan anladı ki dosdoğru olmak, yalnızca yanlış yapmamak değil; hayatı emanet bilerek yaşamak demekti.

O günden sonra insan, kâinata başka bir gözle bakmaya başladı. Toprağı yalnızca üzerine bastığı yer değil, kendisine emanet edilen bir nimet olarak gördü. Suyu rahmetin berrak bir işareti, güneşi ise her sabah verilen yeni bir fırsat saydı. Artık her şey ona hizmet ediyordu; fakat o da bu hizmetin karşısında sorumluluğunu hatırlıyordu. Çünkü insan, hizmet edilen olmanın gururuyla değil, emanet taşıyan olmanın bilinciyle yücelirdi.

Ve hikâye hâlâ devam ediyor. Güneş her doğduğunda insana yeni bir sayfa açılıyor. Rüzgâr her estiğinde unuttuğu hakikatler ona yeniden fısıldanıyor. İnsan her gün aynı soruyla karşı karşıya kalıyor: Kendisine verilen nimetleri geçici dünyanın aldatıcı ışığında mı tüketecek, yoksa onları hakikate uzanan yolda birer işaret olarak mı görecek? Cevap, insanın kalbinde saklı. Çünkü kâinat emrini unutmadan görevini sürdürürken, insanın asıl hikâyesi hâlâ kendi iradesiyle yazılıyor.

01/07/2026

YEŞİL GÖZLÜM

Yine geldi geçti gözümün önünden

Eriyip giden lise yılları

Şimdi anımsar gibiyim o eski anıları

İçim yanar düşünürümde kimi zaman

Lise mi unutulmayan yoksa anılarımı


Güzeldi elbet lise yılları

Ömre sıgmayacak mutlulugu

Zaman oldu orada tattım ben acıları

Lakin beni yakıp bitiren o gözler

Üzülmeme sevinmeme tek neden o sözler

Mutlaka unutulur lise ama lisede unutamadıgım tek sen


Ben unutmam desemde

En sonunda unutuluyor lise yılları

Ne zaman anılara dalsam; unutamadıgım tek sen


Seni unutamadım; ben

Eskilerden hatırladıgım tek sen

Ne zaman resimleri elime alsam.

İçinde aradıgım tek sen


Unutamadıgım tek sen

Ne kadar eskisende yarından yenisin gönlüme sen

Umut kaynagısın kalbimin sen

Türküsün gönlüme sen

An olur şarkısın dilime sen

Mutlulugusun hayat kaynagısın gönlümün sen

Acısın kimi zaman gönlüme sen

Dünsün bugünsün ömrüme sen

Izdırapsın sevinçsin kalbime sen

Mecnunu çöllere düşüren Leylasın sen

28/06/2026

BAKARKÖRLÜK

"İnsan,hızıyla övündüğü bu çağda ancak durduğu anı hatırlar;çünkü hakikat aceleyle gelmez."

 Sabah alarmı çaldığı andan itibaren başladı o tanıdık yarış. Ayşe, metrodaki kalabalığın arasından sıyrılıp plazanın döner kapısından geçerken gözü sürekli saatindeydi. Bir elinde kahvesi, diğer elinde hiç susmayan telefonuyla asansörün gelmesini bekliyordu. İçinde anlam veremediği, ama hiç de yabancı olmadığı bir telaş vardı. Sanki bir an yavaşlasa arkasından gelen biri elindeki her şeyi, kariyerini, geleceğini, ekmeğini alıp kaçacaktı. Sürekli bir şeyleri kaçırma korkusu, bitmeyen toplantılar ve "en iyisi olma" yarışı...



Asansörün çelik kapıları kapandığı an, dışarıdaki uğultu bıçak gibi kesildi. Kat göstergesindeki rakamlar yukarıya doğru hızla tırmanırken, Ayşe o parlak, soğuk aynada kendi yorgun yüzüyle baş başa kaldı. Gözlerindeki o sönük ışığa, omuzlarındaki görünmez yüke baktı. Tam o sırada asansörün içindeki o hafif yerçekimsiz his, sanki zamanı ve mekânı da askıya aldı.

İçinden bir ses, her gün bastırdığı, maillerle ve sunumlarla susturduğu o kadim ses, aynadaki yansımasının arkasından fısıldadı:

"Biz bu dünyaya gerçekten sadece daha yüksek bir unvan almak, bir kartvizite sığışmak ya da sonu gelmeyen bir geleceği garanti altına almak için mi geldik?"

Derin bir nefes aldı. Akciğerlerine dolan o havada bile bir durup düşünme çağrısı vardı. Bize sunulan bu hayat, her sabah telaşla içinden geçtiğimiz bu dünya, her şeye rağmen aldığımız her nefes; aslında o en baştaki cennette kaybettiğimiz o saf masumiyeti hatırlamamız için birer çağrı değil miydi? Kendimizi, kim olduğumuzu ve nereye ait olduğumuzu keşfetmemiz için önümüze serilen birer ipucuydu hepsi. Bir plazada, aynalı bir kabinin içinde yukarı tırmanırken, ruhunun ne kadar aşağılarda, o derin boşlukta kaldığını ilk kez bu kadar net hissetti.

Fakat biz modern insanlardık işte...

Ama modern insan olarak bizler, bu vesileleri asıl kaynağa, yani Hakka ulaşmak için birer araç yapmak yerine, o araçların bizzat kendisine tapınır hale gelmiştik. Rızkımızı da güvenliğimizi de çoktan üstlenmiş olan Rabbimize güvenip ruhumuzu sakinleştireceğimize; gelecek kaygısı ve doymayan bir başarı açlığı yüzünden modern hayatın içinde oradan oraya savruluyorduk. Gerçekliğin bir parçasıyken, plazaların, projelerin esiri olmuştuk.

Tam o esnada, telefonun ekranına bir ayet bildirimi düştü. Sanki Yaradan, tam da bu kaosun ortasında ona şefkatli bir mola verdiriyordu:

"Gerçekliğinde hiçbir şüphe bulunmayan, her şeyin mutlak sahibi olan Allah yüceler yücesidir. Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumada aceleci davranma ve hep şöyle dua et: 'Rabbim, benim ilmimi artır!'"(Tâhâ, 114)

Ayşe ofisindeki masasına oturduğunda derin bir nefes aldı. Büyüklerin her zaman söylediği o söz geldi aklına: "Acele işe şeytan karışır." Modern dünyada hız bir meziyet gibi pazarlansa da aslında bizi "bakarkör" yapıyordu. Ekranda hızla akan e-postalara, sosyal medya akışlarına bakarken, hayatın ardındaki o dingin hakikati, sessiz güzellikleri kaçırıyorduk. Bakıp da göremeyince kalbimizle idrak edemiyor, idrak edemeyince de o doğruları hayatımıza yansıtamıyorduk. Belki de bugün modern insanın hayatı, doğruları ve değerleri bu kadar çok tartışıp hiçbirinde huzur bulamayışının sebebi, tam olarak bu ruhsal aceleciliğiydi.



Pencereden dışarıya, plazaların arasındaki küçük yeşil parka baktı. Baharda açan o ağaçları aylardır fark etmediğini anladı. Oysa onun geleceğe dair kaygılandığı, gece uykularını kaçıran her şeyin kefili, her şeyi koruyup gözeten El-Kefîl'di.

"Neden buradayım?" diye sordu kendine. Kendi nefsinin o bitmek bilmeyen küçük dertlerini, kariyer basamaklarını bir kenara bırakıp; O'nun sevgiyle yarattığı bir yaprağın, pencerenin camına konan bir kuşun, toprağın ve rüzgârın derin hikmetini görmeliydi insan. İşte o zaman anlam kazanıyordu her şey. O zaman daha yüksek makam kapılarını aşındırmak yerine, içten bir tövbe kapısının eşiğine bırakıyordu kendini.



Ayşe telefonunu sessize aldı. Hayatın koşturmacası içinde savrulmak yerine duruldu, sakinleşti ve yeni bir günü anlamlandırabilmek için kalbinden şu duayı geçirdi:

"Rabbim, benim ilmimi, ufkumu ve anlayışımı artır..."

Ayşegül Karkın

 

05/06/2026

Bir Annenin Mezarlığı

“Toprak bedenleri alır; bir annenin duası evladını Rabbine emanet eder.”

Her sabah evin içi, baharın ilk günü gibi şenlenirdi. Çocuklarımın gülüşü odalara yayılır, ince ayak sesleri koridorda birbirine karışırdı. Süt kokusuna sabun, oyuncağa güneş sinerdi. Bu ev, insanın içine usul usul umut dolduran bir yuvaydı.

O sabah da ötekilerden farksız görünüyordu. İnsan, günün ağırlığını daha kapıdan çıkmadan sezemiyor.

Bir arkadaşımın annesi ölmüştü; cenazesine gidecektim. Mezarlıkları oldum olası sevmezdim. Uzaktan bakınca bile içime serin, ağır bir duygu çökerdi. Yolum yanından geçse başımı öne eğer, dudaklarımın arasından sessizce bir Fatiha geçirir, yine de kapısından içeri adım atmak istemezdim.

Şimdi o kapının karşısındaydım. Yıllarca uzaktan bakıp ürktüğüm yer, ilk kez başka bir yüzünü gösteriyordu bana. Sandığım kadar sessiz değildi burası. Mezar taşlarının arasında alçak sesle konuşanlar, toprağa su dökenler, dua ederken avuçlarını yüzüne kapatanlar vardı. Rüzgâr servi dallarını usulca eğiyor, taşların dibinden uzayan otları birbirine sürtüyordu.

Bir köşede güller açmış, mor zambaklar güneşe dönük bekliyordu. Ölümün eşiği sandığım bu yer, geride kalanların sesiyle ve hatırasıyla ayakta duruyor gibiydi. O an, korkumun yalnızca mezarlığa değil; insanın sona verdiği isme de ait olduğunu düşündüm. Ellerim rüzgârla birlikte hafifçe titrerken, gözlerimde biriken yaşın sebebini sessizce anlamaya çalıştım.

Ağır ağır yanaşan cenaze aracına bakarken göğsüm daraldı, nefesim boğazımda düğümlendi. Araç yaklaştıkça içimdeki o eski ürperti yeniden kabardı; çünkü bu kez toprağa verilecek olanlar, bir zamanlar evimi umutla dolduran kendi yavrularımdı. Işıl ışıl bakışları, odalara yayılan tıkırtıları, heyecanla peş peşe sıraladıkları istekleri, merak dolu soruları bir bir içimde yankılandı. O an anladım ki toprak, yalnızca bedenleri değil; bir annenin yüreğinde ömür boyu yaşayan sesleri, kokuları ve hatıraları da sessizce bağrına basıyordu.

Bunca canlılık toprağın altında yok olup gidemezdi; sanki oradan filizlenen, bizi bekleyen sonsuz hayatın sessiz bir müjdesiydi.

Gökyüzüne bakmanın, ölümü düşünmenin ve heybeyi tükenmeyecek olanla doldurmanın taşıdığı anlam, omuzlarıma yavaş yavaş inen sessiz bir ağırlık gibi içime çöküyordu. O ağırlığın içinde, acının ötesine uzanan derin ve sessiz bir hakikat saklıydı.

O ağırlığın içinde anladım ki hasret, yalnızca gözyaşıyla değil; insanın içinden geçen en küçük hatırayla da büyüyordu. O sıcacık gülüşleri rüzgârla yanağımı okşayacak, mis kokuları çiçek kokularıyla sineme karışacak; yumuşacık tenlerini mezarlardaki toprağı okşayarak hasret giderecektim. Rabbim, cennetinde vuslata erdirene dek emanetin asıl sahibine şükredecektim.

 

Benim yuvam artık mezarlıktı. Bundan böyle yolum nereye düşerse düşsün, içimde hep o sessiz kapının eşiğini taşıyacaktım. Uğrayamadığım her ziyareti dualarımla tamamlayacak, her hasreti Rabbimin rahmetine bırakarak yaşayacaktım. Çünkü bazı anneler evlatlarını toprağa değil, sabrın ve duanın en derin yerine emanet eder.

01/06/2026

SÖYLEMEM


Düşmüşüm bu derde bir kere

Bulunur mu sanırsın bi çare

Lokman hekime gittim; kaç kere

Bana bu derdinle gez dedi.


Benim derdim dermansız çile

Vurulmuşum beyaz güle

Açtı garip bir yara gönlüme

Susarım söylemem derdimi


Kalbim yaradır.

Sevda ile yanan çıradır.

bana eski günlerimi aratır.

Yinede söyleyemem derdimi,


Susarım söylemem derim.

Bu dert içimi yakar,

İçimi birine dökmek isterim.

Ama korkarım söyleyemem derdimi,


Bir dost çıkar; ben anlarım der

Anlatırım mel mel yüzüme bakar

Ne benim bu derdimi anlayan çıkar

Nede deli gönül bu derten bıkar.


Belki bir gün biri çıkar,

Bende unuturum bu derdimi

Ama sanmam ne ondan güzeli var.

Ne deli gönlüm bu sevdadan bıkar.


Artık unutmak ister

Bir kenara atmak ister,

Hayatından silmek ister,

Yinede unutamaz gönlüm seni


Unuttum dedigim an içim yanar

Dudaklarım unuttum der ama

Kalbim için için kanar,

Gönlüm unutamaz ki seni,


Bir gün biri gelecek

Sevdanı içimden söküp alacak.

Ama sevdanla birlikte bir şey daha gidecek,

Geride cansız bedenim kalacak.


Taki o gün gelene dek,

Ne gönül senden geçecek.

Nede ömür senle geçecek.

Yinede bir umutla sevecek gönlüm seni…

27/05/2026

 MUM


İnsan önce korkuyla eğilir,
sonra bir gün huzurla doğrulmayı öğrenir.

Can, ter içinde uyandı. Günün ağır ağır ağardığını fark edince, namaz vaktini kaçırmış olabileceği korkusuyla yataktan fırladı. Saate göz atınca biraz olsun soluklandı ve abdest almak için banyoya geçti. Aynada kendine bakarken, annesinden yıllarca işittiği o korkutucu sözler yine zihninde yankılandı:

- “Eğer namazını ihmal eder veya terk edersen; Allah seni sönmeyen ateşlerde yakar.”

Çocukluğundan gençliğine annesinden duyduğu bu kâbus dolu cümleleri, kendi de zaman zaman nefsine tekrar ederdi. Annesinin sesi, soba başında oturdukları o karanlık kış akşamlarından kalma bir uğultu gibi, yıllar geçse de kulağının dibinden eksilmiyordu.

Mutfağın açık penceresinden gelen ezan sesiyle tüyleri ürperdi. Namaz için hazırdı; ancak her ezan sesinde içine çöken endişe, bir karabasan gibi üzerine oturuyordu. Ellerini kaldırmadan önce boğazı kurudu, parmakları hafifçe titredi. Seccadesini serip, anlamını bilmeden sureleri sıraladı. İçinden ilk kez, cehennemden kurtulmayı değil, yalnızca biraz olsun huzur bulmayı diledi.

Can, sabahın erken saatlerinde açılmayan dükkânın bereketinin kaçacağı inancıyla evden çıktı. Birkaç ay önce, dayısının ısrarıyla köyden İstanbul'a gelmiş ve bakkalda çıraklık yapmaya başlamıştı. Şehrin kalabalığına hâlâ alışamamıştı; insan selinin içinde yürürken kendini daha da yalnız hissediyordu. Dayısının yanında ise hep bir eksiklik taşıyor, yaptığı en küçük işte bile yanlış yapmaktan çekiniyordu. Okula gitmemiş, kitap yüzü görmemişti; bilgisi, köylülerden duyduklarıyla sınırlıydı. Okumanın ve araştırmanın insanı dinden uzaklaştıracağına inanan bir ortamda büyümüştü. Yolda, günaha batmış kimi Müslüman, kimi gayrimüslim insanların keyifle yaşadığını gördükçe, “Neden ben mutlu olamıyorum?” diye kendi kendine sordu. Bir Cuma hutbesinde Allah’ın adaletli ve merhametli olduğunu dinlediğini hatırladı.

“Öyleyse nerede bu adalet?” diye geçirdi içinden. “Yakacaksa, nerede bu merhamet?”

Öğle vakti yaklaşana dek bu düşüncelerle boğuştu. Göğsü daralıyor, ince bir ter ensesinden aşağı süzülüyordu.

Tam o sırada dükkâna, pardösüsünün etekleri tozlanmış, elleri soğuktan çatlamış bir adam girdi.

- “Allah’ı anan, huzur bulur.”

Adam sanki başka bir şey bilmiyormuş gibi aynı cümleyi mırıldanıp duruyordu.

Can, zihninde dönüp duran sıkıntının içinden konuştu:

- “Nerede bu huzur? Ben daha bir vakitte bile bulamadım,” dedi, sesi çatlayarak.

Adam başını hafifçe eğdi.

- “Kapı çalıyor da sen duymuyor olabilir misin? Beş vakit boyunca dilin dönüyor; peki kalbin de orada mı?”

Yandaki iskemleyi çekip oturdu, sesi yumuşadı:

- “Namazı yalnızca bir borç gibi kılarsan yük olur. Ne yaptığını, kimin huzurunda durduğunu düşünmezsen huzur da gelmez. İnsan biraz da arayarak bulur,” dedi; gözleri bir an dükkânın dışındaki boşluğa kaydı, sanki o cümleyi önce kendine söylemişti.

Bu sözler karşısında Can şaşkına döndü:

- “Peki nereden başlayacağım?” diye sordu.

Berduş ise sükûnetle yanıtladı:

- “İnsan önce kendine yaklaşır; sonra Rabbini aramayı öğrenir.”

Can, yıllardır göğsünde taşıdığı o ağırlığın ilk kez yerinden oynadığını sandı.

Berduş yol gösterici bir tavırla ekledi:

- “Gece uyanık ol. Asıl yolculuk orada başlar.”

O esnada imamın sesi minareden dükkâna kadar ulaştı.

Ezanın ilk sesiyle sustu; başını hafifçe öne eğdi, sanki geri kalanını içeriden dinliyordu.

- “Buluşma vakti,” dedi. “Allah’ı anan, huzur bulur.” Sonra kapıyı usulca çekip geldiği gibi uzaklaştı.

Berduşun sözleriyle ,sevgilisine koşan aşık gibi camiye yönelişi, Can’ın içinde ince bir yarık açtı. İçini sıkan o eski korkunun arasına, adını koyamadığı daha yumuşak bir duygu sızıyordu.

Berduş dükkândan çıktıktan sonra Can bir süre kapıda öylece kaldı. Raflar, ışık, sessizlik; her şey yerli yerindeydi. Ama içindeki sıkışmanın yanına şimdi bir de soru eklenmişti. Gün boyunca adamın sesi zihninde dönüp durdu: “Peki kalbin de orada mı?”

Akşam dükkânı kapatırken yorgunluk omuzlarına çöktü. Dayısının birkaç kısa sözüne başını eğerek karşılık verdi; ama aklı hâlâ başka yerdeydi. O gece namaza durduğunda her şey yine bildiği gibiydi: aynı sureler, aynı hareketler, aynı daralma. Yine de bu kez acele etmedi.

Gece boyunca yatağında dönüp durdu. Annesinin sesiyle berduşun sesi birbirine karışıyordu; biri korkutuyor, öteki çağırıyordu. Uzun süre tavana bakıp yerinden kalkmamaya direndi. Sonunda, cehennem korkusundan değil, içindeki daralmaya bir cevap bulabilmek için doğruldu.

Teheccüd vakti geldiğinde, Can sanki içindeki karanlığı el yordamıyla yoklaya yoklaya berduşun peşine düştü.

 


 


  - “Nereye gidiyoruz?” diye sordu.

Berduş, gözlerini karanlık yola çevirdi:

- “İmanın ve ibadetin izini sürmeye. İnsan yolunu bilmeden yürürse yorulur; neyi niçin yaptığını bilmeden ibadet ederse, elindekini de zamanla kaybeder.”

Kısa bir sessizlikten sonra ekledi:

“İman, sahrada yanan bir mum gibidir. Onu ibadetle korumazsan, en hafif rüzgârda bile titrer; bir gün gelir, sessizce söner.”

O gece, ay ışığının solgunluğunda iki gölge gibi yürüdüler; ama Can, ilk kez karanlığın içinde elinde sönmeyen bir ışık taşıdığını hissetti.

AYŞEGÜL KARKIN

15/05/2026

KİBİR SARHOŞLUĞU

"Kibir, insanın kendine ördüğü altından bir hapishanedir. Duvarları parıldar, kapısı içeriden kilitlidir; fakat anahtarı dışarıda, küçümsediği insanların elinde unutulmuştur."

 

Arabasının sıcak deri koltuğunda tek başına olmasına rağmen dimdik oturmuş, en ünlü tıp dergilerinden birinde yayımlanmış makalesini büyük bir hazla okuyordu. Şoförünün aracı park etmeye çalıştığını fark ettiğinde, krallığının ve gücünün simgesi olarak gördüğü; İsviçre’deki bir müzayedede 31 milyon dolar ödeyerek sahip olduğu saatine baktı. Her gün aynı saatte geliyordu ama saate bakmasının asıl amacı, gücüyle bir kez daha tatmin olmaktı. O sırada inmesi için şoförü kapısını açmıştı. Hava güzeldi; çantasını ve paltosunu taşıması için şoförü arkada bırakarak indi. Adımını atar atmaz çamurlu yağmur birikintisinin içine bastı. Bunu çok geç fark eden şoför, gözlerini kapamış, başına gelecek felaketi bekliyordu. Bugün uluslararası bir televizyon kanalından röportaj için geleceklerdi. İçinde oluşan öfkeyi frenledi. Şoförünün titreyen bedeninin yanından yedek ayakkabısını bagajdan almasını söyleyerek geçti. Derin bir nefes alan şoför, bunun bedelini elbet ödeyeceğini biliyordu. Hızlıca söylenenleri yaptıktan sonra koşarak kapısını açtı. Sekreteri, asansörün önünde; kapısı açık, kat düğmesine basmış, bekliyordu. Hastane koridorlarından her sabah etten bir duvarla odasına ulaşırdı.Dünyaca ünlü, çok yetenekli ve bilgili bir cerrahtı. Yaptığı işi bu denli başarılı yapan çok az kişiden biriydi.

Bunca şeye sahip olmasına karşın gözleri donuk, yüzünde hiç tebessüm yoktu. Hep huzursuz; anlık hazlarla dolu, akşam olunca kasvet çöken bir yaşamı vardı. İnsanlık için kıymetli işler yapıyor ama insana hiç değer vermiyordu. Kendiyle derin bir çelişki yaşıyordu. Odasından yükselen kahkahaların ardındaki kıvranış hissediliyordu. Belki de uzun bir sürenin ardından ilk defa kendini sorgulayacağı bir gün yaşayacaktı. Röportajını tamamladıktan sonra, uluslararası çapta canlı yayında önemli bir cerrahi işlem gerçekleştirecekti. Her şey hazırdı. Bütün ekip onu bekliyordu. El fırçası ile köpürterek dirseklerine kadar yıkandı. Hemşiresinin önlüğü ve eldivenlerini giydirmesine izin verdi. Her şey olması gerektiği gibi başladı. Bu anı çok seviyordu. Şov yapmak, görülür ve izlenir olmak zevk veriyordu. İlk defa yapmıyordu bunu ama her defasında ilkmiş gibi keyif alıyordu. Adeta bu his onda sarhoşluk oluşturuyordu; kibirli başı mağrur, “Daha iyisini kim yapabilir?” diye düşünüyordu. Bu sarhoşluğun içinde hemşiresinin sesini duydu…

“Canlı yayında bu hadsiz nasıl konuşabilir?” diye bakış atarken, “Hocam, çok kanıyor; ne yapalım?” dediğini duydu. Olması imkânsız bir felaket olmuştu: Hastanın büyük atardamarlarından birini kesmişti, hem de canlı yayında. Ne olacaktı şimdi?  Birinin onun hatasını düzeltmek için yardıma gelme fikri adeta gözünü karartmıştı. Aptal bir hastanın şöhretini mahvetmesine izin de veremezdi. Kısa bir an önce “Daha iyisini kim yapabilir?” diye düşünüyordu. Şu an, “Görünmez bir el olsa da bana yardım etse…” diye geçiriyordu içinden. Etraftan gelen seslerden o yardımın çoktan çağrıldığını bile anlayamamıştı. “Hocam, kalp cerrahisine haber verdik” sözleri; yeni açılan malzeme ve paketlerin hışırtısı, hastanın yavaşlayan kalp ritmi, anestezinin kan bankasıyla görüşmeleri… Kulaklarında bir uğultuya dönüyordu. Aklını kaybetmiş gibiydi. Bir anlığına gözlerini kapadı ve derin sessizlik oldu. Orda yok olmak istiyordu.  Ölesiye güvendiği şöhreti tek bir hata ile yıkılıyordu. Kendini kurtaracak yol yoktu. 

  Gözlerini açtığında yatağında, ipek çarşaflarının içinde olduğunu anladı.  Evindeydi; yatağındaydı. Bir çocuk gibi sevinç kapladı içini: “Rüyaymış hepsi,” dedi. Her sabah yaptığı gibi özenle hazırlanıp kahvaltı için alt salona inerken evin çalışanları ona tuhaf bakıyordu. Yıllardır çalıştıkları bu evin sahibini ilk defa gülümserken görüyorlardı. Şefkat dolu günaydın çıktı ağzından. Masanın başında bekleyen şoförü kadar kendi de şaşkın ama mutluydu.

Bu rüya, onun dönüşümüne vesile oldu. Görünür olmak için önce görmek gerektiğini anladı. Kendinden daha üstün bir kuvveti görüp kabul etmek, içindeki huzursuzluğu bitirmişti.

04/05/2026

AY IŞIĞI


Ben geldim be ay ışığı sende gelesin
Bak madem gelmez yâr gülmez yüzüme bari sen gülesin
Geldim be ay ışığı senin için için geldim bekletme beni
Ne yalan söyleyim sevdim sevdim yalansız sevdim riyasız
O o sevdimi ki beni gözleri gözleri yılan gözleri o gördümü ki beni
Onüç yıl oldu onu görmeyeli saçlarını okşayıp ellerini sevmeyeli
Ben hâyâl gördüm belki düş gördüm amma sevdim o çimen gözleri
O da o da sevdimi ki acep beni geldim be ay ışıgı geldim işte bekletme beni
Yalan yok riya yok aşkımda ben ben eşşekler gibi sevdim seni
Şimdi şimdi yalnız bir köşede medet arıyorsam şişede
Belki senin yoklugundan belki hâyâl yoklugundan
İçiyorsam sanma unuttum şu anki halimi
Tek sitemim zamansız söylenen laflar
Vicdanım ağlar belki yüreğim yüreğim sensiz duruyor.
Belki senin için kalbim kanıyor ama ama bir tesellisi var geçiverir şimdi
Sen husa etme yârim ben seni sevdim sevdim yıllar evvel
Ama şimdi bir yârim bir çocuğum birde birde beklediğim
Göz nurum bebeğim var evvel.

Mecnun Kays (12.01.2026)