reklam

reklam

27/05/2026

 MUM


İnsan önce korkuyla eğilir,
sonra bir gün huzurla doğrulmayı öğrenir.

Can, ter içinde uyandı. Günün ağır ağır ağardığını fark edince, namaz vaktini kaçırmış olabileceği korkusuyla yataktan fırladı. Saate göz atınca biraz olsun soluklandı ve abdest almak için banyoya geçti. Aynada kendine bakarken, annesinden yıllarca işittiği o korkutucu sözler yine zihninde yankılandı:

- “Eğer namazını ihmal eder veya terk edersen; Allah seni sönmeyen ateşlerde yakar.”

Çocukluğundan gençliğine annesinden duyduğu bu kâbus dolu cümleleri, kendi de zaman zaman nefsine tekrar ederdi. Annesinin sesi, soba başında oturdukları o karanlık kış akşamlarından kalma bir uğultu gibi, yıllar geçse de kulağının dibinden eksilmiyordu.

Mutfağın açık penceresinden gelen ezan sesiyle tüyleri ürperdi. Namaz için hazırdı; ancak her ezan sesinde içine çöken endişe, bir karabasan gibi üzerine oturuyordu. Ellerini kaldırmadan önce boğazı kurudu, parmakları hafifçe titredi. Seccadesini serip, anlamını bilmeden sureleri sıraladı. İçinden ilk kez, cehennemden kurtulmayı değil, yalnızca biraz olsun huzur bulmayı diledi.

Can, sabahın erken saatlerinde açılmayan dükkânın bereketinin kaçacağı inancıyla evden çıktı. Birkaç ay önce, dayısının ısrarıyla köyden İstanbul'a gelmiş ve bakkalda çıraklık yapmaya başlamıştı. Şehrin kalabalığına hâlâ alışamamıştı; insan selinin içinde yürürken kendini daha da yalnız hissediyordu. Dayısının yanında ise hep bir eksiklik taşıyor, yaptığı en küçük işte bile yanlış yapmaktan çekiniyordu. Okula gitmemiş, kitap yüzü görmemişti; bilgisi, köylülerden duyduklarıyla sınırlıydı. Okumanın ve araştırmanın insanı dinden uzaklaştıracağına inanan bir ortamda büyümüştü. Yolda, günaha batmış kimi Müslüman, kimi gayrimüslim insanların keyifle yaşadığını gördükçe, “Neden ben mutlu olamıyorum?” diye kendi kendine sordu. Bir Cuma hutbesinde Allah’ın adaletli ve merhametli olduğunu dinlediğini hatırladı.

“Öyleyse nerede bu adalet?” diye geçirdi içinden. “Yakacaksa, nerede bu merhamet?”

Öğle vakti yaklaşana dek bu düşüncelerle boğuştu. Göğsü daralıyor, ince bir ter ensesinden aşağı süzülüyordu.

Tam o sırada dükkâna, pardösüsünün etekleri tozlanmış, elleri soğuktan çatlamış bir adam girdi.

- “Allah’ı anan, huzur bulur.”

Adam sanki başka bir şey bilmiyormuş gibi aynı cümleyi mırıldanıp duruyordu.

Can, zihninde dönüp duran sıkıntının içinden konuştu:

- “Nerede bu huzur? Ben daha bir vakitte bile bulamadım,” dedi, sesi çatlayarak.

Adam başını hafifçe eğdi.

- “Kapı çalıyor da sen duymuyor olabilir misin? Beş vakit boyunca dilin dönüyor; peki kalbin de orada mı?”

Yandaki iskemleyi çekip oturdu, sesi yumuşadı:

- “Namazı yalnızca bir borç gibi kılarsan yük olur. Ne yaptığını, kimin huzurunda durduğunu düşünmezsen huzur da gelmez. İnsan biraz da arayarak bulur,” dedi; gözleri bir an dükkânın dışındaki boşluğa kaydı, sanki o cümleyi önce kendine söylemişti.

Bu sözler karşısında Can şaşkına döndü:

- “Peki nereden başlayacağım?” diye sordu.

Berduş ise sükûnetle yanıtladı:

- “İnsan önce kendine yaklaşır; sonra Rabbini aramayı öğrenir.”

Can, yıllardır göğsünde taşıdığı o ağırlığın ilk kez yerinden oynadığını sandı.

Berduş yol gösterici bir tavırla ekledi:

- “Gece uyanık ol. Asıl yolculuk orada başlar.”

O esnada imamın sesi minareden dükkâna kadar ulaştı.

Ezanın ilk sesiyle sustu; başını hafifçe öne eğdi, sanki geri kalanını içeriden dinliyordu.

- “Buluşma vakti,” dedi. “Allah’ı anan, huzur bulur.” Sonra kapıyı usulca çekip geldiği gibi uzaklaştı.

Berduşun sözleriyle ,sevgilisine koşan aşık gibi camiye yönelişi, Can’ın içinde ince bir yarık açtı. İçini sıkan o eski korkunun arasına, adını koyamadığı daha yumuşak bir duygu sızıyordu.

Berduş dükkândan çıktıktan sonra Can bir süre kapıda öylece kaldı. Raflar, ışık, sessizlik; her şey yerli yerindeydi. Ama içindeki sıkışmanın yanına şimdi bir de soru eklenmişti. Gün boyunca adamın sesi zihninde dönüp durdu: “Peki kalbin de orada mı?”

Akşam dükkânı kapatırken yorgunluk omuzlarına çöktü. Dayısının birkaç kısa sözüne başını eğerek karşılık verdi; ama aklı hâlâ başka yerdeydi. O gece namaza durduğunda her şey yine bildiği gibiydi: aynı sureler, aynı hareketler, aynı daralma. Yine de bu kez acele etmedi.

Gece boyunca yatağında dönüp durdu. Annesinin sesiyle berduşun sesi birbirine karışıyordu; biri korkutuyor, öteki çağırıyordu. Uzun süre tavana bakıp yerinden kalkmamaya direndi. Sonunda, cehennem korkusundan değil, içindeki daralmaya bir cevap bulabilmek için doğruldu.

Teheccüd vakti geldiğinde, Can sanki içindeki karanlığı el yordamıyla yoklaya yoklaya berduşun peşine düştü.

 


 


  - “Nereye gidiyoruz?” diye sordu.

Berduş, gözlerini karanlık yola çevirdi:

- “İmanın ve ibadetin izini sürmeye. İnsan yolunu bilmeden yürürse yorulur; neyi niçin yaptığını bilmeden ibadet ederse, elindekini de zamanla kaybeder.”

Kısa bir sessizlikten sonra ekledi:

“İman, sahrada yanan bir mum gibidir. Onu ibadetle korumazsan, en hafif rüzgârda bile titrer; bir gün gelir, sessizce söner.”

O gece, ay ışığının solgunluğunda iki gölge gibi yürüdüler; ama Can, ilk kez karanlığın içinde elinde sönmeyen bir ışık taşıdığını hissetti.

AYŞEGÜL KARKIN

15/05/2026

KİBİR SARHOŞLUĞU

"Kibir, insanın kendine ördüğü altından bir hapishanedir. Duvarları parıldar, kapısı içeriden kilitlidir; fakat anahtarı dışarıda, küçümsediği insanların elinde unutulmuştur."

 

Arabasının sıcak deri koltuğunda tek başına olmasına rağmen dimdik oturmuş, en ünlü tıp dergilerinden birinde yayımlanmış makalesini büyük bir hazla okuyordu. Şoförünün aracı park etmeye çalıştığını fark ettiğinde, krallığının ve gücünün simgesi olarak gördüğü; İsviçre’deki bir müzayedede 31 milyon dolar ödeyerek sahip olduğu saatine baktı. Her gün aynı saatte geliyordu ama saate bakmasının asıl amacı, gücüyle bir kez daha tatmin olmaktı. O sırada inmesi için şoförü kapısını açmıştı. Hava güzeldi; çantasını ve paltosunu taşıması için şoförü arkada bırakarak indi. Adımını atar atmaz çamurlu yağmur birikintisinin içine bastı. Bunu çok geç fark eden şoför, gözlerini kapamış, başına gelecek felaketi bekliyordu. Bugün uluslararası bir televizyon kanalından röportaj için geleceklerdi. İçinde oluşan öfkeyi frenledi. Şoförünün titreyen bedeninin yanından yedek ayakkabısını bagajdan almasını söyleyerek geçti. Derin bir nefes alan şoför, bunun bedelini elbet ödeyeceğini biliyordu. Hızlıca söylenenleri yaptıktan sonra koşarak kapısını açtı. Sekreteri, asansörün önünde; kapısı açık, kat düğmesine basmış, bekliyordu. Hastane koridorlarından her sabah etten bir duvarla odasına ulaşırdı.Dünyaca ünlü, çok yetenekli ve bilgili bir cerrahtı. Yaptığı işi bu denli başarılı yapan çok az kişiden biriydi.

Bunca şeye sahip olmasına karşın gözleri donuk, yüzünde hiç tebessüm yoktu. Hep huzursuz; anlık hazlarla dolu, akşam olunca kasvet çöken bir yaşamı vardı. İnsanlık için kıymetli işler yapıyor ama insana hiç değer vermiyordu. Kendiyle derin bir çelişki yaşıyordu. Odasından yükselen kahkahaların ardındaki kıvranış hissediliyordu. Belki de uzun bir sürenin ardından ilk defa kendini sorgulayacağı bir gün yaşayacaktı. Röportajını tamamladıktan sonra, uluslararası çapta canlı yayında önemli bir cerrahi işlem gerçekleştirecekti. Her şey hazırdı. Bütün ekip onu bekliyordu. El fırçası ile köpürterek dirseklerine kadar yıkandı. Hemşiresinin önlüğü ve eldivenlerini giydirmesine izin verdi. Her şey olması gerektiği gibi başladı. Bu anı çok seviyordu. Şov yapmak, görülür ve izlenir olmak zevk veriyordu. İlk defa yapmıyordu bunu ama her defasında ilkmiş gibi keyif alıyordu. Adeta bu his onda sarhoşluk oluşturuyordu; kibirli başı mağrur, “Daha iyisini kim yapabilir?” diye düşünüyordu. Bu sarhoşluğun içinde hemşiresinin sesini duydu…

“Canlı yayında bu hadsiz nasıl konuşabilir?” diye bakış atarken, “Hocam, çok kanıyor; ne yapalım?” dediğini duydu. Olması imkânsız bir felaket olmuştu: Hastanın büyük atardamarlarından birini kesmişti, hem de canlı yayında. Ne olacaktı şimdi?  Birinin onun hatasını düzeltmek için yardıma gelme fikri adeta gözünü karartmıştı. Aptal bir hastanın şöhretini mahvetmesine izin de veremezdi. Kısa bir an önce “Daha iyisini kim yapabilir?” diye düşünüyordu. Şu an, “Görünmez bir el olsa da bana yardım etse…” diye geçiriyordu içinden. Etraftan gelen seslerden o yardımın çoktan çağrıldığını bile anlayamamıştı. “Hocam, kalp cerrahisine haber verdik” sözleri; yeni açılan malzeme ve paketlerin hışırtısı, hastanın yavaşlayan kalp ritmi, anestezinin kan bankasıyla görüşmeleri… Kulaklarında bir uğultuya dönüyordu. Aklını kaybetmiş gibiydi. Bir anlığına gözlerini kapadı ve derin sessizlik oldu. Orda yok olmak istiyordu.  Ölesiye güvendiği şöhreti tek bir hata ile yıkılıyordu. Kendini kurtaracak yol yoktu. 

  Gözlerini açtığında yatağında, ipek çarşaflarının içinde olduğunu anladı.  Evindeydi; yatağındaydı. Bir çocuk gibi sevinç kapladı içini: “Rüyaymış hepsi,” dedi. Her sabah yaptığı gibi özenle hazırlanıp kahvaltı için alt salona inerken evin çalışanları ona tuhaf bakıyordu. Yıllardır çalıştıkları bu evin sahibini ilk defa gülümserken görüyorlardı. Şefkat dolu günaydın çıktı ağzından. Masanın başında bekleyen şoförü kadar kendi de şaşkın ama mutluydu.

Bu rüya, onun dönüşümüne vesile oldu. Görünür olmak için önce görmek gerektiğini anladı. Kendinden daha üstün bir kuvveti görüp kabul etmek, içindeki huzursuzluğu bitirmişti.

04/05/2026

AY IŞIĞI


Ben geldim be ay ışığı sende gelesin
Bak madem gelmez yâr gülmez yüzüme bari sen gülesin
Geldim be ay ışığı senin için için geldim bekletme beni
Ne yalan söyleyim sevdim sevdim yalansız sevdim riyasız
O o sevdimi ki beni gözleri gözleri yılan gözleri o gördümü ki beni
Onüç yıl oldu onu görmeyeli saçlarını okşayıp ellerini sevmeyeli
Ben hâyâl gördüm belki düş gördüm amma sevdim o çimen gözleri
O da o da sevdimi ki acep beni geldim be ay ışıgı geldim işte bekletme beni
Yalan yok riya yok aşkımda ben ben eşşekler gibi sevdim seni
Şimdi şimdi yalnız bir köşede medet arıyorsam şişede
Belki senin yoklugundan belki hâyâl yoklugundan
İçiyorsam sanma unuttum şu anki halimi
Tek sitemim zamansız söylenen laflar
Vicdanım ağlar belki yüreğim yüreğim sensiz duruyor.
Belki senin için kalbim kanıyor ama ama bir tesellisi var geçiverir şimdi
Sen husa etme yârim ben seni sevdim sevdim yıllar evvel
Ama şimdi bir yârim bir çocuğum birde birde beklediğim
Göz nurum bebeğim var evvel.

Mecnun Kays (12.01.2026)

30/04/2026

Taşın Hikâyesi, İnsanın Yolculuğu


"Biz insanı bir nutfeden yarattık; onu imtihan ediyoruz…" (İnsan Suresi, 4)

İnsan, duygularına ve düşüncelerine karşılık bulamadığında çoğu kez sitem eder: “Taş mısın yahu?” Ve unutur ki taşlar bile uzun bir yolculuktan geçerek şekil alır.

 

image1773122964431.pngOysa taşlar, bizim yaratılış hikâyemizi adeta özetler. Kimi lavın ateşli dönüşümünden doğar, kimi uzun zaman boyunca biriken tozların birleşmesiyle oluşur. Ama hepsi sonunda kendine has bir taşa dönüşür.

İnsan mizacı da bundan çok farklı değildir. Kimi lav gibi ani ve sert tepkiler verir, bir volkanın ateşi gibi püskürür. Kimi esintiyle savrulan tozlar gibi yön değiştirir, rüzgârın sürüklediği yaprak misali. Kimi ise baskı altında şekillenir.

 

Gördüğü baskılara direnen kömür elmas olur. Yaptığı yolculuğun hikmetini kavrayan taş kuvars olur. Ne baskıyı ne de yolculuğu göze alamayan bir taş bile durduğu yere bir güvence olur. Mutlaka değişim ve dönüşüm yaşarlar. İnsan ise değişime açık olduğunu beyan eden ama buna mesafeli duran tek varlıktır. İradesine bırakıldığı için. Onu yoktan var eden ve nimetleri içine koyan Rabbine teslim olmaya korkar.

 

Hiç sınav görmemiş insan sert ve köşeli olabilir. Hayatın akıntısına kapılan, zorluklardan geçen insan ise zamanla değişir. Eğer neden yola düştüğünü idrak ederse, her süreç ona yeni bir yumuşaklık ve yeni bir kazanım sağlar. Bazen çatlaklarını onarır. Bazen kusurlarını törpüler. Bazen de eksiklerini tamamlar. Ama sürecin sonunda mutlaka bir değer kazanır ve kıymetlenir. Taşların aksine nasıl ve ne kadar değer kazanacağımız ve bunu hangi zorluklardan geçerek yapacağımız bizim irademizdedir. Zorluk seviyesi yükseldikçe aşılan engellerle birlikte insanın değer kat sayısıda o oranda artar.

 

İnsan, taş olmak için değil, taşın hikâyesini öğrenmek ve kendi yolculuğunu tamamlamak için vardır.

 

AYŞEGÜL KARKIN

27/04/2026

YORULDU


Ne ayaklarım yoruldu peşinde koşmaktan
Ne ellerim yoruldu seni arafta tutmaktan
Bir boş hayale bakmaktan
Yoruldu güzel gözlerim yoruldu

Bir tebessüm edip kışımı yaza çevirmenden
Kaşlarını çatıp umut dağlarımı devirmenden
Beni sırattan bir atıp bir geri çevirmenden
Yoruldu güzel gönlüm yoruldu.

Bu gönle düştüğünde on altıydı yaşım
Şimdi kütük de otuz bedende altmış olmuşum
Dostlar desede boşadır bekleyişin
Yoruldu güzel beklerim demekten dilim yoruldu.

Zaman azalsa geçsede yıllar
Bir murada çıkmadı yürüdüğüm yollar
Mecnun gibi geze geze bitsede çöller
Yoruldu güzel üstüne bastığım kumlar yoruldu.

Mecnun Kays (07.12.2025)

20/04/2026

GÜLÜMSENMEYECEK NE VAR?

 GÜLÜMSENMEYECEK NE VAR?

 

Bu sabah yorgun ve bitkin uyandım. Evin, çocukların derdi yetmiyormuş gibi şimdi de işe gidecektim. Bir hışımla üzerini giydirmeye çalıştığım oğlum:

— Anne, başkalarının annelerini gülerken görüyorum. Sen de gülebiliyor musun? diye sordu.

Bir an duraksadım. Sonra:

— İnsanda , gülecek hâl mi bırakıyorsunuz? dedim.

Çocukları servise bıraktıktan sonra aceleyle acil servisin önünde bir sigara yaktım. Derin bir nefes çektim. Huzursuzlukla dolan hücrelerimin her birini, her nefeste sigara dumanıyla dolduruyordum. Hayatın telaşı, zorlanan nefesimle birlikte biraz olsun durağanlaşıyordu.

Bu kısa, huzurlu molanın ardından çalıştığım ameliyathane odasına geçtim. İlaçları ve ekipmanı hızla hazırladım. İlk hastayı beklerken, tatil mekânlarında gününü gün eden arkadaşlarımın paylaşımlarına göz atıyordum. Benden eksiği de fazlası da olmayanlar, hayatlarını dolu dolu yaşıyorlardı.

İlk hastam, sedyenin üzerinde, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle içeri alındı. Gıcık oluyordum böyle tiplere. Sanki onu değil de beni keseceklerdi birazdan. Şu hayatın içinde bu kadar memnun olacak ne vardı? Yoksa bir tek ben mi göremiyordum?

Benimle gereksiz sohbete girmesin diye hızla işime koyuldum. Yüzüne bile bakmadan hazırlıklarımı tamamladım. Uyutmaya başlayacağım sırada:

— Tebessüm etmen senin için sadakadır, dedi.

Neydi bu şimdi? Herkes bugün benim gülmeme mi takmıştı? Gülmüyorsam suç benim miydi? Ne için, kime tebessüm edecektim?

Arkada radyoda bir şarkı çalıyordu:
“Bir küçük tebessüm yeter bana
Çok sevme, beni güzel sev.”

O günü ve gecesini bunları düşünerek geçirdim. Hep “Gülümseyecek ne var?” diye düşünürdüm. O gece ilk defa, “Gülümsemeyecek ne var?” diye sordum kendime.

Çocuğumun sözleri…
Hastanın fısıldadığı…
Kulağıma çalınan şarkının dizeleri…



Aynanın karşısında zorla gülümsemeye çalıştım; hiç yakışmıyordu sanki.

Yapabilir miydim? Sabaha gerçekten bir gülümsemeyle uyanabilir miydim?

Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım ve uzun süredir ilk defa bu kadar dinç hissediyordum kendimi. Koca bir tebessümle, oğlumun başında onun uyanmasını beklemeye koyuldum.

AYŞEGÜL KARKIN

SELAMSIZ


Ne baharı var ne yazı
İçimde birikti anlatılmaz bir sızı
Ayaklarım gitsede sızlıyor dizim
Önceleri koştuğum yolları şimdilerde yürüyemez oldum.
Evvel niyet vardı; dilim edemezdi kelâm
Şimdi kelâm edecek yüzü göremez oldu.
Bir Halep desin bir Şam'da
Hızır bile gidemez yorulur bu kadar yolu bir anda
Ne olur bir lahza karşımda durda
Gül cemalinle gülsün şu garip yüzüm

Sanma bu kadar sözü yazmak bir meziyet
Seni görmediğim her lahza bana eziyet
Birgün bizim oralara yolun düşer ise şayet
Bir acı kahve iki kelâm emanetin var bilesin.

Mecnun Kays (14.11.2025)

11/04/2026

HANGİ HAL BİZE DÜŞER?

“Yağmur, gökten düşen bir su değil; kulun hâline inen bir cevaptır.


Şiddetli bir öfkeyle kapıyı çarptı ve çıktı. Oysa bu kadar sinirlendirecek bir şey söylememiştim. Ardından fırtınalı bir yağmur başladı. Öfkesi gibi, üstüne yağan yağmur da şiddetliydi. Zaten o yağmurları hiç sevmez; köşe bucak kaçar. Ben ise her damlasında ruhumun okşandığını hisseder, kollarımı açarım.

 

İkimize de zaman gerekliydi. Fırtınanın dinmesi için onun yürümeye, benim de rehbere ihtiyacım vardı.

Sakinleşmek için her zaman yaptığım gibi Kur ‘anımı açtım;
“Allah, rüzgârları gönderendir; derken bir bulut savrulur. Onu gökyüzünde dilediği gibi yayar, parça parça eder. Sonra yağmurun onun arasından çıktığını görürsün. Onu kullarından dilediğine indirince, bir de bakarsın ki yüzleri gülüverir.” (Rum, 48) 

Yaşadıklarıma ayna tutan bu ayet cama vuran sert damlaların sesi ile beni yolculuğa çıkardı.

Yağmur, kimileri için de biriktirdiklerinin taşması; yüzünü rahmete dönenler için can suyudur, ilim yolunda olanlar için ise bir tecellidir. Kalbini karartanlar içinse yüreğindeki dinmeyen sızı olur.

Her damlası parmak izi kadar farklı olan yağmur, insanda çeşitli duygular uyandırır. Başını göğe çevirip yağmur damlalarını teninde hisseden herkesin ruhunda başka bir his uyanır.

Bir yer çok ısındığında, aniden bulutlar oluşur ve kısa süreli, şiddetli sağanak yağmurları görülür. İnsan da bir ateşe düştüğünde, Yaratan ona bir yağmur gönderir: kısa ve şiddetli bir bela. Buradaki amaç, ateşe düşen kulunu uyandırmaktır.

Eğer insan, önüne çıkan ateşlere Hz. İbrahim gibi teslim olmazsa, Rabbi ona serinletici, huzur veren bahar yağmurları gönderir. Bu yağmurlar, insanın hayatında süreklilik ve bereket sağlar.

Hakk’ın sınavına teslimiyette süreklilik sağlayabilen ve şeytanın tuzaklarından uzak kalabilenler için ufku boydan boya kuşatan kararlı ve sarsılmaz yağmurlarını nasip eder. Bu yağmurlar, insanın hayatında kalıcı ve kapsamlı bir değişim yaratır.

Adil olan Allah’tan istediğin yağmur hangisiyse, insan ona göre davranmalıdır.

Çoğu kez şeytan insanı ümitsizlikle aldatır. Oysa ufku kuşatan yağmur gibi bir nasibi olanın karşısında hangi taş suyun sürekliliğine direnebilir? Hangi kir, pislik bu suyun önünde durabilir? Hangi günah, tövbe sonucu yağan rahmet yağmurundan kurtulabilir?

Birazdan dinecekti bu yağmur ve o da dolanıp gelecekti. Hep böyle olurdu.
Onun yağmurları fırtınalı ve kısa sürerdi; benimkiler ise hafif ama uzun.


Eve geldiğinde alnımdan öpecek ve 
“Senin yağmurlarında ancak çiçek açabiliriz, ben açan çiçeklerimizin yapraklarının dökerken sen sakince can suyu olup yeniden yeşertiyorsun.” diyecekti.
Bu, onun özür dileme şekliydi.

Ben de onun saçlarını kurulayıp sıcak bir çay ikram edecektim.
Ruhunu, bahar yağmurlarına hazır olsun diye usulca çapalayacaktım.

 

AYŞEGÜL KARKIN

03/04/2026

Göğe Çevrilen Baş


 




Göğe Çevrilen

Göğe kaldırılan her baş, aslında kaybettiği yönü arar.

Kâinat üzerinde hangi varlık yola revan olsa başını gökyüzüne çevirir. Hayatın içinde canlılığını idrak eden mahlûkat ve insan, yönünü ararken gözünü semaya diker; yıldızlardan, ışıktan ve sonsuzluktan iz sürer.

Vakti gelen göçmen kuşlar, çıktığı yuvaya dönecek böcekler yönünü bulmak için göğe bakar. Ayçiçekleri, ağaçların yaprakları, yoncalar ve daha niceleri bereketlenmek için yüzünü yukarı çevirir. Çünkü yukarıda yalnızca gök değil, aynı zamanda bir yön vardır.

İnsan da böyledir. Çölde yolunu kaybetse,bir dertle bunalsa ya da zihninde yeni bir fikir filizlense farkında olmadan başını göğe kaldırır. Sanki kalbi, yolunu unuttuğu anlarda gözlerine sessizce istikamet öğretir.

Nitekim mahlûkatın ve insanın bu yönelişinin beyhude olmadığını Rabbimiz ayetinde apaçık bildirir.

“Biz senin yüzünü göğe doğru çevirmekte olduğunu elbette görüyoruz. Artık seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun yüzlerinizi o tarafa çevirin.

— Kur'an-ı Kerim, Bakara 2:14

Bu ayetin kendisi ve nüzul sebebi birlikte düşünüldüğünde derin bir hakikat belirir. Habibullah’ın yüzünü döndüğü yerden duyduğu sıkıntıyı bilen Rabbi, göğe yönelen o mübarek bakışı karşılıksız bırakmamıştır. Çünkü göğe kalkan her bakış, aslında sahibinin kalbinden yükselen bir arayıştır.

Bu çağrıya kulak vermeli insan. Zira bu, aklının huzur bulamadığı yollardan dönüp hakikatin kapısını yeniden bulabileceğinin açık bir işaretidir.

Bazen her şey yolunda gibidir; fakat insanın içini sessizce kemiren bir şey vardır. İşte o şey, bilip de unuttuğun hakikatin kendisidir.

Peki bugün bu ayet bana ne söyler?

Yönü karanlığa dönmüş, yürüdüğü yolda huzur bulamayan, ararken yorulan, filizlenmiş ama boy verememiş beşer....Başını neden göğe çevirdiğini bilirim. Seni daraltan sahte kıbleleri bırak. Çünkü insan, yüzünü hakikate döndürdüğü gün gerçekten yolunu bulur.

Hâdî ve Alim olan Allah’a hamd olsun.

 

                                               Ayşegül Karkın 


17/02/2026

Peki Ya İnsan?


“Ameller niyetlere göredir.”

(Buhârî, Müslim)

Nebatatta her canlı, yarını için bugünden bireysel hazırlıklar yapar. Bakteriden en vahşisine, en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsi hazırlıklıdır.

Ayılar kış yaklaşırken daha çok yer, karıncalar yazdan kışa hazırlık yapar. Kuşlar, kara kış gelmeden göçe başlar. Ağaçlar tohumlarını sonbaharda toprağa gömer. Bazı çamlar kozalaklarını dahi yangın için saklar. Açıkçası, tabiat bile yarınını bugünden tayin edecek şekilde yaratılmıştır.

Tüm kâinat, dün, bugün ve yarını ile insana hizmet ederken,

peki ya insan bugün ne yapıyor?

Herkesin diline dolanmış “anı yaşa”, “bir daha mı geleceğiz?”, “yarını olmayan” gibi kalıplar ile bugünü ve yarınını ziyan eder. Bu anlayışın karşısında Kur’an şöyle hatırlatır:

“Biz, her insanın kaderini (yaptıklarını) boynuna doladık. Kıyamet günü onun için açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız.”

(İsrâ, 13)

Bu ilahî hatırlatmanın ardından Peygamber Efendimizin şu sözü, insanın dünya ve ahiret dengesini gözetmesi gerektiğini bildirir:

“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın.”

Bu söz, her anın sorumluluk taşıdığını; yaşamın gelişigüzel değil, bilinçle örülmesi gerektiğini hatırlatır.

Yine Peygamber Efendimiz, insanın değer ölçüsünü dış görünüşte ya da sahip olduklarında değil, niyetinde ve amelinde aramamız gerektiğini bildirir:

“Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar; fakat O, sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.”

Bu hatırlatma, kalplerimizi tövbeye; yaptığımız her hizmeti yalnızca Allah rızası için yapmaya yöneltmelidir.

Bir sabah şer ile uyandığımızda ağlar, sızlanır, isyan ederiz. Durup düşünmeyiz: Dün ne yaptığımızı değerlendirmeyiz ve bu işlerin bize yarın ne getireceğini hesap etmeyiz. Bugün ağaçtan meyve umarız ama dün onu sulamadığımızı görmezden geliriz. Yarın bahçeden domates bekleriz ama dün tohum atmadığımız gerçeğiyle ilgilenmeyiz.

Dünden hazırlığı yapılmayan aş, bugün sofrada durur mu?

Çayın lezzeti demlenme süresine bağlıyken, insan nasıl olur da yalnızca “anı”na bağlı yaşayabilir?

İnsana en ağır gelen hesap, neden kendi kalbine dönüp bakmadığıdır.

AYŞEGÜL KARKIN

(17.02.2026)