Ne ayaklarım yoruldu peşinde koşmaktan Ne ellerim yoruldu seni arafta tutmaktan Bir boş hayale bakmaktan Yoruldu güzel gözlerim yoruldu
Bir tebessüm edip kışımı yaza çevirmenden Kaşlarını çatıp umut dağlarımı devirmenden Beni sırattan bir atıp bir geri çevirmenden Yoruldu güzel gönlüm yoruldu.
Bu gönle düştüğünde on altıydı yaşım Şimdi kütük de otuz bedende altmış olmuşum Dostlar desede boşadır bekleyişin Yoruldu güzel beklerim demekten dilim yoruldu.
Zaman azalsa geçsede yıllar Bir murada çıkmadı yürüdüğüm yollar Mecnun gibi geze geze bitsede çöller Yoruldu güzel üstüne bastığım kumlar yoruldu.
Bu sabah yorgun ve bitkin uyandım. Evin, çocukların derdi yetmiyormuş gibi şimdi de işe gidecektim. Bir hışımla üzerini giydirmeye çalıştığım oğlum:
— Anne, başkalarının annelerini gülerken görüyorum. Sen de gülebiliyor musun? diye sordu.
Bir an duraksadım. Sonra:
— İnsanda , gülecek hâl mi bırakıyorsunuz? dedim.
Çocukları servise bıraktıktan sonra aceleyle acil servisin önünde bir sigara yaktım. Derin bir nefes çektim. Huzursuzlukla dolan hücrelerimin her birini, her nefeste sigara dumanıyla dolduruyordum. Hayatın telaşı, zorlanan nefesimle birlikte biraz olsun durağanlaşıyordu.
Bu kısa, huzurlu molanın ardından çalıştığım ameliyathane odasına geçtim. İlaçları ve ekipmanı hızla hazırladım. İlk hastayı beklerken, tatil mekânlarında gününü gün eden arkadaşlarımın paylaşımlarına göz atıyordum. Benden eksiği de fazlası da olmayanlar, hayatlarını dolu dolu yaşıyorlardı.
İlk hastam, sedyenin üzerinde, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle içeri alındı. Gıcık oluyordum böyle tiplere. Sanki onu değil de beni keseceklerdi birazdan. Şu hayatın içinde bu kadar memnun olacak ne vardı? Yoksa bir tek ben mi göremiyordum?
Benimle gereksiz sohbete girmesin diye hızla işime koyuldum. Yüzüne bile bakmadan hazırlıklarımı tamamladım. Uyutmaya başlayacağım sırada:
— Tebessüm etmen senin için sadakadır, dedi.
Neydi bu şimdi? Herkes bugün benim gülmeme mi takmıştı? Gülmüyorsam suç benim miydi? Ne için, kime tebessüm edecektim?
Arkada radyoda bir şarkı çalıyordu: “Bir küçük tebessüm yeter bana Çok sevme, beni güzel sev.”
O günü ve gecesini bunları düşünerek geçirdim. Hep “Gülümseyecek ne var?” diye düşünürdüm. O gece ilk defa, “Gülümsemeyecek ne var?” diye sordum kendime.
Çocuğumun sözleri… Hastanın fısıldadığı… Kulağıma çalınan şarkının dizeleri…
Aynanın karşısında zorla gülümsemeye çalıştım; hiç yakışmıyordu sanki.
Yapabilir miydim? Sabaha gerçekten bir gülümsemeyle uyanabilir miydim?
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım ve uzun süredir ilk defa bu kadar dinç hissediyordum kendimi. Koca bir tebessümle, oğlumun başında onun uyanmasını beklemeye koyuldum.
Ne baharı var ne yazı İçimde birikti anlatılmaz bir sızı Ayaklarım gitsede sızlıyor dizim Önceleri koştuğum yolları şimdilerde yürüyemez oldum. Evvel niyet vardı; dilim edemezdi kelâm Şimdi kelâm edecek yüzü göremez oldu. Bir Halep desin bir Şam'da Hızır bile gidemez yorulur bu kadar yolu bir anda Ne olur bir lahza karşımda durda Gül cemalinle gülsün şu garip yüzüm
Sanma bu kadar sözü yazmak bir meziyet Seni görmediğim her lahza bana eziyet Birgün bizim oralara yolun düşer ise şayet Bir acı kahve iki kelâm emanetin var bilesin.
“Yağmur, gökten düşen bir su değil; kulun hâline inen bir cevaptır.
Şiddetli bir öfkeyle kapıyı çarptı ve çıktı. Oysa bu kadar sinirlendirecek bir şey söylememiştim. Ardından fırtınalı bir yağmur başladı. Öfkesi gibi, üstüne yağan yağmur da şiddetliydi. Zaten o yağmurları hiç sevmez; köşe bucak kaçar. Ben ise her damlasında ruhumun okşandığını hisseder, kollarımı açarım.
İkimize de zaman gerekliydi. Fırtınanın dinmesi için onun yürümeye, benim de rehbere ihtiyacım vardı.
Sakinleşmek için her zaman yaptığım gibi Kur ‘anımı açtım; “Allah, rüzgârları gönderendir; derken bir bulut savrulur. Onu gökyüzünde dilediği gibi yayar, parça parça eder. Sonra yağmurun onun arasından çıktığını görürsün. Onu kullarından dilediğine indirince, bir de bakarsın ki yüzleri gülüverir.” (Rum, 48)
Yaşadıklarıma ayna tutan bu ayet cama vuran sert damlaların sesi ile beni yolculuğa çıkardı.
Yağmur, kimileri için de biriktirdiklerinin taşması; yüzünü rahmete dönenler için can suyudur, ilim yolunda olanlar için ise bir tecellidir. Kalbini karartanlar içinse yüreğindeki dinmeyen sızı olur.
Her damlası parmak izi kadar farklı olan yağmur, insanda çeşitli duygular uyandırır. Başını göğe çevirip yağmur damlalarını teninde hisseden herkesin ruhunda başka bir his uyanır.
Bir yer çok ısındığında, aniden bulutlar oluşur ve kısa süreli, şiddetli sağanak yağmurları görülür. İnsan da bir ateşe düştüğünde, Yaratan ona bir yağmur gönderir: kısa ve şiddetli bir bela. Buradaki amaç, ateşe düşen kulunu uyandırmaktır.
Eğer insan, önüne çıkan ateşlere Hz. İbrahim gibi teslim olmazsa, Rabbi ona serinletici, huzur veren bahar yağmurları gönderir. Bu yağmurlar, insanın hayatında süreklilik ve bereket sağlar.
Hakk’ın sınavına teslimiyette süreklilik sağlayabilen ve şeytanın tuzaklarından uzak kalabilenler için ufku boydan boya kuşatan kararlı ve sarsılmaz yağmurlarını nasip eder. Bu yağmurlar, insanın hayatında kalıcı ve kapsamlı bir değişim yaratır.
Adil olan Allah’tan istediğin yağmur hangisiyse, insan ona göre davranmalıdır.
Çoğu kez şeytan insanı ümitsizlikle aldatır. Oysa ufku kuşatan yağmur gibi bir nasibi olanın karşısında hangi taş suyun sürekliliğine direnebilir? Hangi kir, pislik bu suyun önünde durabilir? Hangi günah, tövbe sonucu yağan rahmet yağmurundan kurtulabilir?
Birazdan dinecekti bu yağmur ve o da dolanıp gelecekti. Hep böyle olurdu. Onun yağmurları fırtınalı ve kısa sürerdi; benimkiler ise hafif ama uzun.
Eve geldiğinde alnımdan öpecek ve “Senin yağmurlarında ancak çiçek açabiliriz, ben açan çiçeklerimizin yapraklarının dökerken sen sakince can suyu olup yeniden yeşertiyorsun.” diyecekti. Bu, onun özür dileme şekliydi.
Ben de onun saçlarını kurulayıp sıcak bir çay ikram edecektim. Ruhunu, bahar yağmurlarına hazır olsun diye usulca çapalayacaktım.
Göğe kaldırılan her baş, aslında kaybettiği yönü arar.
Kâinat üzerinde hangi varlık yola revan olsa başını gökyüzüne çevirir. Hayatın içinde canlılığını idrak eden mahlûkat ve insan, yönünü ararken gözünü semaya diker; yıldızlardan, ışıktan ve sonsuzluktan iz sürer.
Vakti gelen göçmen kuşlar, çıktığı yuvaya dönecek böcekler yönünü bulmak için göğe bakar. Ayçiçekleri, ağaçların yaprakları, yoncalar ve daha niceleri bereketlenmek için yüzünü yukarı çevirir. Çünkü yukarıda yalnızca gök değil, aynı zamanda bir yön vardır.
İnsan da böyledir. Çölde yolunu kaybetse,bir dertle bunalsa ya da zihninde yeni bir fikir filizlense farkında olmadan başını göğe kaldırır. Sanki kalbi, yolunu unuttuğu anlarda gözlerine sessizce istikamet öğretir.
Nitekim mahlûkatın ve insanın bu yönelişinin beyhude olmadığını Rabbimiz ayetinde apaçık bildirir.
“Biz senin yüzünü göğe doğru çevirmekte olduğunu elbette görüyoruz. Artık seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun yüzlerinizi o tarafa çevirin.
— Kur'an-ı Kerim, Bakara 2:14
Bu ayetin kendisi ve nüzul sebebi birlikte düşünüldüğünde derin bir hakikat belirir. Habibullah’ın yüzünü döndüğü yerden duyduğu sıkıntıyı bilen Rabbi, göğe yönelen o mübarek bakışı karşılıksız bırakmamıştır. Çünkü göğe kalkan her bakış, aslında sahibinin kalbinden yükselen bir arayıştır.
Bu çağrıya kulak vermeli insan. Zira bu, aklının huzur bulamadığı yollardan dönüp hakikatin kapısını yeniden bulabileceğinin açık bir işaretidir.
Bazen her şey yolunda gibidir; fakat insanın içini sessizce kemiren bir şey vardır. İşte o şey, bilip de unuttuğun hakikatin kendisidir.
Peki bugün bu ayet bana ne söyler?
Yönü karanlığa dönmüş, yürüdüğü yolda huzur bulamayan, ararken yorulan, filizlenmiş ama boy verememiş beşer....Başını neden göğe çevirdiğini bilirim. Seni daraltan sahte kıbleleri bırak. Çünkü insan, yüzünü hakikate döndürdüğü gün gerçekten yolunu bulur.
Nebatatta her canlı, yarını için bugünden bireysel hazırlıklar yapar. Bakteriden en vahşisine, en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsi hazırlıklıdır.
Ayılar kış yaklaşırken daha çok yer, karıncalar yazdan kışa hazırlık yapar. Kuşlar, kara kış gelmeden göçe başlar. Ağaçlar tohumlarını sonbaharda toprağa gömer. Bazı çamlar kozalaklarını dahi yangın için saklar. Açıkçası, tabiat bile yarınını bugünden tayin edecek şekilde yaratılmıştır.
Tüm kâinat, dün, bugün ve yarını ile insana hizmet ederken,
peki ya insan bugün ne yapıyor?
Herkesin diline dolanmış “anı yaşa”, “bir daha mı geleceğiz?”, “yarını olmayan” gibi kalıplar ile bugünü ve yarınını ziyan eder. Bu anlayışın karşısında Kur’an şöyle hatırlatır:
“Biz, her insanın kaderini (yaptıklarını) boynuna doladık. Kıyamet günü onun için açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız.”
(İsrâ, 13)
Bu ilahî hatırlatmanın ardından Peygamber Efendimizin şu sözü, insanın dünya ve ahiret dengesini gözetmesi gerektiğini bildirir:
“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın.”
Bu söz, her anın sorumluluk taşıdığını; yaşamın gelişigüzel değil, bilinçle örülmesi gerektiğini hatırlatır.
Yine Peygamber Efendimiz, insanın değer ölçüsünü dış görünüşte ya da sahip olduklarında değil, niyetinde ve amelinde aramamız gerektiğini bildirir:
“Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar; fakat O, sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.”
Bu hatırlatma, kalplerimizi tövbeye; yaptığımız her hizmeti yalnızca Allah rızası için yapmaya yöneltmelidir.
Bir sabah şer ile uyandığımızda ağlar, sızlanır, isyan ederiz. Durup düşünmeyiz: Dün ne yaptığımızı değerlendirmeyiz ve bu işlerin bize yarın ne getireceğini hesap etmeyiz. Bugün ağaçtan meyve umarız ama dün onu sulamadığımızı görmezden geliriz. Yarın bahçeden domates bekleriz ama dün tohum atmadığımız gerçeğiyle ilgilenmeyiz.
Dünden hazırlığı yapılmayan aş, bugün sofrada durur mu?
Çayın lezzeti demlenme süresine bağlıyken, insan nasıl olur da yalnızca “anı”na bağlı yaşayabilir?
İnsana en ağır gelen hesap, neden kendi kalbine dönüp bakmadığıdır.
Birlik, emredilen bir duruştur; bereket onunla gelir.
İnsan, dünya düzeni içinde muhtaçlığını gidermek için bilimi ve teknolojiyi ileriye taşır; fakat ilerlerken geride bıraktıklarının farkına çoğu zaman varmaz. Üretimi, teknolojiyi ve bilimi ilerletirken; geride bıraktıklarının azımsanmayacak derecede olduğunu çoğu zaman görmez. Her yönden gelişimin önü açıkken, insan olmanın ve iyi insan kalmanın iç dünyada nasıl bir bedeli olduğu göz ardı edilir. Su akıntısının azalması gibi, yükleri birlikte kaldırma fikri de zamanla geride bırakılır. Modern yaşam, tek başına güçlü olabilmeyi empoze ederken; fıtraten kemal olmadığımızı, eksik ve muhtaç olmayı, dayanışmayı unutturur. İnsan bu hengâmenin içinde, her açıdan bereketsizlikle; mükemmeliyetçilik gibi görünmez bir baskıya mahkûm edilir. Her şeye yetebildiğini kanıtlamaya çalışan insan, nefsin enaniyet tuzağına çok kolay düşer.
Oysa yaban hayat bile bize bunu hatırlatmak için var edilmiştir. Avlanırken ve savaşırken bir olabilen aslanlar; kraliçelerini merkeze alarak birleşip tek bir beden gibi hareket eden karıncalar ya da arılar, tabiatın açık bir hakikatini gösterir. Kuşlar uzun mesafeleri uçarken aerodinamik konforlarını birlikte olmalarına borçludur. Bir bahçeye mısır, fasulye ve kabak birlikte ekildiğinde; mısır fasulyeye sırık olur, fasulye bakterileriyle toprağa besin kazandırır, kabak ise
geniş yapraklarıyla toprağı örter, nemi korur ve en yüksek verimi sağlar.
Görmezden gelmeyi seçebileceğimizi bilen Yaratan, “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin” (Âl-i İmrân, 3/103) ayetiyle bu hakikati açıkça hatırlatır.
Birlik bir duruştur; bereketlenmek ise onun tabii neticesidir. Eksiksiz, noksansız, muhtaç olmayan bir kul yoktur. Bir tesbihin taneleri gibi birleşelim; bir olalım ki bereketlenip güçlenelim. Âlemi ve âdemi yöneten Kudret, muhtaç olmayanın yalnızca Kendisi olduğunu hatırlatır.
İnsan; başarısızlıktan, korkulardan, özlemden, sevmekten, hatta aradığını bulmaktan kaçar. Ama günün sonunda, her şeyiyle başladığı yerdedir.
İnsan, çoğu zaman kaçtığı ve unuttuğu hakikate geri döner. Zira kaçış, insanı özgürleştirmez; yalnızca yüzleşmeyi erteler. Ertelenen her hakikat ise zamanı geldiğinde daha güçlü bir çağrıyla geri döner.
Su, zamanla yeryüzünden buharlaşır.
Toprak yarılıp çatlayana kadar, kimse bunun farkına varmaz.
Dönmeyeceğini sanır insan; sabırsızlıkla bekler ama her şeyin bir dönüşüm süreci vardır.
Su da, yağmur damlasına dönüşerek başladığı yere geri döner.
Ay, evre evre eksilir ve çoğalır; görünür olur, kaybolur. Sonunda ise başladığı yere, aynı döngünün başına geri döner.
Gelgitlerle coşan dalgaların aynı sahile vurması…
Güneşin doğup batması…
İnsanın fizyolojik döngüsü de bu akışın bir parçasıdır. Mevsimler bile başladığı yere döner.
Bittiği gibi mi döner?
Eksilerek mi, artarak mı?
Rengiyle, ısısıyla, şiddetiyle değişerek mi?
Yoksa dönüş dediğimiz şey, insana bırakılmış bir imkân mıdır?
İşte bu yüzden dönüş, yalnızca bir hareket değil; ilahî bir vaattir. İnsan, bu vaadi fark ettiğinde yolun kendisinden çok yönünü sorgulamaya başlar.
“Hepimizin dönüşü O’nadır. Bu, Allah’ın gerçek vaadidir.”
Yunus sûresi 4. ayette Allah, tam olarak bize bunu seslenir.
Peki bu sesleniş yerini bulabilir mi?
İnsan başladığı yerden uzaklaştığında, gerçekten ilerlediğini mi sanır? Kaçtığını, unuttuğunu, görmezden geldiğini yol zannedenler için bu çağrı ne ifade eder? Her şeyin başladığı yere döneceğinin sayısız örneği gözler önündeyken, yok olacağımızı düşünmek bir avuntu değil midir?
İnsan görmeli; bir dönüşün dönüşümü için burada olduğunu idrak etmeli. Gözüne perde indiren dünya zevklerinden arınıp başladığı yeri hatırlamalı. Çünkü hatırlamak, sadece geçmişe bakmak değil; insanın kendine yeniden yön vermesidir.
Çok mala sahip olmakla mı, arzularının tamamına ulaşmakla mı, yoksa eksiksiz bir hayata dokunduğunu sanmakla mı?
Gözünün gördüğü her şeye sahip olmak, ölümsüz olmak, biricik olmak yetseydi insana, mutluluk bu kadar ulaşılmaz bir arayış olmazdı.
İnsan, çoğu zaman mutluluğu sahip olamadıklarında arar. Oysa kalbi yoran şey eksiklik değil, verilmiş olanın kıymetinin yitirilmiş olmasıdır. Sahip olduklarını sıradanlaştıran bir zihin, daha fazlasına ulaşsa bile huzura yaklaşamaz. Çünkü küçümsemek, insanın nimete düşürdüğü ilk gölgedir.
Sonsuz nimetleri vaat eden Yaratan’ın derdi, gerçekten meyvenin yenmesi miydi?
Asıl imtihan; inanca karşı teslimiyetin, emre karşı itaatin, sadakatin eksik kalışı değil miydi?
Âdem ile Havvâ’yı sınayan şey, meyvenin kendisi değil; “yaklaşma” buyruğunun hafife alınmasıydı. Cennetin ortasında verilen onca nimetin içinde tek bir sınır vardı. İnsan ise çoğu zaman sınırla meşgul olur; nimeti görmezden gelir. Verilenleri sıradanlaştırır, verilmeyene göz diker.
İnsan, açgözlülüğüyle dağdaki kovanların ardına düşerken, bahçesine konan arıların farkına varamaz; ta ki elindekini de yitirene kadar. Küçük gördüğü nimet zamanla gözünden silinir; sonra kayboluşuna hayret eder.
İnsanın hâli, kendi rengiyle, kendi kokusuyla ve kendi mevsiminde açmaya çalışan bir çiçeğin hâline benzer. Vaktinden önce açmaya zorlanan her çiçek gibi insan da başkasının mevsimine özenirken kendi hikmetini incitir.
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d, 13/28)
Oysa insan, kendisine sunulanı teslimiyetle kabul ettiğinde huzur çoktan yolunu bulur. Elindekini küçümsemekten vazgeçen bir yürek için mutluluk, artık ulaşılması gereken bir hedef değil; sessizce ardına düşen bir yol arkadaşıdır.
Bazen insan sadece bir satır okur, birkaç cümle karalar. Fakat aslında hayatı kazananlar, işte o satırların kıymetini bilenlerdir. “Seher vakti göz gezdirdiğin iki satır, sahilde karaladığın birkaç cümle bile aklının rotasını yeniden çizer.”Kendi benliğini yıpratan yüklerin peşine düşenler değil… Başkalarının beklentilerini taşıyıp kendi yolundan uzaklaşanlar hiç değil.
Ölüm geldiğinde anlamını yitirecek dertlere tutunmak insanı yorar.
“Gün doğduğunda kaybolacak gölgelerin, eski ve ağır valizlerini ardında sürüklemek gibidir; insan bazen kendi karanlığını bile yanında taşır.” Çünkü bir ömür, geçip giden gölgelerle harcanmayacak kadar değerlidir. Kimi insanlar ürettikleriyle, sevdikleriyle, iyilikleriyle yaşar; kimi ise yanında merhameti, sevgiyi ve hasreti taşıyacağı yerde geçici lezzetlerin peşine düşer. Oysa geçici lezzet, çölün ortasında görülen bir serap gibidir; insana umut verir ama sonunda yalnızca hüsran bırakır. Böyle olunca da ruhlarını beslemek yerine sadece nefsini oyalamış olurlar. İşte bu da hayatlarını zamanla yaşanmaz hâle getirir.
İnsan çoğu zaman en ağır yükünden bir hamlede kurtulmak ister. Oysa yolun sırrı, en basit olanla başlamaktır; çünkü insan önce başarabildiğini gördükçe diğer yükleri de hafiflemeye başlar.
Oysa biraz durup bakınca şunu görür insan: Sırtındaki yükleri bırakmak, sanıldığı kadar ağır değildir. Bu farkındalık, içte yeni bir pencere açar.
İnsanın içinde, hem Âdem’i hem âlemi görebileceği bir pencere vardır; o pencere açıldığında insan hem kendini hem de varlığı yeniden okumaya başlar.
Gönlün o pencerenin önünden esen rüzgârla ferahlar. Çünkü insan, kalbini Yaratıcının sözlerine açtığında ruhu hafifler; heybeleri ise güzelliklerle dolmaya başlar.
Gözlerinizi kapatıp bir anlığına dinleseniz, değişimi hissedersiniz. Kederin, kırgınlığın, neşenin ve sevincin içinizde bıraktığı izlerin artık daha ince olduğunu fark edersiniz. “Keder artık sizi genişletmeye, kırgınlıklar zayıf taraflarınızı güçlendirmeye; neşe ise sınırlarınızı korumanıza vesile olur.”
Çünkü hafiflemişsinizdir. Ve hafifleyen kalp, hayata bambaşka bakar.
Artık biri sizi güldürdüğünde de, incittiğinde de “hoş geldin” diyebilirsiniz.
“Güldürenin de incitenin de Yaratan olduğunu bilirsin; böylece kalbine dokunan her histen sana düşen bir hisse olduğunu anlarsın.”
Çünkü içinizde şükürle genişleyen bir ruh vardır. Bu ruh, her duyguyu kabul edecek kadar olgun; her anı kucaklayacak kadar güçlüdür